2. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Mon, 30 May 2022 18:53:17 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg 2. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Güncel Dağıtım Noktaları https://karala.org/dergi/guncel-dagitim-noktalari/ https://karala.org/dergi/guncel-dagitim-noktalari/#respond Wed, 02 Feb 2022 13:11:27 +0000 https://karala.org/?p=1172 ANKARA

Karala Büro: Kızılay, Meşrutiyet Mahallesi Konur Sokak Gaye Apartmanı No:53 D:10 Çankaya/Ankara 0533 132 1936

Ardıç Kitap Kafe: Kızılay, Meşrutiyet Mahallesi Yüksel Caddesi Gülsan Apt. No:8 D:10-11 Çankaya/Ankara 0312 417 6939

Turhan Kitabevi: Kızılay, Yüksel Caddesi No: 8/B Çankaya/Ankara 0312 418 7760

İSTANBUL

Mephisto Kitabevi Taksim: Kuloğlu, İstiklal Caddesi No:125, 34435 Beyoğlu/İstanbul 0212 249 0687

Mephisto Kitabevi Kadıköy: Osmanağa, General Asım Gündüz Caddesi No:23, 34714 Kadıköy/İstanbul 0216 338 0095

Mephisto Kitabevi Beşiktaş:  Sinanpaşa, Köyiçi Meydanı Sk. No:15, 34330 Beşiktaş/İstanbul 0212 260 6250

Ada Kitap Kafe Bakırköy: Osmaniye, Şirin Sk. No:28/A, 34146 Bakırköy/İstanbul 0545 535 3989

DİYARBAKIR

Payîz Pirtûk: Kooperatifler, Yeni Sk. Karanfil Apt. No: &/A, 21120 Yenişehir/Diyarbakır 0543 837 0423

İZMİR

Yakın Kitabevi: Kıbrıs Şehitleri Caddesi 1464 Sokak 6/A Alsancak, İzmir 0554 873 4602

MARDİN

Hayyam Sahaf Kafe Şarapevi: Şehidiye, Gül Mahallesi Hükümet Caddesi Sabancı Müzesi Yanı No: 8/C Artuklu/Mardin 0544 935 9862

URFA

Nazım Kitabevi: Mimar Sinan Mahallesi Atatürk Bulvarı No: 46/D Haliliye/Urfa 0553 352 4647

KONYA

Çizgi Kitabevi: Sahibiata, Mimar Muzaffer Cd. No: 41/1, 42040 Meram/Konya 0332 353 62 65

ÇANAKKALE

Troia Kitabevi: Kemalpaşa, Fetvane Sk. No:12/A, 17100 Merkez/Çanakkale 0286 214 37 17

]]>
https://karala.org/dergi/guncel-dagitim-noktalari/feed/ 0 1172
Nomofobi – Emircan Kunuk https://karala.org/dergi/nomofobi-emircan-kunuk/ https://karala.org/dergi/nomofobi-emircan-kunuk/#respond Fri, 26 Apr 2019 11:35:00 +0000 https://karala.org/?p=659 Hep kullanılagelen bir kalıp vardır: “gelişen teknolojiyle birlikte…” Gelişen teknolojiyle birlikte hep şu ya da bu değişir ve hayatımıza girer. Gelişen teknoloji en başta hayatımıza iletişim kolaylığını soktu; bilgiye erişim, insanaerişim gün geçtikçe kolaylaştı. O kadar kolaylaştı ki bu erişimden uzaklaşmak artık zorlaşmaya başladı. Her sene gerçekleştirdiği bir anketle yılın kelimesini seçen İngiliz Cambridge Sözlüğü, 2018yılının kelimesinin “nomofobi” olduğunu duyurdu. Yani cep telefonundan, dolayısıyla sosyal medyadan uzak kalma korkusu.

