1. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Mon, 30 May 2022 18:53:17 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg 1. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Güncel Dağıtım Noktaları https://karala.org/dergi/guncel-dagitim-noktalari/ https://karala.org/dergi/guncel-dagitim-noktalari/#respond Wed, 02 Feb 2022 13:11:27 +0000 https://karala.org/?p=1172 ANKARA

Karala Büro: Kızılay, Meşrutiyet Mahallesi Konur Sokak Gaye Apartmanı No:53 D:10 Çankaya/Ankara 0533 132 1936

Ardıç Kitap Kafe: Kızılay, Meşrutiyet Mahallesi Yüksel Caddesi Gülsan Apt. No:8 D:10-11 Çankaya/Ankara 0312 417 6939

Turhan Kitabevi: Kızılay, Yüksel Caddesi No: 8/B Çankaya/Ankara 0312 418 7760

İSTANBUL

Mephisto Kitabevi Taksim: Kuloğlu, İstiklal Caddesi No:125, 34435 Beyoğlu/İstanbul 0212 249 0687

Mephisto Kitabevi Kadıköy: Osmanağa, General Asım Gündüz Caddesi No:23, 34714 Kadıköy/İstanbul 0216 338 0095

Mephisto Kitabevi Beşiktaş:  Sinanpaşa, Köyiçi Meydanı Sk. No:15, 34330 Beşiktaş/İstanbul 0212 260 6250

Ada Kitap Kafe Bakırköy: Osmaniye, Şirin Sk. No:28/A, 34146 Bakırköy/İstanbul 0545 535 3989

DİYARBAKIR

Payîz Pirtûk: Kooperatifler, Yeni Sk. Karanfil Apt. No: &/A, 21120 Yenişehir/Diyarbakır 0543 837 0423

İZMİR

Yakın Kitabevi: Kıbrıs Şehitleri Caddesi 1464 Sokak 6/A Alsancak, İzmir 0554 873 4602

MARDİN

Hayyam Sahaf Kafe Şarapevi: Şehidiye, Gül Mahallesi Hükümet Caddesi Sabancı Müzesi Yanı No: 8/C Artuklu/Mardin 0544 935 9862

URFA

Nazım Kitabevi: Mimar Sinan Mahallesi Atatürk Bulvarı No: 46/D Haliliye/Urfa 0553 352 4647

KONYA

Çizgi Kitabevi: Sahibiata, Mimar Muzaffer Cd. No: 41/1, 42040 Meram/Konya 0332 353 62 65

ÇANAKKALE

Troia Kitabevi: Kemalpaşa, Fetvane Sk. No:12/A, 17100 Merkez/Çanakkale 0286 214 37 17

]]>
https://karala.org/dergi/guncel-dagitim-noktalari/feed/ 0 1172
Üniversite Entegrasyondur – Şeyma Çopur https://karala.org/dergi/universite-entegrasyondur-seyma-copur/ https://karala.org/dergi/universite-entegrasyondur-seyma-copur/#respond Fri, 19 Oct 2018 14:14:00 +0000 https://karala.org/?p=488 1960’lara kadar, lise mezunu öğrencilerin sayısının az olmasıyla da ilişkili olarak üniversitelere giriş sınavsızdı. 1974 yılında üniversiteye giriş sınavlarının tek merkezden yapılmasına karar verilirken 1981 yılından itibaren sınav iki basamaklı hale getirildi. Bu dönemde devlet, üniversitelere girişe dair birçok düzenleme gerçekleştirdi. Talepler artmaya başlamıştı. 70’li ve özellikle 80’li yıllarla birlikte gerçekleşen pek çok düzenleme, bir yandan nüfusun artması gibi nedenlerle ilişkili olsa da daha çok, bu yılların küresel ölçekte önemli ekonomik değişimleri beraberinde getirmesiyle ilişkiliydi.

Bahsi geçen ekonomik değişiklik kuşkusuz, neo-liberal ekonominin, kapitalizmin hakim işleyiş biçimi haline gelmesiydi. Bu yeni ekonomik sistemdeki aktörler ve piyasa küresel ölçekte siyasi ve toplumsal yapılara etki etti. 1980’lerden bugüne iktidarların ekonomik politikaları da devlete ve kapitalist sisteme bağlı olan üniversiteleri büyük ölçüde belirledi. Bu dönemde, küreselleşen ekonomi ile piyasada kârı sağlayacak ve yeniden üretimi gerçekleştirecek, üretim veya tüketime odaklı (kapitalizm için gerekli olabilirken yaşamın doğal akışında -rekreasyon yönetimi gibi-) gereksiz pek çok mesleğin oluşturulduğuna ve bu mesleklerle ilişkili olarak farklı farklı bölümlerin kurulduğuna da tanık oluyoruz.

Sürekli üretmek isteyen, üretim sürecini anlatacak ve uygulayacak insanlara da ihtiyaç duyan sistem, çareyi öğrenci kontenjanlarını ve dolayısıyla üniversitelerin sayısını arttırmakta buldu. Bugün, bu coğrafyada neo-liberal ekonomik programın savunucusu olan ve bunu sürdürmek isteyen hükümet, iktidarı boyunca eğitim sistemi yoluyla ideolojik propagandasını yapıp kendi düşüncesine paralel nesiller yetiştirmek istedi ve aynı zamanda ekonomi politikaları ile ilişkili olarak eğitim sistemini ve üniversiteleri etkili bir şekilde kullandı. 1982 yılında üniversite sayısı 19 iken bugün Türkiye’de 206 üniversite mevcut. Niteliksiz pek çok üniversitenin varlığına neden olan ve milyonlarca insanın “diplomalı işsiz” olmasına yok açacak bu uygulama da başlı başına bir eğitim sektörünü oluşturdu. Kimi şehirlerin, kasabaların ekonomisi üniversite kampüsleri üzerinden döndü. Ayrıca sadece devlet değil çok sayıda özel şirket de eğitim kurumları açarak bu piyasaya dahil oldu. 7 buçuk milyon öğrencinin kayıtlı olduğu üniversiteler, piyasayı canlı kılacak kurumlardan. 2012’de başlayan uygulamayla birlikte, birçok üniversitede öğrenci kartı aynı zamanda bir kredi kartı oldu.

Kapitalist sistem, üniversiteleri kendi yarattığı kültürlere ve kurumlara entegrasyonu sağlama aracı olarak da kullandı. Sürekli değişen sınav sistemlerine, müfredatlara entegre olabilen, bencilce ve rekabetçi bir biçimde birilerinin üstüne basıp yükselen, kariyer basamaklarını çıkabilmek için toplumsal sorunları görmezden gelenler bu sisteme uyumlu bireyler oldu.

Devlet, politikalarıyla kapitalist sistemin birçok ihtiyacını karşıladı. Bugün üniversiteler, eğitim sisteminin gereklerini eksiksiz bir biçimde yerine getirenleri kapitalizme entegre etmeye hazır. Üniversiteler, sistemin en çok ihtiyacı olan, işin “bilimsel” yönlerini öğrenmiş ya da öğrenmeye hazır olan öğrencileri seçebilmesi ve onları daha nitelikli hale getirebilmesi için de bir araç.

Tüm bu bağlantılarla birlikte tekrar düşünelim. Bizler bu üniversitelerde yetişmiş, sisteme kalifiye elemanlar olabilecek miyiz? Olma ihtimalimiz olsa da bunu tercih edecek miyiz?

Şeyma Çopur

]]>
https://karala.org/dergi/universite-entegrasyondur-seyma-copur/feed/ 0 488
Endüstriyel Futbola Karşı Özgür Lig – Şamil Parlak https://karala.org/dergi/endustriyel-futbola-karsi-ozgur-lig-samil-parlak/ https://karala.org/dergi/endustriyel-futbola-karsi-ozgur-lig-samil-parlak/#respond Wed, 17 Oct 2018 16:29:00 +0000 https://karala.org/?p=544 3 sene önce Ankara’da endüstriyel futbola karşı alternatif yaratmak iddiasıyla yola çıkan Özgür Lig’in 6. sezonu başladı. Futbol borsada değil arsada oynanır şiarıyla, rekabete, cinsiyetçiliğe, homofobiye, faşizme ve endüstriyel futbola karşı olan ligin ne şampiyonu var ne küme düşeni. Ligde galibiyet 3, beraberlik 2, mağlubiyet 1 puan olarak hesaplanıyor.

Ligin kurucuları boş bir arsa aramakla başlıyor işe fakat Ankara’da futbol oynamaya elverişli tüm alanların betona boğulduğunu fark edip mecburen bir halı sahayla anlaşıyorlar. Maçlar 6 sezondur bu sahada oynanıyor. Turnuva usulünün play-off şeklinde değil lig şeklinde olması gerektiğini ve futbolun amatör ruhunu koruması gerektiğini savunan Özgür Lig, endüstriyelleşen futbola karşı duruşuyla, her takımda kadın, erkek, LGBTİ+ bireylerin katılımını teşvik etmesiyle, tepeden inme değil kolektif karar alma ilkesiyle egemen futbol anlayışına karşı varlık gösteriyor.

Bu sezon Sportif Lezbon, Spartaküs, Rüzgarla Dans, Kara Kızıl, Ötekinler, Serüvenciler, Dingil Gücü, Topal Karınca olmak üzere 8 takımla başlayan lig her türlü cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden kişileri ligde yer almaları için davet ediyor. Özgür Lig’de cinsiyetçi, türcü, homo/transfobik, etnik ayrımcılığa yer veren her türlü söylem ve tavır oyundan ve ligden çıkartılma sebebidir. Özgür Lig maçlarında önceden belirlenmiş hakemler yoktur. Eğer takımlar isterlerse ortak belirledikleri, eşi/dostu hakem yapabilirler. Hakem olmadığı sürece de kararlar ortaklaşa alınır. “Oyuncun böyle dedi” kuralı geçerlidir. Özgür Lig, endüstriyelleşmeden sahada kalabilmeyi hedefler. Amatörlük temel esastır. Bu sebeple ve amaçla, kati suretle futbol lisansına sahip oyuncu ve antrenörleri takım kadrolarında kabul etmez. Ligin kendisi, takımlar ya da tek bir oyuncu bile reklam amaçlı sponsorlukları kabul edemez.

Özgür Lig tüm bunların yanında toplumsal mücadelelerin sesini de sahalarına taşır. Devletin adaletsizliklerine ve baskılarına karşı Özgür Lig sahaları bir eylem ve dayanışma sahasına dönüşür.

Şamil Parlak

]]>
https://karala.org/dergi/endustriyel-futbola-karsi-ozgur-lig-samil-parlak/feed/ 0 544
Militarist Şehirde Bir Antimilitarist – Zeynep Tan https://karala.org/dergi/militarist-sehirde-bir-antimilitarist-zeynep-tan/ https://karala.org/dergi/militarist-sehirde-bir-antimilitarist-zeynep-tan/#respond Wed, 17 Oct 2018 11:30:00 +0000 https://karala.org/?p=495 Ankara’da sokaklar, caddeler, her gün geçip gittiğimiz meydanlar, kavşaklar militarizmin yansımalarıyla, izleriyle dolu. Genelkurmay Kavşağı, Zırhlı Birlikler durağı, taştan paşalar, cadde isimleri, meydan adları, asker çarşıları, ordu evleri, heykeller, anıtlar… Militarizm öylesine yerleşmiş ki Ankara’ya, yaşadığımız yeri tariflerken, bir adres belirtirken dahi devletin kirli geçmişinin “kahramanları” ya da savaşları karşımıza çıkıyor, onlardan kurtulamıyoruz. Devlet, gündelik konuşmalarımızın içine sızan militarist isimlerden, meydanlardaki büyük heykellere, silah ve kamuflaj mağazalarından müzeleştirilmiş işkence yuvası hapishanelerine varıncaya kadar gözümüzün görebileceği her alanı işgal ediyor. Ankaralılar için günlük yaşamın her yerinde izlerine rastlanan ve neredeyse olağan kabul edilen bu durum, bir antimilitarist olarak beni oldukça rahatsız ediyor.

Devletin sözlüğüne göre militarizm, bir ülkede ordu gücünün aşırı derecede ağır basması, her tür sorunu askeri yöntemlere başvurarak çözme, bundan dolayı silahlı kuvvetlere öncelik tanıma eğilimi. Biz anarşistlere göre militarizm, devletin, egemenliği altında tuttuğu tüm bireyleri (ölmelerini veya öldürmelerini isteyebilecek) kendi askeri olarak görmesi ve yaşamın her alanında doğrudan veya dolaylı olarak uyguladığı baskı ve zor mekanizmasıdır.

Militarizm hayatımızın her anını sarıyor. Yaşamımıza etki eden tüm kurumlara bir göz atın: Okul, aile, ordu, ticari işletmeler, siyasi partiler, hatta kendini muhalif olarak tanımlayan birçok politik grup… Hemen hepsi hiyerarşik, militarizmden beslenen ve militarizmi besleyen kurumlar. Emir almak ve vermek gündelik yaşamın bir parçası..

Her gün militarist bir anıtın önünden geçiyoruz. Hayatı bu anıtların dikilmesine sebep olan ideoloji yönlendiriyor… Genel olarak bütün dünya sürekli silahlanıyor ve zorbalık bir çözüm yöntemi olarak kafalara kazınıyor.

Militarizm bizleri aynılaştırmaya, düşünme-eleştirme yetilerimizi köreltmeye çalışırken ve bir düzen mantığının kural koyuculuğuyla belirlendiği bir yaşam biçimini dayatmaya devam ederken biz devrimci anarşistler, her yerde olduğu gibi bu dayatmanın oldukça fazla yapıldığı bu şehirde de antimilitarist bir mücadele vereceğiz. En büyük yaratıcısı olan devlete ve tüm kurumlarına karşıyken, kullanılan yöntemleri özgürlüğün en büyük düşmanları olarak görüyorken özelde Ankara’nın genelde de tüm yaşam alanlarımızın militarizmden arındırılması için mücadele etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bunun için de devleti, tahakkümü ve bunların bütün kurumlarını tümüyle reddettik ve reddedeceğiz, kimsenin askeri olmadık ve olmayacağız, bir şiddet mekanizmasının içinde yer almadık ve yer almayacağız.

Anti-militarizm bizim için politik bir duruş ve bir sorumluluktur. Yaşanılan mekanın bireyi ve toplumu etkilediğini ve sınırladığını düşünerek, bizler de devletin tek tipleştirdiği insanlar olmamak, adaletli ve özgür bir yaşam için tahakküme boyun eğmemek, yaşam alanlarımızda özgürce yaşamak, baskı ve zulümden kurtulmak için evlerde, okullarda ve sokaklarda antimilitarist duruş sergiliyoruz ve sergileyeceğiz. Bizler boyun eğmedikçe; kolektif akıl ve duygularımızla güvenlik ve tehdit üzerinden kurulan tahakküme karşı baş kaldırdıkça var olacağız.

Zeynep Tan

]]>
https://karala.org/dergi/militarist-sehirde-bir-antimilitarist-zeynep-tan/feed/ 0 495
Gezginler Çetesi – Zeynep Tan https://karala.org/dergi/gezginler-cetesi-zeynep-tan/ https://karala.org/dergi/gezginler-cetesi-zeynep-tan/#respond Tue, 16 Oct 2018 15:48:00 +0000 https://karala.org/?p=533 İberya Devrimi’nden önce Durruti ve Ascaso bir süre İspanya dışına çıkmak zorunda kaldılar. Durruti ve Ascaso, Zaragoza’da başpiskoposa düzenlenen suikasttan dolayı suçlandıkları, kimi gazeteler tarafından hedef alındıkları ve Güney Amerika’da da örgütlenme faaliyetleri yürütmek için bir süre Güney Amerika’da bulundular.

İkili, yollarının düştüğü ve bir haftadan fazla kaldıkları her yerde, yerlilerin hafızalarında uzun süre yer edecek hikayeler bırakıyorlardı. İki kaçak, yoldaşlarının yanına Arjantin’e giderken Küba’da mola verdiler. Onları aralarına alan işçiler, Kübalı ezilenlerin günlük yaşamlarını ve içinde bulundukları koşulları anlatınca Durruti ve Ascaso bir süre daha burada kalmaya karar verdiler. Diktatör Gerardo Machado, büyük patronların ve toprak sahiplerinin çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı bir program uygulamaktaydı. Havana’da zenginler lüks içinde hayatlar sürerken Durruti ve Ascaso’nun yeni mesai arkadaşları için hayat hiç de kolay değildi. Polis sınırsız yetkilere sahipti ve işçi sınıfının sürekli yükselen tansiyonunu zor yoluyla kontrol altına alıyordu.

Anarşistler ise Küba’da ağır adımlar atmayı tercih ediyorlar, uzun vadeli ve sabırlı bir stratejiyi savunuyorlardı. Durruti ve Ascaso, Kübalı anarşistler tarafından “sabırsız eylemciler” ilan edilmişti. Limanda dok işçisi olarak çalışmaya başlayan Durruti ve Ascaso, liman işçilerine örgütlenmelerinin, bir araya gelmelerinin gerekliliğini anlattılar. Kantindeyken ve çalışırken mesai arkadaşlarını sürekli olarak sendikal bürokrasiye karşı uyarıyor, kendi öz örgütlenmelerini yaratmaları gerektiğini söylüyorlardı. Bir süre sonra liman işçileri kendilerini güçlü bir sendikada örgütlediler ve Havana’daki diğer sendikalarla bir federasyon oluşturdular. Restoran İşçileri Sendikası ve Tütün İşçileri Sendikası anarşistlerin etkisi altındaydı. Bu örgütlenme polisin dikkatini çekti, Durruti ve Ascaso da artık yerel polisin ve jandarmanın takibine girmişti. Onlar da tedbirli davranıp başkenti terk ettiler ve Santa Clara’ya geçtiler. Burada şeker kamışı kesme işi buldular. İşe başladıklarından birkaç gün sonra şeker kamışı işçileri bir grev başlatmaya çalıştılar. Şeker fiyatlarının düştüğü bahanesiyle işçilerin ücretleri kesilmiş, işçiler de bunun üzerine çalışmayı reddetmişlerdi. Ustabaşı, işçileri tehdit ederek onları patronun evinin yakınındaki bir alanda toplanmaya zorladı. Patron alana geldi ve isyancı işçilere bir konuşma yaparak, onları tehditle çalışmaya zorladı. Aralarından 3 kişiyi rastgele seçerek, grevin öncüleri oldukları gerekçesiyle jandarma karakoluna götürdüler. Bir saat sonra grev alanına bir grup muhafız, az önce yanlarından ayrılan 3 arkadaşlarını geri getirdiler. İşçilere işkence yapılmıştı ve bilinçleri yerinde olmayan işçiler grev alanına getirildiklerinde, patron hala işçileri tehdit etmeye devam ediyordu: “Derhal çalışmaya başlamazsanız sizin de başınıza aynı şey gelecek, ayrıca çalışmadığınız saatler nedeniyle daha düşük ücret alacaksınız.”