Bu kelime aslında 2008’de İngiltere’de gerçekleştirilen bir araştırma sonucu hayatımıza girdi. Bir güvenlik firmasının yaptığı bu araştırma, İngilizlerin %53’ünün cep telefonlarını kaybettiklerinde, şarjları bittiğinde ya da azaldığında ve mobil internet bağlantıları olmadığında kaygıya kapıldıklarını açığa çıkardı. Son 10 yılda yapılan yeni araştırmalar bu oranın gözle görülür bir şekilde arttığını da gün yüzüne vuruyor.

No mobile phobia’dan (cep telefonsuz kalma fobisi) türetilen no/mo/fobi, aynı zamanda -kapitalist ya da değil- yaşamın gerçeklerinden ve zorluklarından kaçmak için kullanılan kapının da bir nevi belirsiz bir süreliğine kapanmış olmasıyla da doğru orantılı. Sonuçta kim metroda dizi izlemek varken tanımadığı insanlara bakmak zorunda kalmak ister ki? Her ne kadar Amerikan Psikiyatri Derneği’nin geniş çaplı kabul gören, 2013 yılında yayınlanan son tanı kitabı DSM-V’de ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 2015 yılında 10’uncu edisyonunu yayımladığı Uluslararası Hastalık Sınıflandırma Kitapçığı’nda (ICD-10) bulunmasa bile -ki her iki kitabın yeni edisyonlarında olacağı ve olması gerektiğine dair tartışmalar hala güncelliğini korumakta- nomofobi, hayatımızda hızlıca yer eden teknoloji ve beraberinde getirdiği sorunlardan biri olarak yer tutmakta.

Nomofobi Kapitalizmdir


Bu “hastalık”tan muzdarip olanların başını gençler ve ofis çalışanları/beyaz yakalılar çekiyor. Farklı dönemlerde sürekli değişim içerisinde olan kapitalizm, yarattığı bu değişime adapte olacak -bireyliğini kaybetmiş- bireyler imal etmek için gençlerin önüne aynı yemeği; bazen yeni bir oyun (Clash of Bilmemne, Candy Crush Saga/Jelly/Pizza), bazen yeni bir sosyalleşme uygulaması
(Tinder, Azar, Happn) olarak gençlerin önüne sürüyor. Sanal dünya dışında bir gerçekliğe adapte olamamış gençlerin payına ise bunlardan uzaklaşmanın yarattığı anksiyete düşüyor. Çoğu zaman birden fazla telefon kullanmak zorunda kalan beyaz yakalılar ise patronlarından gelebilecek bir arama için her daim tetikte olmak zorunda.

Hiç ummadık bir anda gelebilecek bir aramayı aç(a)mamanın anlamının kötü imaj yaratma, işin aksaması, patronun gözüne girememe ve hatta işten atılmaya varabileceğini bilen beyaz yakalılar şarj aletlerine daha önce hiç olmadıkları kadar bağımlı kalıyor. Bu bağımlılık yoksunluğa dönüştüğünde açığa çıkan anksiyete işçilerin hayatını olumsuz etkiliyor. Nomofobiyi fark eden patronlar, işçilerin sağlığı için değil ama iş performansının zarar görmemesi için çalışanları daha az telefon kullanmaya ya da “stres atıcı” aktivitelerde bulunmaya motive ediyor.


Nomofobi artık hayatımızda o kadar yer edinmiş ki kapitalizm kendi ürettiği soruna da bir çözüm sunmaya başlamış bile. Yavaş yavaş ortaya çıkan Dijital Detoks Turizmi akımı ile beraber şirketler, telefonlarından ve sosyal medyadan uzaklaşmak ve “rahat bir nefes almak” isteyenler için özel tatil paketleri çıkarmaya başladı. Tabi kapitalizmin önceliği her zamanki gibi iş performansı…
Varlığıyla hayatımızı işgal eden kapitalizm, artık yokluğuyla da bizi sınamanın yollarını arıyor. Bu sınava karşı mücadele ederken aklımızın bir köşesinde yer etmesi gereken önemli bir soru var: Hangi gerçekliği istiyoruz?