Durruti ve Ascaso işçilerle durumu tartışarak patrondan hesap sorulması gerektiğine karar verdiler. “Adalet”, çevredeki diğer toprak sahiplerine ciddi bir uyarı olacak ve Kübalı işçilerin sabır engelini aşmalarında da etkili olacaktı. Ertesi gün üzerinde “Gezginlerin adaleti” yazılı bir notla birlikte patronun cesedi bulundu. Polis, Durruti ve Ascaso’nun peşinde düşmüşken onlar çoktan Camaguey Bölgesi’ne ulaşmışlardı. Patronun öldürülmesi haberi Santa Clara’dan Havana’ya kadar yayıldı. Hikaye biraz da abartılarak bir efsane haline getirilmişti. Gezginler denen bir İspanyol çetesi, yarım düzine şeker kamışı fabrikası olan patrona suikast düzenlemişti! Polis ve jandarma kentte ve kırsal alanda bu iki kaçağın peşindeydi, Durruti ve Ascaso Küba’da her yerde aranıyordu. Onları gizlediklerinden kuşkulandıkları köylüleri tehdit ediyorlar ve bilgi almak için onlara işkence yapıyorlardı. Yapılan aramalar, Jolquin bölgesinde patronun yandaşı olan bir ustabaşının öldürülmesi ve cesedinin yanında benzer bir notun bulunmasıyla daha da karmaşık bir hal aldı. Bu heybetli çetenin –ki yalnızca iki kişiydiler- aynı anda çok farklı yerlerde birden ortaya çıkması patronları şaşırtmaya ve korkutmaya başlamıştı.

Gezginlerin eylemini Kübalı işçilerin grevleri izlemiş, patronlar ve toprak sahipleri jandarma ve polisle daha sıkı ilişkiler kurmaya başlamıştı. Daha sonra Durruti ve Ascaso Arjantin’e vardıklarında, bir gazetede Gezginler adında bir grubun hala patronları öldürerek eylem yapmaya devam ettiklerini okuduklarında yüzlerinde bir tebessüm belirecekti.

]]>
https://karala.org/dergi/gezginler-cetesi-zeynep-tan/feed/ 0 533
Anarşizmin Tarihi Anarşizmin Örgütlü Tarihidir – Hüseyin Civan https://karala.org/dergi/anarsizmin-tarihi-anarsizmin-orgutlu-tarihidir-huseyin-civan/ https://karala.org/dergi/anarsizmin-tarihi-anarsizmin-orgutlu-tarihidir-huseyin-civan/#respond Tue, 16 Oct 2018 11:23:00 +0000 https://karala.org/?p=492 “Şimdi düşüncelerden bahsetmenin vakti değil, şimdi eylem vakti. Bugün her şeyden önce, proleter güçlerin örgütlenmesi gerek. Ancak bu örgütlenmeyi, proletaryanın kendisinin gerçekleştirmesi gerekiyor.”

Mikhail Bakunin

Jura Federasyonu’ndaki Yoldaşlara Mektuplar, 1873

1860’ların sonu, 70’lerin başı… Bakunin’in yazınsal anlamda en verimli olduğu dönem. Birinci Enternasyonal’deki tartışmalardan yola çıkıp yazdığı yazıların büyük bir çoğunluğu iyi bir öngörü, iyi bir analiz ve anarşizmi olgunlaştıracağı düşünsel bir süreçten çıkmıştır. Tam da böyle bir dönemde, Bakunin’in düşünceleri, teori vs.ye ilişkin kaygısını bu kadar açık dile getirmesinin altında yatan nedeni iyi anlamak, anarşist felsefenin, hareketin, ideolojinin iyi anlaşılmasında önem taşır.

Bakunin’in önem sırasında ilk yere örgütlenmenin verilmesinin nedenini kavramak, anarşizmin örgüt ve örgütlenmeyle ilişkisinin açık bir şekilde ortaya konmasında önem taşımaktadır. Bu kaygıyı iyi görmek gerek.

Farklı coğrafyalarda anarşizm denildiğinde, o coğrafyada yaşayan insanların akıllarından oluşan şeyler, hatta sözcüğün kullanılabilir olması, kendine “anarşistim” diyenlerin çıkması, her şeyden önce düşünsel bir çabanın ürünü olmaktan önce, anarşizmin bir hareket olma özelliği ile açıklanabilir. Anarşizm, elde teorik bir kılavuzla çıkmaz yola. Yaşamsal pratiklerden geliştirdiği deneyimlerini sonrasında kullanmayı bilse de, eyler; eylediğini örgütler.

Hareket olabilme toplumsallığının yakalanması, birbirinden bağımsız, kısmen ilgisiz kimselerin kendiliğinden, rastlantı eseri bir araya gelmesiyle ilintili değildir. Yeni bir toplumsallıkta oluşmuş bir hareket, birbirleriyle iktidarsız bir ilişki içerisinde olan bireylerin bir aradalıklarıyla oluşur.

Bu bir aradalığın ismi ne kadar çok öyle ifade edilmekten kaçınılırsa kaçınılsın, bu örgüttür, örgütlülüktür. Bireyler, belli bir duygudaşlıkla yani yoldaşlıkla belli niyetleri gerçekleştirmek için beraberce eylemeye niyetlendikleri andan itibaren, örgütlü hareket ediyorlar demektir.

Örgütlü hareket, topluluk halinde yaşayan canlıların doğasında vardır. İhtiyaçların karşılanması, bireylerin yaşamlarını devam ettirebilmelerindeki bu dayanışma hali, sadece insana has bir durum değildir.

Topluluk halinde yaşayan bireyler, birbirleriyle ilişki kurmaktan imtina edemezlerse eğer, birbirleriyle kurdukları ilişki biçimini her halükarda tanımlamaları gerekecektir. Bu tanımın iktidarsız bir temelde yapılması, anarşizm için kaçınılmazdır; özgür bir insanın düşündüklerini eyleyebilmesi için kaçınılmazdır.

Öyleyse, örgüt ve örgütlülüğün durduğu yer, bireyin toplumsal ilişkiler içerisinde özgür olabilmesiyle yakından ilişkilidir.

Bu özgürleşme çabasına, anarşist hareketin vuku bulduğu tüm coğrafyalarda rastlanır. İktidar ilişkilerinden kurtulma mücadelesi veren bireyler, devlet, din, şirketler gibi varoluşsal olarak iktidarlı olan kurumlara karşı güçlü olabilmek adına bir araya gelmemişlerdir sadece. Aynı zamanda bu dayanışma hali, iktidarsız bir toplumun var olabilmesindeki koşuldur.

Bireyler arasındaki ilişkilerin iktidarsız bir şekilde örgütlenmesiyse anarşist bir toplumda olması gereken bu dayanışma hali, bireylerin birbirleriyle aynı anda varlıklarını gerçekleştirebilmelerinin gereğidir.

Anarşizm tarihi her şeyden önce, iktidara karşı verilen mücadelenin ve dayanışmayla bir arada yaşayabilmenin tarihidir. Farklı coğrafyalarda eşzamanlı bir şekilde yeşeren anarşizmin, o coğrafyalarda taşıdığı özgünlüğün kaynağı da budur. Farklı bireylerin oluşturdukları örgütlü çabalar, o yerelliğin özelliklerini de barındıracaktır.

Bugün anarşizmden bahsedenler fark edeceklerdir ki, anarşizmin farklı coğrafyalarda deneyimlenen tarihi, anarşizmi o coğrafyalarda örgütlemişlerin tarihidir. Bir düşüncenin, hareketin ayakta kalmasının tek koşulu, o düşünceyi yaşatacak, o hareketi devam ettirecek bir örgütlülüğün olmasıdır.

Küba

Anarşizmin Avrupa dışında örgütlendiği yerler önemlidir. Çünkü anarşizm, farklı coğrafyalarda deneyimlenenlerle beraber olgunlaşabilmiştir. Bu coğrafyalardan biri Güney Amerika’dır.

Anarşizmin Küba ile tanışması, özellikle anarko-kolektivizmin ve anarko-sendikalizmin bu coğrafyada ezilen köylü ve işçileri etkilemesiyle oldu. Küba’nın İspanya Krallığı’nın bir kolonisi olmasının ve İspanya’dan göçen işçilerin burada diğer işçilerle beraber örgütlenmesinin, Küba’da anarşizmin ortaya çıkmasından etkisi vardır.1865’te bu ortak çabayla yayınlanan La Aurora, bunun en önemli örneğidir.

Tütün fabrikasında çalışan işçilerin, özellikle Barselona’dan göç eden işçilerle örgütlenmeye başlaması, 1885’te Circulo de Trabajadores’i ortaya çıkardı. Bu işçilerin ilk eylemi, Chicagolu anarşist işçiler için Havana’da yaptıkları destek mitingiydi. Çıkardıkları El Productor gazetesiyle, bu mitingi Küba çapında büyük bir kampanyaya dönüştürdüler. 1887’de Alianza Obrera’ya dönüşen bu işçi örgütü, Küba’da ilk 1 Mayıs’ı kutladı.

Küba halkının karşılaştığı ekonomik sorun kapitalizmin dayattığı koşullarsa, siyasi anlamda da en büyük problem İspanya Krallığı’na karşı verilen özgürlük mücadelesiydi. İspanyol yoldaşları, Kübalıların bu özgürlük mücadelesine en çok destek verenlerdi. Var olan sorunlara karşı verilecek en büyük cevap, toplumun örgütlü hareketiydi. Küba halkının bu örgütlü hareketle tanışmasında anarşizmin rolü büyüktür. 1900’lerin başına gelindiğinde tütün işçileri, şeker işçileri, fırıncılar ve şoförler, örgütlü bir şekilde anarşist işçi sendikalarındaydı. Aynı tarihlerde kendisi için tehlikenin farkına varan devlet, İspanyol anarşistleri sınır dışı etmeye başladı. 1915’e kadar anarşistlerin baskın olduğu işçi hareketi, devletin yoğun baskısıyla bu baskınlığı yitirmeye başladı. Küba Komünist Partisi kurulduğunda, sene 1925’ti. 1930’lara gelindiğinde sosyalistler Ulusal İşçi Konfederasyon’unda daha etkinleşti. Ancak 1936’da kurulan “Özgürlükçü Gençlik”anarşizmin Küba’da tekrar güçlenmesini sağladı. Sonrasında Solidaridad Internacional Antifascista’yı (SIA) kuran gençlik, CNT-FAI’ye yardıma gitti.

1940’larda anarşizmin toplumda yine belirginleşmesiyle, baskı furyası devam eder. Kurulan Küba Anarşist Grupları Federasyonu örgütü ve sonraki adıyla Küba Özgürlükçü Birliği (ALC), Castro kapatana dek mücadelesine devam edecektir. 1950’de Batista hükümetine karşı sosyalistlerle beraber gerilla gruplarında geliştirilen birliktelik, Castro hükümetinin 1960’larda ALC’yi kapatmasıyla sona erdi. Bu tarihten sonra anarşistlerin büyük bir çoğunluğu, ülke dışına sürgün edildi.

Güney Afrika

Anarşizmin farklı coğrafyalarda köklü bir geçmişi olduğunun bilinmesi, hareketin köklerini ve etkilediği mücadele biçimlerini anlamak açısından çok önemli. Güney Afrika’da son dönemde oluşan anarşizan toplumsal hareketlenmelerinin kökenini burada aramak gerek.

1904’te Cape Town’da Sosyal Demokrasi Federasyonu’ndaki etkin anarşist kanattan önce, 1880’lerde Henry Glasse’nin çıkardığı gazeteler ve Kropotkin çevirileri, Güney Afrika’da anarşizmin kısmen bilinmesine yol açmıştı.

1915’te bu anarşist kanat Uluslararası Sosyalist Birlik’i (ISL) kursa da, süreç içerisinde etkisini yitirip 1921’de ISL, Güney Afrika Komünist Partisi’ne dönüşüyordu. Ancak, Dünya Sanayi İşçileri’nden (IWW) etkilenen bir kanat Afrika Sanayi İşçileri’ni (IWA) kurdu.

Güney Afrika’daki toplumsal hareketler, Afrika özgürlük mücadelesiyle çok ilişkili olduğundan; neredeyse tüm örgütlenmeler bu mücadelenin içinde yer almışlardır. Anarşistler de bu örgütlerin içinde yer alarak 1980’lere kadar anti-apartheid mücadelesi vermişlerdir. 1990’larla beraber Durban ve Johannesburg’da Anarşist Devrimci Hareket (ARM) kuruldu. ARM’ı kuranların çoğunluğunu öğrenciler ve anti-apartheid mücadelesi veren militanlar oluşturuyordu.

1995’te ARM, İşçi Dayanışma Federasyonu’na (WSF) dönüştü ve platformizmi benimsedi. Siyah işçi hareketi ve öğrenci hareketini birleştiren WSF, anarşizmi Zimbabwe, Tanzanya, Zambiya’da da örgütlemeye başladı. 1999’da WSF kapandı ve Bikisha Medya Kolektifi ve Zabalaza Kitap Kolektifi’ne dönüştü. İki grubun çıkardığı ve 2000’lere damgasını vuran Zabalazagazetesi, özelleştirmeye ve evlerden tahliyelere karşı toplumsal bir hareket örgütledi.

2003’te Zabalaza Anarşist Komünist Federasyonu ve 2007’de Zabalaza Anarşist Komünist Cephesi (ZACF) kuruldu. ZACF, sonraki süreçlerde yeni toplumsal hareketlere odaklandı, topraksız halk hareketini destekledi. Bunun bir parçası olan Abahlali baseMjondolo hareketi ile dayanışma halindeler.

Arjantin

Güney Amerika’da anarşizmin toplumsallaşabildiği bir başka yer de Arjantin. 1870’lerle beraber ilk anarşist örgütler oluşmaya başlamıştı. Hatta 1871’de Birinci Enternasyonel’de Buenos Aires’ten temsilciler göndermişti.

1876 yılında Bakunin’in düşüncelerinin etkisiyle İşçilerin Propaganda Merkezi isimli bir örgüt kuruldu. 1885’te Errico Malatesta, kısa bir süreliğine Arjantin’de yaşar. Malatesta’nın da etkisiyle, ilk anarşist işçi sendikası kuruldu. El Perseguido da aynı tarihlerde yayınlanan ilk anarşist gazeteydi.

Anarşistler bu dönemde yoğunluklu olarak işçi örgütlenmelerindeydi. 1891’de İspanya’dan ve İtalya’dan gelen göçmen işçiler arasında Pellicer Paraire ve Pietro Gori de vardı. Paraire’nin öncülüğünde La Protesta Humana gazetesi çıktı. Gazetenin savunduğu çizgi, ekonomi için militan işçi federasyonu, siyaset için de anarşist örgüttü.

1901’de kurulan ilk ulusal emek konfederasyonu “Arjantin İşçi Federasyonu”ydu (FOA). Örgütün temel prensiplerinin belirlenmesinde Paraire ve Gori’nin etkisi olsa da, örgüt sosyalistlerin de dahil olduğu ortak bir projeydi.

1902 tarihinde genel grev ilan eden ve Arjantin’in büyük bir kesiminde başarılı da olan FOA’ydı. Küba örneğinde olduğu gibi hemen “yabancılar yasası” çıktı. Hedeflenen etkili olan federasyon üyelerini ülkeden göndermekti. Ancak birçoğu Arjantin’e geri dönmek üzere Uruguay’a geçti.

1903’te La Protesta Humana isim değiştirdi, La Protesta oldu. FOA’daki anarşistlerin daha da güç kazanmasıyla, örgütün anarşist çizgisi daha belirgin hale geldi ve o da isim değiştirdi; FOAArjantin Bölgesi İşçi Federasyonu oldu (FORA). Zaten bunu izleyen süreçteki kongrede FORA, anarşist-komünizme bağlı olduğunu açıkladı.

1 Mayıs 1904’te, 70.000 işçinin Buenos Aires sokaklarında yürümesiyle anarşizmin etkisi yoğunlaştı. Ve dolayısıyla anarşistlere yönelik baskı da. 1920’li yıllarda gerçekleşen birçok isyanda FORA’nın etkisi büyüktü. 1935’te kurulan Arjantin Anarşist-Komünist Federasyonu, İspanya Devrimi’ne katıldı. 1940’ların ortalarında, Peron başkan olduğunda sadece iktidarı değil toplumun önemli bir kısmını da etkiledi. İşçi sendikalarının büyük bir bölümü Peronizmin etkisinde kalınca 1955’e kadar ( Arjantin Özgürlükçü Federasyonu-FLA kuruluncaya kadar) anarşist bir örgüt topluma etki edemedi. FLA ve FORA şu an hareket halindeki iki anarşist örgüt.

ABD

ABD, anarşizmin birçok farklı ekolünün oluştuğu bir coğrafya. Bunda anarşizmin bu kadar çok toplumsallaşmasının rolü çok büyük. Öte yandan, halkın içinde bulunduğu olumsuz durumlardan kurtulmak için giriştikleri mücadelede de anarşizmin etkisi ve rolü büyük.

1800’lerin ortalarında ekonomisi ağırlıklı olarak köylü üretimine dayanan ABD’nin Proudhon’un fikirlerinden etkilenmesi bu yüzden kaçınılmazdı. Yüzyılın sonuna doğru gelindiğinde anarşist-komünizmin etkisi Freedom gibi aylık Devrimci Anarşist-Komünist gazetelerle iyice belirginleşir. Bunda toplumu da aynı ideallerle örgütleme faaliyetinin içerisinde olan Lucy Parsons ve Lizzy Holmes gibi isimlerin etkisi vardır. Bu örgütlenme faaliyetinin nereye gittiğini The Alarm’ın etkisiyle büyüyen işçi sınıfı mücadelesinde, 8 saatlik iş günü eylemlerinde ve Haymarket’te katledilen anarşist işçilerde görmek mümkün.

ABD’de işçi mücadelesi tarihi, örgütlü anarşizmin tarihiyle kol kola gider. Johann Most’ların, Emma Goldman’ların, Alexander Berkman’ların işçi hareketindeki önemli isimler olması bu biraradalıkla açıklanabilir. 8 saatlik iş günü eylemleriyle yükselen işçi hareketine ruhunu veren işçi grevlerini yaratanlar yoğunluklu olarak anarşistlerdi.

1 Mayıs 1886’da 340.000 işçiyi sokağa döken, genel greve iten aynı örgütlü anarşist çabaydı. Sacco ve Vanzetti gibi işçi mücadelesiyle özdeşleşmiş isimlerin anarşist olması bu yüzden rastlantı değildi. 1905’te Dünya Sanayi İşçileri (IWW) kurulduğunda bu kol kola giden mücadele bütünleşmiş oldu.

Örgütlü anarşizm, ABD’de sadece işçi hareketinin güçlenmesine değil, toplumsallaşmasına bağlı olarak toplumda rahatsızlık hissedilen Dünya Savaşı gibi konulara da söz üretebildi. Savaş karşıtlığını örgütleyebildi.

1960’larda Goodman, Bookchin, Dolgoff, Chomsky, Perlman gibi isimlerin ABD’den çıkması da, anarşizmin bu kadar farklı ekolleri yaratabilmesi de buradan bakıldığında şaşırtıcı değildir. ABD’de bu kadar toplumsallaşabilmiş bir hareket, ebetteki kendi özgün deneyimlerini oluşturacaktır. Anarşizmin örgütlü gücüne buradan bakabilmek önemlidir. Keza hareketin toplumsallaşması, düşünsel zenginliğe yol açacaktır; anarşizmin toplumdaki bireylerin algısındaki yansımaları bu şekilde açığa çıkacaktır.