]]>
https://karala.org/dergi/nomofobi-emircan-kunuk/feed/ 0 659
Yalan (2) – Ekonomik Özgürlük https://karala.org/dergi/yalan-2-ekonomik-ozgurluk/ https://karala.org/dergi/yalan-2-ekonomik-ozgurluk/#respond Thu, 25 Apr 2019 11:34:39 +0000 https://karala.org/?p=626 Bugün iktidarların yalanlarını toplumsallaştırmakla yetkili bir propaganda bakanlığı olmasa dahi hipnoz, illüzyon, hile, kandırmaca, manipülasyon gibi farklı yöntemlerle toplumlar ve toplumları oluşturan her bir birey yalanlarla dolu propagandalara maruz kalıyor. Devletin resmi tarihinden her gün izlediğimiz haber bültenlerine; kitaplardan filmlere; kapitalizmin reklamlarından radyo, televizyon ve internete kadar pek çok araçla meşrulaştırılan bu yalanları, dergimizin “yalan” bölümünde ayyuka çıkaracağız. Bu sayıdaki yalan: “ekonomik özgürlük!”

Ekonomik özgürlük gündelik dilde ekonomik olarak bağımsız olma, hiç kimseye muhtaç olmama anlamında kullanılır. Ancak kavramsal olarak kastedilen bu değildir. Olsa dahi toplumda ekonomik olarak başka bireylere bağımlı olmayan hiçbir birey yoktur.

Liberalizmin ekonomik özgürlük kavramıyla kastettiği, bireylerin ekonomik birer özne olarak hareket etmeleri durumudur. Bireyin ekonomik faaliyetleri onun siyasal ve toplumsal faaliyetleriyle iç içe geçmiş bir durumdadır. Bu teoride siyasal ve toplumsal alanlardaki özgürlük, ekonomik özgürlüğün varlığına bağlıdır.

Ekonomik özgürlüğe ulaşmak için aranan şartlardan “fırsat eşitliği” bir ezilenin bir ezen olabilme ihtimali üzerine kuruludur. Ve adaletsizliklerden tek kurtuluşun adaletsizlik yapan tarafta olmak olduğunun propagandası yapılır. Ancak ezenin ve ezilenin bulunduğu yerde özgürlük olmaz.

Ekonomik özgürlüğün -Locke’un genel öğretisine de uygun olarak- genelde mülkiyet ile ilişkilendirildiği görülür. Mülkiyet, girişim, sözleşme, mübadele ve hatta (yine liberal teoride bireyin emeği üzerinde tasarrufta bulunma hakkının bir türevi olarak görüldüğü için) çalışma “özgürlük”lerine dayanan bir ekonomik özgürlük, liberalizmin olmazsa olmazıdır.

Halbuki mülkiyet, iktidarın hem ekonomik bir sistem, hem de bir ilişki biçimi olarak sahiplenilmesidir; bir ezen ezilen ilişkisidir. Ezenin, kolektif uyum içerisinde herkesin kullanımında olan varlıkları ihtiyacı dışında kullandığı ve diğer tüm varlıklardan mahrum ettiği, zora dayalı ilişki biçimidir. Mülkiyet, yaşamsal ihtiyaçların ezenlerin elinde birikmesine neden olurken yaşamsal ihtiyaçların karşılanmadığı adaletsizlikleri yaratır. Özgürlük bu adaletsizliklerin karşısında durarak mülkiyetin bir ekonomik sistem ve ilişki biçimi olarak ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşebilir. Yani mülkiyetin olduğu yerde özgürlükten söz edilemez.