1980’lerle beraber hareketsizleşen anarşizm, 1990’larla beraber önemli bir örgütlenme oluşturacaktır. Kuzeydoğu Anarşist Komünistlerin Federasyonu (NEFAC), platformist eğilimiyle anarşizmi, bu coğrafyada örgütlemeye devam etmektedir.

İspanya

Anarşizm tarihinde İberya’nın rolü büyüktür. Bu topraklar, anarşist düşüncenin gerçekle buluştuğu, gerçeğin anarşist düşünceyi şekillendirdiği topraklardır. Yaratılan deneyimler, anarşizmin ne olduğunu, nasıl yaşanıldığını gösteren deneyimler olması açısından; neden anarşizmin örgütlü bir şekilde yaratılması gerekliliğinin anlaşılması için tekrar tekrar düşünülmesi gereken deneyimlerdir.

Buradan düşünüldüğünde ilk anarşist yayın El Porvenir’in, Ramon de la Sagna tarafından burada çıkartılması çok da şaşırtıcı değildir. Anarşizm örgütlenmeye ve toplumsallaşmaya erken tarihlerde başlar. 1868’de Fanelli öncülüğünde Birinci Enternasyonal’deki İspanya delegelerinin savundukları anarşizm bunun en büyük örneğidir.

Zengin ve fakir arasındaki ayrım açıldıkça, din ve devlet baskısı insanlar üzerinde arttıkça anarşizm de toplumsallaştı. İşçiler isyan etti, Luddist eylemler başladı, sendikalar ortaya çıktı. Anarşist düşünceler, konuşmalarla, tartışmalarla ve La Solidaridas gazetesiyle yayıldı.

  1. yüzyılda sendikalizm fikri toplumda iyice yerleşiyor. Çünkü istenilen bir yaşamın somutlaşması için sendikanın önemli bir araç olduğu fark ediliyor. Patronsuz, devletsiz ve ruhban sınıfından uzak bir yaşamın gerçekleştirilmesinde önemli bir araç.

1900’lerde İspanya Bölgesi İşçi Toplulukları Federasyonu kuruldu. Ülke genelinde grev ilan edilmesi, kapitalizmin ne olduğunun anlaşılmasına olanak verdi. Federasyon sonrasında, İspanya Bölgesi Anarşist Örgütü’ne dönüştü. 1907’de Solidarida Obrera çıktı ve Solidaridad Obrera gazetesi, aynı zamanda CNT’nin kurulmasını sağlayacak ekip oldu. 1910’da CNT (Ulusal İşçi Konfederasyonu) kuruldu. 1917’ye gelindiğinde CNT’nin üye sayısı bir milyonu aşmıştı, devlet anarşistler üzerindeki baskısını arttırdı. CNT ise her seferinde genel grevle karşılık verdi.

1927’ye gelindiğinde, halk toplumsal işleyişin kontrolündeki devlet etkisini olabildiğince azaltmış ve CNT ile üretim ve tüketim süreçlerindeki kontrolü eline aldı. Böyle bir ortamda beliren siyasal bir ihtiyaçtan dolayı İberya Anarşist Federasyonu (FAI) oluşturuldu. FAI, bu yaşamsal örgütlenmenin sürekliliği için bir teminattır. Siyasal farkındalıklar FAI aracılığıyla arttırılıp, henüz yok olmayan devlet ve diğer iktidar mekanizmalarına karşı bir öz örgütlülük yaratılmıştır.

1930’ların ortalarında başlayan devrim sürecinde FAI üye sayısını, 5000’den 30000’e çıkarmıştır. Toplumsal devrimin ne demek olduğu, ’36 ile başlayan süreçte anlaşılmıştır. Franco’nun ordularına karşı bir yanda cephede olan halk, diğer yanda yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacakları üretim-tüketim-dağıtım problemini CNT aracılığı ile çözmüştü. Bu süreç Juan Garcia Oliver’ların, Buenaventura Durruti’lerin ortaya çıktığı bir süreç olmuştur.

Yeni nesillerin, yeni değerlerle yetişmesi sorununa çözüm de bu toplumsal örgütlülükten gelmiş, Francesc Ferrer’in geliştirdiği tarzda özgürlükçü eğitim modelleri denenmiştir.

Anarşizmin, yarattığı örgütlenme algısı sadece toplumda ekonomik anlamda ezilen kesimlerde değil, erkek egemenliğinden kaynaklı ezilmişliğe karşı kadınların örgütlenmesinde de yer bulmuştur. Mujeres Libres, yarattığı bu örgütlülükle 38000 üyeye ulaşmıştır. Tabi ki etkisi, anarşist bir dünyanın deneyimlendiği tüm İberya toprakları olmuştur.

1939’da Franco faşizminin hedef aldığı şey de bu yüzden bu toplumsal örgütlenme olmuş, bu örgütlenmeyi kırmaya çalışmıştır. Dünya üzerindeki diğer faşist devletlerin desteğiyle, Katalonya’ya kadar anarşistlerin geri çekilmesine neden olsa da, mücadeleye devam eden Maqui’ler Katalonya’nın özgürlük mücadelesine yardımcı olmakla kalmamışlar, anarşizmin bu coğrafyadan kopartılamayacağının kanıtı olmuşlardır.

Ukrayna

Anarşizmin yaşandığı, toplumsallaştığı bir başka coğrafya da güneydoğu Ukrayna’dır. “Özgür Topraklar”, anarşist komünist ilkelerle yaşamın örgütlendiği bir coğrafyadır.

Bunda, 19 yüzyıldan itibaren başlayan anarşist örgütlenme çalışmalarının rolü çok büyük. Mykhailo Drahomanov’un Proudhon ve Bakunin etkisiyle yazdığı ve yaşama geçirmeye çalıştığı fikirler önemli yer tutuyor.

Özgür Topraklar’ın inşasında Nestor Makhno ve Devrimci İsyan Ordusu’nun rolü ne kadar önemliyse, bu topraklarda anarşizmin yaşamasında Nabat’ın (Anarşist Örgütlerin Konfederasyonu)rolü o kadar büyüktür. Nabat sadece Özgür Topraklar’da üretim, tüketim ve federalizm ilkesinin işlemesini sağlamaya çalışmıyor, aynı zamanda Güney Ukrayna’nın tüm şehirlerinde anarşizmi toplumsallaştırmaya çalışıyordu.

1920 ve 21’de önce Menşeviklere sonra Bolşeviklere karşı girişilen bir dizi savaş, Özgür Topraklar’ın korunmasına yardımcı olsa da; sonrasında Kızıl Ordu’nun buraya girmesi ve birçok anarşisti katletmesiyle son buldu.

Çin

  1. yüzyılda Rusya’daki örgütlü anarşizm, Çin’i de etkiledi. Ancak bu etkilenme Çin anarşizminin doğmasına yol açmadı. Özellikle Paris ve Tokyo’daki öğrencilerin, anarşist düşüncelerle uğraşmaya başlamasıyla anarşizm, Çin’de daha görünür bir hal aldı.

1906’da Li Shih-tsen gibi, Çin felsefesiyle anarşizmi ilişkilendiren düşünceler ortaya çıktı. Taoism ve Budizm’le karşılıkçılık ve federalizm fikrini birleştiren Çin düşünürleri ortaya çıktı. Bu süreçte, anarşizmin sadece Çin’deki düşünceleri etkilediği değil; aynı zamanda Çin felsefesinin de anarşizmin üzerinde etkisi olduğu sık konuşulanlar arasındadır. Özellikle anarşizmin birey vurgusuyla, Çin felsefesindeki birey vurgusu arasındaki ilişkinin bu etkilenme sonucu ortaya çıktığı söylenir.

Anarşizm’in Çin’de toplumsal bir hareket haline gelmesinde ABD’deki anarşistlerin etkisi var. 1911’de anarşizmin Çin’de geldiği konum, ABD’ye çalışmaya giden Çinli işçilerin etkisiyle oluşuyor. O dönem, Meksikalı ve Çinli işçilerin oluşturdukları işçi birlikleri anarşisttir. Bunda anarşistlerin, o dönemde siyah, Latin ya da Asyalı tüm işçileri kapsayan söylemlerinin etkisi var. 1890’larda Emma Goldman’ın, San Francisco’da yaptığı konuşmaya binlerce Çinli işçi katılır.

1919’dan sonra başlayan süreçte, özellikle 4 Mayıs Hareketi ile başlayan süreçte, Bolşeviklerle yakınlaşan anarşistler, Çin Komünist Partisi’yle etkilerini kısmen yitirseler de; Guangzhougrubu örgütlenme ve propaganda ilkelerini benimser ve anarşizmi ayakta tutar. Halkın Sesi isimli gazete çıkarırlar.

Komünist Parti’nin iktidarı sırasında etkilerini büyük ölçüde yitirirler. Çünkü örgütlenmenin önünde büyük bir engel vardır.

Anarşizmin Örgütlü Olduğu Coğrafyaları Düşünmek

Anarşizmin 19.yüzyıl itibarıyla, birçok farklı coğrafyada toplumsallaştığı bilinen bir gerçektir. Elbette anarşizmin örgütlenme alanı, farklı kıtalarda yer alan bu coğrafyalarla sınırlı değildir. Avustralya’dan Kanada’ya, Vietnam’dan Yunanistan’a kadar uzanmıştır anarşizmin örgütlenme alanı.

Anarşizmin örgütlenme tarihi, Birinci Enternasyonalleri, Paris Komünleri’ni, Haymarketleri, Özgür Toprakları, ’36 Devrimini, Kronştadları oluşturmamıştır sadece. Endonezya’da bir ulusal kurtuluş mücadelesinde çıkmıştır bu örgütlü tarih kimi zaman karşımıza, kimi zaman Meksika’da 1911’de Magonların özgürlük mücadelesinde. Kore’nin Japonya tarafından istilasına karşı giriştikleri bir çaba olmuştur anarşizm, kimi zaman Filistin’e saldırının bir parçası olmak istemeyen İsraillilerin vicdani retlerinde belirginleşmiştir.