İktidarlı ilişkilere, otoriteye ve mülkiyete dayalı sistem sahte özgürlükler sunar, bireyleri kolayca aldatır. Birey kendi iradesini kendisi yönlendiriyormuş hissiyatına kapılır, sahte olanla gerçek olan birbirine karışır. (Karala Sayı 1 / sy. 56) Ekonomik özgürlük sahtedir, yalandır. Özgürleşme ancak iktidar ilişkileriyle sarılı, otorite ve mülkiyete dayalı sistemin reddiyle, yaşamın -ekonomik, siyasal ya da toplumsal- her alanında yaratılacak paylaşma ve dayanışma ilişkileriyle; anarşizmle mümkündür.

]]>
https://karala.org/dergi/yalan-2-ekonomik-ozgurluk/feed/ 0 626
Feyerabend: Bilim İdeolojidir – Özgür Oktay https://karala.org/dergi/feyerabend-bilim-ideolojidir-ozgur-oktay/ https://karala.org/dergi/feyerabend-bilim-ideolojidir-ozgur-oktay/#respond Sun, 21 Apr 2019 10:50:00 +0000 https://karala.org/?p=611 “Bu [devlet], bilimsel aklın egemenliği olacak: tüm rejimlerin en aristokratı, en despotu, en kibirlisi ve en seçkincisi. Yeni bir sınıf, gerçek ve sahte bilim insanları ve akademisyenlerden yeni bir hiyerarşi olacak ve dünya, devasa bir cahil çoğunluk ve bilgi adına onları yöneten ve onların felaketi olan bir azınlık olarak ikiye bölünecek.”

-Bakunin

Kendine bilgi kuramsal anarşist diyen Paul K. Feyerabend Yönteme Karşı kitabının girişinde şöyle der: _”Bilim esasen anarşist bir teşebbüstür: kuramsal anarşizm yasa ve düzen öngören alternatiflerinden daha insancıldır ve ilerlemeyi daha çok teşvik eder.” _Elbette burada sözü edilen bilim, hiyerarşik örgütlenme biçimi ve akılcılık geleneği ile bugün egemen olan bilim ideolojisi değildir. Feyerabend Antik Yunan’dan Kuantum Teorisi’ne uzanan geniş bir bilim tarihi incelemesi ve bir dönemin çığır açan bilimsel çalışmalarının tanıklığı ile desteklediği savunmasında bilim ve teknolojideki gelişmelerin sorumlusunun, iddia edildiği gibi bilimsel yönteme sıkı sıkıya bağlı kalınması ya da dahi teorisyenler olmadığını, tam tersine bu gelişmelerin teori kadar pratikle yaratıldığını, bilimin herhangi bir kurala ya da yönteme uymadığını, hatta bugün artık bütün bilim dallarının paylaştığı tutarlı bir bilimsel yöntemden bile bahsedilemeyeceğini gösterir. Bilimi, bu ne olduğu belli olmayan bilimsel yöntemden, seçkinci bilimsel kurumlardan ve diğer bütün bilgi edinme yöntemlerini dışlayan bilimsellik ideolojisinden ayırır. Öyleyse kimsenin karşı çıkamadığı bu bilimsel yöntem ve bilimsel gerçek nedir?

Batıda ikiyüz yıldır bilimsellik, iktidarların meşruluk kaynaklarından biridir. İktidar, akademik hiyerarşinin tepesinde, bilimsel araştırma fonlarını sağlayan ordunun ve şirketlerin yönetiminde gördüğümüz, her düzeyde ve alanda modern toplumda karşımıza çıkan iktidar “gerçeği” elinde tutmak ister, “en doğru bilginin” kendisinde olduğunun bilinmesini ister. Bu gerçek algısını oluşturmak için gerektiğinde yalan, hile, yanıltma ve tehdit kullanır. Feyerabend “Akla Veda”nın girişinde bilim ideolojisinin iktidarının boyutlarını özetler:

_”Şimdi sağda solda “çağdaş kültür”ün “bunalımda” olduğunu duyuyoruz. Dediklerine bakılırsa “[çağdaş kültür] insan ve doğa hakkındaki geleneksel hümanist görüşlerle, bilimin değerden yoksun mekanik tasvirleri arasında ortaya çıkan derin bir çelişkiyle” ikiye ayrıldığı gibi beşeri bilimler, felsefe, sanat ve toplumsal düşünce de bir “kültürel başıbozukluk” (kakafoni) ya da “felsefi illet” tarafından için için kemirilmektedir… Daha da şaşırtıcı olan, bu eleştirilerde gözlenen perspektif yokluğudur… demek istedikleri Batı akademik ve sanatsal hayatıdır. Ama Batı iktisadı, bilimi ve teknolojisinin yaygınlaşmasından ibaret olan şu Batılı ilerleme ve kalkınmanın düzenli olarak gelişmesi ile kıyaslandığında sözü edilen… solda sıfır kalır. Kapitalist toplumları olduğu kadar sosyalist toplumları da karakterize eden uluslararası bir olgudur bu; ideolojik, politik ve ırksal farklılıklardan bağımsızdır ve giderek daha çok sayıda halk ve kültürü etkisi altına almaktadır. _Burada dayatılan, ihraç edilen ve yeniden dayatılan şey, güçlü grup ve kurumların entelektüel, politik desteğini ardına almış tek tip bir görüşler ve pratikler manzumesidir.”

Nesnellik

Günümüzde bilim insanlarının ve entelektüellerin kendi çalışmalarını diğer çalışmalardan, bilimsel ya da akademik süreçlerin dışında gelişen deneyimlerden üstün olduğunu söylemek için kullandıkları sıfatlardan en önemlisi nesnelliktir. Bir yöntemin ya da bakış açısının nesnel olduğunu söylemek, bahsedilen şeyle ilişkili insanların ve tüm canlıların iradelerini yok sayılarak o şeyin doğru olduğunu kabul etmektir. Nesnellik yaşamın soyutlanması ve yaşayanların isteklerini, beklentilerini ve düşüncelerinin bu soyutlama sırasında ihmal edilmesidir. Aslında bilimsel bulgular ve nesnellik iddiası birbirinden bağımsızdır.

Nesnellik fikri bilimden çok daha eskidir. Herhangi bir insan topluluğu “kendi hayat tarzı ile (maddi ve manevi) evrenin yasaları arasında bir özdeşlik” kurduğunda bir nesnellik fikrine sahip olur. Toplumsal çeşitliliğin bir sonucu olarak farklı nesnellik fikirleri olabilir. Bu nesnellikler karşı karşıya geldiğinde ise bir çok çeşit tepki görebiliriz. Feyerabend, bu tepkilerden biri olan ve bilimsel yöntemde bahsedilen formel nesnellikten bahsetmeden önce üç tip tepkiden bahsediyor.

Nesnellik fikirleri çatıştığında ilk tepki inatçılıktır. Barışçı kültürler temastan kaçarak  kurtulmaya çalışırken savaşçı kavimler kendi “iyi” anlayışlarına uymayanların kökünü kazımak için savaştılar ve öldüler. Modern toplumda da kimi teorisyenler, “kişisel ve toplumsal tercihlerin önünü açmak yerine teorik şatolarına çekilip oradan, şeylerin geçmişte niçin öyle olmuş olduklarını, bugün niçin böyle olmakta olduklarını ve gelecekte niçin şöyle olacak olduklarını açıklamayı tercih ediyorlar.”

İkinci tip tepki olan fırsatçılık, farklı kültürlerden kendine uygun olanı asimile ederek kendi kültürüne uygulamaktır. Bronz çağından sonra birçok kavim birbirleriyle savaş halinde olsa da malzeme, dil, üslup, zanaatkar, hatta tanrı alışverişlerini sürdürdüler.