Yazıda geçen örgüt isimleri, örgütlerdeki insan sayıları, çıkan gazeteler ve dergiler bir şeyi ispatlama çabasından çok, anarşizmin etkisini ve bu etkinin örgütlü olma nedenselliğini açıklamaya yöneliktir. Toplumsal bir düşünce ve hareket olarak anarşizm, toplumsallaşma kaygısı ve çabasının dışında düşünülemez. Bu durum anarşizmin, örgütlenme karşıtı, toplumsallaşma karşıtı, sistemin bireyci anlayışının bir uzantısı olarak göstermek isteyen tüm düşüncelere karşı verilmiş bir yanıttır.

Düşünceler toplumsallaştığı bir ortamda, hareket halindeyken özgünlük kazanır. Farklı anarşist ekollerin doğmasına yol açan da bu örgütlülük halidir. Anarşizmin iktidarsız bir ilişki bütünü olarak tanımlandığı düşüncelerin, tarihte deneyimlenebildiği coğrafyalar, yani toplumsal devrimlerin yaşandığı coğrafyalar, bu örgütlülük halinin ortaya çıktığı durumlardır. Örgüt ve örgütlenmenin farklı şeyler olduğunu söyleyecek olanlara verilecek en güzel cevap da, ezene karşı ezilenlerin oluşturduğu bu örgütlenmelerin birden çok anarşist örgütün varlığıyla oluştuğu gerçeğidir.

Hüseyin Civan

]]>
https://karala.org/dergi/anarsizmin-tarihi-anarsizmin-orgutlu-tarihidir-huseyin-civan/feed/ 0 492
Dario Fo’nun İkinci Nobeli – Zeynel Çuhadar https://karala.org/dergi/dario-fonun-ikinci-nobeli-zeynel-cuhadar/ https://karala.org/dergi/dario-fonun-ikinci-nobeli-zeynel-cuhadar/#respond Mon, 15 Oct 2018 15:55:00 +0000 https://karala.org/?p=538 Boğazımıza kadar bok içindeyiz, bu doğru ve işte bu nedenle başımız dimdik yürüyoruz.”

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Deli karakteri

Bazılarımız meçhul ölür. Bazen işten eve dönerken, bazen çalıştığımız gazetenin önünde sırtımıza saplanır kurşun; bazense yaşadığımız mahalleye saldıran kolluk kuvvetinin silahındandır ölümümüz. Gözaltına alınır kaybediliriz, evimiz basılır katlediliriz… Ya da bazen hikayemiz Pinelli’ninkine çok benzer. Zaman, mekan ve araçlar değişir belki ama katleden her zaman aynıdır.

Dönemin İtalya’sında yükselen devrimci muhalefet, devlet yöneticilerini ve patronlarını tedirgin etmeye başlıyordu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı döneminde faşist diktatörlüğe karşı gösterilen kahramanca direnişin etkisiyle anarşizm, işçi ve gençlik hareketlerinde hızla toplumsallaştı. Derken 70’li yıllara bir kala Milli Tarım Bankası’nda bir bomba patladı, 13 kişi yaşamını yitirdi, 88 kişi ise patlama sonucu yaralandı. Benzer birçok hikayede olduğu gibi devlet bu olaydan anarşistleri sorumlu tuttu. Milan’ın yoksul işçi mahallelerinde büyüyüp mücadeleye atılmış iki yoldaş, Giuseppe Pinelli ve Pietro Valpreda, elde herhangi bir delil olmamasına rağmen devletin hedefi haline getirildiler. Resmi ağızlar tarafından inkar edilse de onlar anarşist oldukları için suçlanmışlardı, tıpkı aynı yazgıyı paylaşan Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti örneğinde olduğu gibi, tarih bir kez daha tekerrür ediyordu.

16 yıl boyunca katil devletin adaletsizliği tarafından tutsak edildikten sonra, Pietro Valpreda’nın “suçsuz olduğu” anlaşıldı. Pinelli’yi ise farklı bir son bekliyordu. Pinelli, gözaltına alındığı karakoldaki sorgusu sırasında dördüncü kattan aşağı atıldı. Olay polis kayıtlarına “kaza sonucu ölüm” olarak geçecekti.

Bombanın gerçek sorumlularından Vincenzo Vinceguerra, yıllar sonra gerçekleştirdiği günah çıkarma seansında, saldırıyı dönemin hükümetince olağanüstü hal ilan edilebilmesi amacıyla gerçekleştirdiklerini söylüyordu. Bombalamaların devrimcilerle ilişkilendirilmesi, ilan edilmeye hazırlanılan OHAL’in meşrulaştırılmasını sağlayacaktı.

Tiyatromuzun yaşayan bir tiyatro olduğunu, insanların konuşulduğunu duymak istedikleri gerçeklerden söz eden canlı bir tiyatro olduğunu ortaya koymak gerek.”

İşte oyun yazarı, ressam Dario Fo’nun 1970 yılında bu olayların “konuşulduğunu duyurmak” için kaleme aldığı “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”, uzak diyarlardan olan ama bizdekilere hayli yakın bir hikayeyi anlatıyor. “Kazayla” yiten anarşist Giuseppe Pinelli özelinde, dünyanın bütün “yanlışlıkla” katledilenlerinin hikayesini…

Dario Fo artık eskisinden daha fazla rahatsızlık veriyor, devlet şiddetinin arttığı, gözaltında kaybedilen, işkenceyle katledilen yakınlarını arayan Cumartesi annelerinin de şiddetten payını aldığı bu günlerde Fo’yu okumak, sergilemek, aynı zamanda bize dair bir şeyler okumak ve sergilemek anlamına geliyor.

İtalya’nın halk tiyatrosu olarak nitelendirebileceğimiz Commedia dell’Arte akımının temsilcisi olan Fo, oyunun coğrafyamızda Devlet Tiyatroları’nda yasaklanan oyunlar arasına girmesi üzerine verdiği bir röportajda “Yasaklanan dört yazardan hayatta olan tek kişi benim. İkinci kez Nobel ödülü almış gibi hissediyorum” diyordu. Bizler Dario Fo’ya yeni bir Nobel kazanmak kısmet olmasın diye umarken, onun ölüm haberini almıştık.

“Kaza” sonucu katledilmeler, gözaltına alınıp kaybedilmeler, faili meçhuller bugün coğrafyamızda ve dünyanın farklı coğrafyalarında hala yaşanırken; hikayeleri unutturup, oyunları yasaklayanlara karşı “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü”nü ve ürettikleriyle devletleri her daim rahatsız edenleri hatırlıyoruz. İçinden geçtiğimiz Ekim ayına özel ise kaybedişimizin ikinci yılında Dario Fo’yu hatırlamaya ve hatırlatmaya…

]]>
https://karala.org/dergi/dario-fonun-ikinci-nobeli-zeynel-cuhadar/feed/ 0 538
Sokrates’ten Kropotkin’e Erdem – Ece Uzun https://karala.org/dergi/sokratesten-kropotkine-erdem-ece-uzun/ https://karala.org/dergi/sokratesten-kropotkine-erdem-ece-uzun/#respond Mon, 15 Oct 2018 15:09:00 +0000 https://karala.org/?p=513 Arete, Türkçe’ye erdem olarak çevrilse de, Latince pek çok farklı anlamı içinde barındırmaktadır. “Her varlığın kendine özgü fonksiyonu en iyi biçimde yerine getirme” olarak tanımlanır. Kimi zaman mükemmellik olarak tanımlansa da, bireyi oluşturan “iyi” özelliklerin tümü şeklinde bir karşılığının olduğu söylenebilir. Erdem her ne kadar; özellikle Nietzche’den beri evrim geçirse de, bireyi ve toplumu anlamak ve buna yönelik belirlemeler yapmak açısından önemlidir. Bu yazıda; erdem çevirisini kullanacak ve erdeme dair ilkçağ felsefesinden hareketle küçük bir sorgulama yapacağız.

Etik ve İlk Erdem Öğretisi

Arete ilk, Homeros’un Odysseia eserinde bir yarı tanrı Reksenor’un kızı olarak geçer. Homeros’tan sonra areteyi ilk kez kullanan, Sokrates’tir. Eski Yunan filozoflarının doğaya yönelik geliştirdikleri felsefi anlayışlara karşın Sofistlerle birlikte ortaya çıkan ve gelişen; insana ve topluma dair felsefi sorgulamalar olmuştur. Bu anlamda Sokrates, sofistlere karşı önemli eleştiriler yapsa da Sofistler gibi bireye ve topluma yönelmiştir. Ancak Sokrates’in felsefe tarihindeki önemi, şüphesiz ki etiğin (ahlak felsefesi) kurucusu olmasıdır. Bu nedenle, Sokrates’in yaşadığı M.Ö 5. yüzyıl, etiğin altın çağı olarak da nitelendirilebilir.

Sokrates’te Erdem

Sokrates’e göre erdem kişinin ulaşabileceği en yüksek değerdir. Ancak erdemin ne olduğunu bilmeden, erdemden söz etmek pek mümkün değildir. Diyaloglar ile bir araştırma/sorgulama yöntemi geliştiren Sokrates’in en nihai amacı erdemli bir insan olabilmektir.