Üçüncü tepki göreciciliktir. Adetler, inançlar, kutsal, haklı ve doğru kabul edilir. Aynı zamanda bunlar bazı toplumlar için yararlı bazı toplumlar için yararsız hatta tehlikelidir. Birçok farklı kültür bu şekilde Batı hayat tarzından uzak durmaya çalışmıştır.

Bilimsel ideolojinin tek geçer kabul ettiği formel nesnellik ise bir çeşit argümandır. Argüman, belirli bir mantık şebekesine oturmuş dil, sanat, ritüel gibi evrensel bir tepkidir:

“Her seferinde ardından daha kapsamlı açıklamaların sökün ettiği sonu gelmez bir eleştiri sürecine rağbet etmek, niteliksel ve niceliksel olarak sınırlı bir evren işlemez. Mevcut görüşleri çürütmek için yollar arama ve bunları ciddiye alma yönündeki bir talep ancak çürütme evrelerinin tıpkı depremler gibi nadir ve uzun aralıklarla geldiği bir dünyada düzenli bir gelişmeye yol açar. Ancak böyle bir dünyada bir çürütme dönemiyle diğeri arasında teorilerimizi inşa edebilir, geliştirebilir ve onlarla barış içinde yaşayabiliriz. Fakat eğer teoriler, pek çok toplumsal konuda olduğu gibi bir “anomaliler okyanusu”nda yüzüyorsa tüm bunlar imkansız olacaktır.

…Belirli tek bir formel nosyon üzerinde ısrar edenler muhtemeldir ki, tek bir dünya kavrayışını savunanlar kadar çeşitli sorunla karşılaşacaktır.

Bilimin gelişmesi ve giderek büyüyen bir bilgi stoku oluşturmasıyla birlikte, formel nesnellik sadece bilgi üretmek için değil, eldeki hazır bilgi toplamını meşrulaştırmak, yani onun nesnel olarak geçerli olduğunu göstermek için de kullanılmaya başlandı.”

Formel nesnellik şartları zamanla bilim insanlarının ürettiği gelişmelerle çelişmeye başladı ve bu şartlar birer birer iptal edildi. Bugün bütün bilim dallarında ortak kullanılan formel nesnellik şartı yoktur. Bütün bilimleri açıklayan bir süper bilim hayali gerçekleşmek şöyle dursun, üzerinde durduğu dayanaklar bile boşa çıktı. Kuantum fiziğinde Mach’ın algı fizyolojisi araştırmalarında ortaya çıkanlar, özne ve nesne arasındaki sınırın sorgulanmasına yol açtı.

Teori ve Pratik

Batı uygarlığını savunanların en çok başvurduğu düşünce Akılcılık düşüncesidir. Bu düşüncenin Platon’dan başlayan, Descartes ile Galilei ile süren bir geleneği vardır. Bu fikre göre dünya bir performanstır ve ardında bir makine vardır. Onun nasıl çalıştığını bilirsem performansın ne hakkında olduğunu anlarım. Bu bilgi kutsaldır ve buna sahip olanlar her zaman seçkinler olmuştur. Antik filozoflar yurttaş, zanaatkarlar köledir. Akılcı felsefe seçkinler arasında yayılmış, kilise hiyerarşisi içinde belirleyici olmuştur. Viyana Çevresi önermeleri teorik ve gözlemsel olarak ikiye ayırdı. 50’lerin sonunda yukarı doğru bir anlam sızmasından bahsediliyordu. Modern teori artık deneye dayalıdır ama akılcılığın kültürel mirasını sürdürmektedir.

Deney yapanların yazılı olarak aktarılamayan örtük bilgisi tıp ve mühendislik gibi birçok dalda önemli bir yer tutsa da doktor-hemşire, mühendis-teknisyen gibi sınıfsal ayrımlar akılcı düşüncenin önermeleri ile meşrulaştırılıyor.