“Söyler misin Sokrates, erdem öğretilebilir mi ya da erdemli yaşamakla mı elde edilir? Yoksa öğrenmekle, yaşamakla değil de doğuştan veya başka yoldan mı gelir?” diye başlar Menon diyaloğu. Bu soruya Sokrates’in ilk cevabı; “(..)Gelgelim onun öğrenilip öğretilemeyeceğini bilmek şöyle dursun; ne olduğundan bile haberim yok.” olur. Diyaloğun sonunda erdemin ne olduğuna dair kesin bir cevap verilmezken; diyalogdan erdemin bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Erdemli olabilmek için, “bildiğini sanma” yanılgısından kurtulup gerçek bilgiyi edinmek gerekir. Gerçek bilgi duyularla elde edilebilen, her zaman değişiklik gösteren bir yanılsama (doksa) değil, her daim geçerli olan bilgidir (episteme). Bunun yanı sıra, bilginin de neyin bilgisi olduğu önemlidir. Kişinin karakter ve davranışlarına yönelik bilgiler erdemli bir insanı yaratacaktır. Gorgias diyaloğunda Sokrates; “haksızlıkların en büyüğünün” kötülük görmek olduğunu düşünen -ünlü sofist Gorgias’ın öğrencisi- Polos’a haksızlıkların en büyüğünün kötülük etmek olduğunu kanıtlamıştır. Bir bakıma Sokrates’in erdemi; iyi ve doğru olandan, gerçek cesaretten ve bilgiden yana olmaktır.

Platon’da Erdem

Sokrates’in öğrencisi Platon da ilk dönem diyaloglarında Sokrates’in düşüncelerine tamamen katılmakta ve bu öğretiler doğrultusunda ilk sistemli siyaset felsefesini yaratmaktaydı. Platon’un erdem kavramına ilişkin yaklaşımında farklı olan, erdemi ahlak felsefesinden siyaset felsefesine de taşımış olmasıdır. Onun varlık felsefesi ise; her varlığın öz bir işlevi olduğu düşüncesine dayanır ve işlevini gereği gibi yerine getiren varlık, erdemli olarak değerlendirilir.

Platon’a göre erdem kendinde bir kavram olmakla birlikte kendinde olan başka kavramlarla da ilişkilidir. (İleride Platon, Sokrates’in de kullandığı bu kendinde kavramını idea olarak şekillendirecektir.) Yani erdemin parçaları vardır. Bunlardan birisi ılımlılıktır, genellikle ölçülülük olarak kabul edilir. Ölçülülük ancak bilginin getirisiyle akılsızlıktan kurtularak ve dünyevi arzuları bırakarak gerçekleşebilir. Bu dünyevi duygulardan biri olan öfkeye karşı kişinin eylemesi gereken bir başka erdem, yürekliliktir. Yani cesaret. Cesaret ise bir duruma veya eyleme “gözü kara” bir şekilde girmek değil, doğruluğa ve iyiliğe dair olanı yapmaktır. Ve son olarak bilgi ise ölümsüz tini getirir. Bu üç erdeme sahip olma durumunda ve her birinin birbiriyle ahenk içerisinde olmasında ise adalet ortaya çıkar. Yani adalet, diğer erdemlerden üstün bir konumdadır. (Antik Yunan kültüründe bu dört erdem kardinal erdemler olarak adlandırılır.)

Aristoteles’te Erdem

“Adalet yalnızca erdemin bir parçası değil, bütünüdür.”- Aristoteles – Politika

Platon’un öğrencisi Aristoteles, kurduğu felsefi sistem ile pek çok noktada Platon’un tersine bir yaklaşım geliştirse de onun erdem kavramına ilişkin yaklaşımı Platon’a benzerdir. Platon’la benzer şekilde erdemi yalnız etiğin içerisinde değil, siyaset felsefesinde ele alır. Nikhomakhosa’a Etik’te insanın en yüksek amacının mutluluk olduğunu söyleyen Aristoteles etik ile politikanın birbirinden ayrılamayacağını vurgulamıştır. Ahlak kapsamında ele aldığı erdemler; adalet, cesaret, cömertlik, dostluk gibi, iki aşırı uç arasında doğruyu ortada bulmanın erdemleridir. Burada Aristoteles, Platon’un erdeminden etkilenmiştir. Ahlaki erdemler haricinde dionetik erdemler olarak adlandırdığı erdemler; entelektüel faaliyete bağlı olan erdemlerdir. Bu erdemlerden phronesis en yalın ifadesiyle pratik bilgelik olarak çevrilir. İnsanlar için iyi ve kötüyle ilgili şeylerde kurallardan yararlanmaktır. Tekhne sanata dair erdemler, episteme ise bilgiye dair eylemleri ele alır. Sophia ise felsefi, teorik, en yüksek bilgeliktir ve erdemlerin en önemlisidir. Çünkü insanın en yüksek yetisi olan akıl ve aklın da yüksek faaliyeti olan “kuramsal temaşa”ya dayanırlar. Aristoteles’te erdem yalnızca bir olgu değil, aynı zamanda eylemlerin bir sonucudur da. Bu da onun erdemi sorumlulukla ele aldığını gösterir.

Neden Erdem

İnsana, insan davranışlarına yönelik önemli felsefi sorgulamalar yapan Sokrates, ardından gelen ilk sistemli felsefenin kurucusu Platon ve Eski Yunan’ın en büyük filozofu kabul edilen Aristoteles, ardından gelen Epikürcüler, Stoacılar, Septikler… Neden felsefi sorgulamalarının en önemli teması erdem olmuştur? Şüphesiz bu soruya dair yazılabilecek onlarca sayfalık bir yazı ve filozofları bu sorgulamalara iten tarihi nedenler var.

Eski Yunan filozoflarından yüzyıllar sonra, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşamış, devrimci anarşist Kropotkin’in de konusu olmuştur “etik”. Kropotkin’in tüm deneyimlerini bir görüş etrafında şekillendirdiği; bilimsel, felsefi ve sosyolojik görüşlerinin özeti niteliğindedir. Ahlak öğretilerinin gelişiminde Eski Yunan’ın önemini vurgularken, bu felsefi geleneğin ahlakı metafiziksel ve spiritüalist bir bakış açısında çevirmesini eleştirir. Yine de, ahlak için çok önemli bir filozofa, Sokrates’e katılarak ondan alıntı yapar: “Erdem, Tanrılardan gelen bir vahiy değil, neyin hakikaten iyi olduğuna, insanın başkalarını baskı altına almasındansa adaletli davranarak yaşayabilmesini, yalnızca kendinin değil toplumun da iyiliğini sağlayanın ne olduğuna dair rasyonel bir bilgidir.”

Bugünün ahlak değerleri bireyin davranışlarına ve toplumun iyiliğine yönelmek bir yana; dinin, devletin ve kapitalizmin değer yargılarıyla şekillendirilmiştir. Hangi dine mensup olursa olsun kurallarını yerine getiren, devletin dayattığı ilişki biçimini kabullenen ve sahiplenen, herkesin üzerine basarak daima kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmeyi “liberalizm”le ilişkilendiren bireylerden ve bu bireylerin yarattığı toplumun değer yargılarından ibarettir.

Tam da bu bireye ve topluma dair değer yargılarının geliştiği ve ivme kazandığı dönemde etik ve erdem Kropotkin gibi büyük bir devrimcinin konusu olmuştur. Çünkü ahlaktan ve ahlaki erdemlerden söz edebilmek için yalnızca bireye değil topluma ilişkin düşünmek gerekir. İktidarlı ilişkilerle sarılı, otorite ve mülkiyete dayalı toplumlarda erdemden söz etmek bugün “idealar dünyası”na inanmak gibidir!

“Etik” kitabı bundan açıkça bahsediyor olsa da şöyle der Kropotkin; “Biz ki caniyiz, herkes için ekmek, adalet ve özgürlük istiyoruz.”

Ece Uzun

]]>
https://karala.org/dergi/sokratesten-kropotkine-erdem-ece-uzun/feed/ 0 513
Bilgi Teknolojileri Çağında Sistemde Çatlaklar: Hackerler ve Hacktivizm https://karala.org/dergi/bilgi-teknolojileri-caginda-sistemde-catlaklar-hackerler-ve-hacktivizm/ https://karala.org/dergi/bilgi-teknolojileri-caginda-sistemde-catlaklar-hackerler-ve-hacktivizm/#respond Mon, 15 Oct 2018 14:55:00 +0000 https://karala.org/?p=507 Hackerlık ya da Hack kavramının geçmişi 1960’lara kadar dayanmaktadır. Tam kelime anlamı; bilgisayar sistemlerine girip çökerten kişi demektir. İlk hackerlar elektrikli oyuncak trenlerin devrelerini değiştirip yeni şeyler ekleyerek trenlerin daha hızlı gitmesini sağlayan bir avuç insandı. Günümüzde ise işler artık trenlerle yürümüyor. Küresel dünyada değişen dengelerle beraber trenler rafa kaldırılıyor, hackerlar artık büyük ölçekli şirketleri, bankaları, hatta daha da ileriye gidip devletlerin kaleleri olan istihbarat örgütlerini dahi hackleyebiliyorlar.

Son dönemde popülerleşen konumlarıyla, yaşanan adaletsizliklere karşı verdikleri yaratıcı cevaplarıyla hackerlar birçok insanı mutlu ediyor. Peki devletlerin terörist, sanal haydut ya da siber suçlu diye nitelediği hackerlar, kendi tecrübelerinin sınırlarını zorlayan birkaç çocuk mu?

Büyük şirketlerin, büyük devletlerin, bu devletlerin kurumlarının canını yaptıklarıyla sıkmalarından bütün bunların çok da çocuksu işler olmadığı açık. Örneğin 23 yaşındaki Robert Morris… Morris kendi kendini kopyalayabilen bir virüsün mucidi. Bu virüsle, ABD’nin Soğuk Savaş yıllarında geliştirdiği bir savunma projesi olan ARPANET’i çökertip 6000 bilgisayarı kullanılamaz hale getirmişti. Bu olay hackerlık kavramının toplumsal anlamda tanınmasına yol açtı. Morris kadar ünlü bir başka hacker, Kevin Mitnick. İlk bilgisayar korsanı olan Mitnick, birçok küresel şirketi hackleyip milyonlarca dolarlık zarara uğratmıştı. Mitnick defalarca kez yakalanmış ve ceza almıştı. Mitnick kadar CIA ve FBI’ın peşinden koştuğu bir başka isimse Kevin Poulsen. Poulsen, iki arkadaşıyla birlikte bir radyo programının telefon hatlarını hackleyip, radyo programının hediye olarak vereceği Porsche marka arabayı “kazanmış”. Bunun sonucunda yakalanıp ceza alınca, bu sefer de onu yakalayan kurumlara kafasını takmış; CIA ve FBI’ı hackleyen Poulsen, 17 ay kaçabildikten sonra yakalanmıştı.

Batı Almanya’da, Chaos Computer Club isimli bir hacker grubu, ABD menşeili küresel bir şirketin bilgisayarlarına girip gizli bilgilerini SSCB’ye satmaya çalışınca, hack meselesinin etkisi ve içeriği bir hayli değişmeye başladı. Bahsi geçen olayla beraber, devletler de hack meselesini gündemlerine aldı. Hack işinin kontrol edilmesi zor bir olay olması ve arkasında iz bırakmadan sadece bir bilgisayarla tüm gizli bilgilerin ele geçiriliyor oluşu, devletleri ve şirketleri bir hayli tedirgin etmişti.

Tüm bu yaşananlardan sonra, devletler ve büyük kapitalist şirketler artık kendi hackerlarını yaratmaya başladı. Bu hackerların görevi, sistemin zayıf noktalarını tespit etmek ve bu sistemleri güçlendirmek. Tabi ki bu tarz hackerlar aynı zamanda, diğer devletler ve diğer şirketlerin zaaflarını bulup müdahale etmek için de kullanılıyor. Devletler ve şirketler arası rekabet, bilgi teknolojilerinin gelişmesiyle sanal bir savaş halini alıyor.

Son dönemdeki eylemleriyle popüler olan hackerların (Anonymous ve Redhack gibi) muhalif karakteri ön plana çıkıyor gibi görünse de, tüm hackerlar muhalif demek anlamına gelmiyor bu durum. Farklı ideolojik kaygılarla hack eylemleri gerçekleştiren birçok hacker mevcut. Ancak muhalif hackerların bu kadar popüler olmasının arkasında başka bir durum yatıyor.

Yaşadıkları adaletsizliklere somut anlamıyla cevap veremeyen bireyler; adaletsiz durumları sorgulatan sanal eylemlerle karşılaştıkları anda, bu eylemlerin destekleyicisi konumda buluyorlar kendilerini. Belki de bu, somut anlamıyla kendini ifade edememenin getirdiği bir durum. Redhack’in YÖK’ü hackledikten sonra açıkladığı belgeler insanların büyük bir kısmında, “iyi yapmışlar” hissi yarattı. Bu hissiyatın bir benzerine de ABD’deki insanlar, Anonymous’un eylemleriyle kapıldılar. ABD’de yaşanan kriz sonrası gerçekleşen %99 etkinliklerini organize edenlerden biri de Anonymous grubuydu. Peki, sanal ortamda toplumsal rahatsızlıklara “adalet koyabilme” çabasına girişmiş bu topluluklar gerçekten de toplumsal adaletsizliklere çözüm olabilir mi?

Toplumsal adaletsizlikler karşısında kendini somut anlamda ifade ettiğinde, türlü baskı ve şiddetle karşılaşan bireyler, bu gibi adaletsizliklere karşı kendini ifade etmede toplumsal bir sorumluluk almaktan artık kaçıyorlar. Bu yıldırma politikası, devlet tarafından vatandaşlara sistematik olarak en küçük yaşlardan itibaren uygulanıyor. İşte böyle bireylerin oluşturduğu bir toplumda, toplumsal adaletsizliklere karşı bir şeyler yapmanın sorumluluğunu alan kahramanlara ihtiyaç duyuluyor. Yakın zamanda bu kadar popüler hale gelen hackerların durumu da belki bununla alakalı.

Hackerlar, bu kahramanlık boşluğunu dolduruyorlar. Toplumsal adaletsizliklere karşı cesaretle yaptıkları, teknolojinin kapitalizm için bu kadar gerekli olduğu bir zamanda sistem içi çatlaklar yaratıyor olabilir. Bu noktada, bu niyetle girişilmiş her çaba olumlu bir girişim olabilir. Ancak özellikle medyada yaratılan kahraman hackerlar algısı, arkasında toplumsal adaletsizlikler karşısında herkesin yerine bir şey yapan kahramanlar algısı oluşturuyor. Bu tarz kahramanların olduğu yerde, toplumsal adaletsizliklere karşı somut mücadele sanal anlamıyla kendini buluyor. Ancak unutulmamalıdır ki, yaşanan adaletsizliklere karşı mücadele sadece sanal olduğunda bu adaletsizlikleri ortadan kaldırmak mümkün olamayacaktır.

]]>
https://karala.org/dergi/bilgi-teknolojileri-caginda-sistemde-catlaklar-hackerler-ve-hacktivizm/feed/ 0 507
Sözlük – Özgürlük https://karala.org/dergi/sozluk-ozgurluk/ https://karala.org/dergi/sozluk-ozgurluk/#respond Sun, 14 Oct 2018 16:49:00 +0000 https://karala.org/?p=547 Bir kelimenin anlamı, iki farklı açıdan ele alınabilir; felsefi ve dilbilimsel olarak. Felsefi yaklaşım, kelimeler ve bunların gönderenleri arasındaki ilişkiyi ele alır. Dilbilimsel yaklaşım ise, dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantılara odaklanır. Hangi yaklaşım doğrudur diye sormak yanıltıcı olabilir. İki yaklaşım da bir kelimeyi anlamak açısından önemlidir.

Bu felsefi ve dilbilimsel anlamlandırmalar, yoğunluklu olarak iktidarın etkisine açıktır. Bu durum yeni bir olgu değil, dilin ortaya çıktığı zamandan bu yana devam eden bir süreçtir. Anlamın oluşmasında iktidarın etkisi belli bir zamanda olmuş bitmiş de değildir. Bu etki süreklidir.

Bu durum, her “şeyin” anlamının iktidar tarafından belirleniyor olduğu anlamına gelmez. Ama iktidarın amacı, her “şeyi” belirlemektir. Böyle düşünüldüğünde, somut alanda iktidara karşı mücadele, anlam dünyasında da sürmelidir. İktidarlı ilişkilerin olmadığı, otorite mekanizmalarının etkisinden uzak kelimeleri, terimleri, kavramları hatırlamak iktidarın tüm bunlara yönelik bilinçli manipülatif etkisini kırmak adına önemlidir.

Anarşist Terimler Sözlüğü’yle ilgili bu köşeyi, iktidar ve anlam arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde ortaya koymak; anarşizmle ilişkili kelimeleri, terimleri ve kavramları iktidarın manipülasyonundan uzak bir şekilde hatırlamak ve hatırlatmak üzerine oluşturduk.

Özgürlük

Etimolojik olarak;

  • öz :”benlik, kendi”. Eski Türkçe ö- “düşünmek, bilincinde olmak” fiilinden Eski Türkçe +uz ekiyle türetilmiştir.
  • +gür unsurunun yapısı ve işlevi meçhuldür. Belki öz + gür şeklinde bileşik sıfat amaçlanmıştır. Hür sözcüğünden serbest esinlenme söz konusu olabilir.

Sözlük anlamı;

Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbesti.

– Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet.

Özgürlük, düşlediğini eylemek demektir. Düşüncelerini, eylemlerini şimdi şu anda hayata geçirmeyi kapsar. Özgürlük, iktidarın, mülkiyetin, otoritenin olmadığı, paylaşma ve dayanışmayla bezeli ilişki biçimleriyle gerçekleştirilebilir. Anarşizm için bireyin özgürlüğü toplumun özgürlüğü, toplumun özgürlüğü de bireyin özgürlüğüdür: “İktidarsız, mülkiyetsiz, otoritesiz ilişkiler özgürlüğün garantisidir.”

Özgürlük bir uyuma dayanır. Gönüllü sorumlulukla işleyen anarşist ilişki biçimi bireyler arası özgürlüğün uyumunu yaratır. Gönüllülük bireyin kendi iradesidir. Sorumluluk ise bireyin diğer bireylerin iradesini önemseme durumudur. Yani kolektif bir şekilde uyum içerisinde yaşamanın koşuludur. Bu kolektif uyum örgütlenerek sürdürülebilir. Bu kolektif uyumun sürdürülebilmesi de ancak örgütlü bir anarşizmin yaratılmasıyla mümkündür.


İktidarlı ilişkilere, otoriteye ve mülkiyete dayalı yaşam sahte özgürlükler yaratır. Şu anda içinde yaşadığımız sistem bu sahte özgürlüklerle bireyi kolayca aldatabilir. Birey adeta kendi iradesini kendi yönlendiriyormuş hissine kapılır. Böylelikle sahte olanla gerçek olan karışır…

Sahte özgürlük isteklerimizi ve ihtiyaçlarımızı sistemin isteklerine ve ihtiyaçlarına dönüştürür. Gerçek özgürlük çoğu zaman baskı ve şiddetle, bazen de manipülasyonla ve deformasyonla, sahteleştirilir. Bu sahte sistemle düşünemez ve sorgulayamaz hale gelen bireylere dönüşürüz. Anarşistler, sistemin sahte özgürlüklerine karşı, gerçek özgürlüğü şimdi şu an gerçekleştirmeyi önemser.

İnsan ancak kendi kadar özgür insanların arasında özgürdür.”

Mihail Bakunin

]]>
https://karala.org/dergi/sozluk-ozgurluk/feed/ 0 547