Dışlayıcılık

Pisagor, akılcı bir düşünce olan evrenin matematikle, yani o dönem bilinen şekliyle, tam sayılarla açıklanabileceği fikri etrafında bir kült oluşturmuştu. Bir öğrencisi geometri yoluya irrasyonel bir sayının varlığını (ikinin karekökü) ispatlamış ve bunu dillendirmişti. Bütün dünya görüşünün yıkılma tehdidini hisseden kült bu öğrenciyi katletti. Bugün akademik ölümler kan dökülmeden de gerçekleşebiliyor.

“Bilgi ve eylemin evrensel olarak geçerli ve bağlayıcı standartları olduğu varsayımı, hayatın çok daha geniş alanında etkili olan bir inancın özel bir biçimidir: Doğru bir yaşam tarzı vardır ve tüm dünyanın onu kabul etmesi sağlanmalıdır. Bu fikir, tüm önemli konu ve sorunların tek bir merkeze bağlı olduğu, tek bir dünya görüşüne destek ve yetki veren bir kral ya da tanrıya bağlı olduğu dönemden kalmadır. Akılcılık tıpkı tanrılar, tiranlar ve onların amansız yasaları gibi bir haleyle çevrili gibidir ve benzer şekilde bir iktidardır. İçerik farklıdır ama hale kalmıştır ve iktidarı sürdürmektedir.”

**Bir İdeoloji Olarak Bilim **

Bilim, bilim ideolojisine inananların propagandasından farklı bir şekilde, ne toplumsal refahı ne de sosyo-ekonomik adaletsizliklerin sonlanmasını sağlamıştır. Büyük çoğunluk için refah, sağlık, bolluk gibi beklentilerin hiçbiri karşılanmadı.

Tam tersine bilim bugün toplumsal, ekonomik ve siyasi adaletsizliklerin artmasına aracılık ediyor. Yaşanan adaletsizliklere bilim, akılcı kalıplar uyduruyor. Süregelen savaşları yürüten iktidarları meşrulaştıran, bu savaşların araçlarını ve mühimmatını yaratan bilim, kendini bunların tümünden bağlantısız göstermektedir.

Tüm bu iktidara rasyonel meşruluk yaratma sürecini; kullanılan yöntemleri, bilgi ve insanın bilgiyle kurduğu ilişkiyi tekrar tekrar sorgulayan tutumu ve yöntemi reddeden radikal duruşuyla bilgi felsefesinin sınırlarını zorlayan Feyerabend, bizi bilgiyle kurulacak farklı bir ilişki tarzına çağırıyor.

]]>
https://karala.org/dergi/feyerabend-bilim-ideolojidir-ozgur-oktay/feed/ 0 611
Bilimsel Sosyalizm’den Ekososyalizm Çıkar mı? – Hüseyin Civan https://karala.org/dergi/bilimsel-sosyalizmden-ekososyalizm-cikar-mi-huseyin-civan/ https://karala.org/dergi/bilimsel-sosyalizmden-ekososyalizm-cikar-mi-huseyin-civan/#respond Fri, 19 Apr 2019 10:32:00 +0000 https://karala.org/?p=605 BİLİMSEL SOSYALİZM’DEN EKOSOSYALİZM ÇIKAR MI?

1960’lı yıllarda SSCB Devleti, Kazakistan ve Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’ndeki pamuk üretimini arttırarak dünya pamuk pazarında kapitalist rakiplerine üstünlük sağlamak istedi. Sovyet bilim insanlarının -yapılacak müdahale sonrası- Aral Gölü’nün kuruyacağını rapor etmesine rağmen, Politbüro Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin sularının, pamuk tarımı yapılacak arazilere yönlendirilmesini onayladı. Dünyanın en büyük 4. gölü olan Aral Gölü, kendine akan sulardan mahrum kalmasından dolayı 1960 yılından 1998 yılına dek %80 küçüldü.

“trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!
beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!
tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!”

Nazım Hikmet RAN

Dünyanın en büyük şirketleri bile doğaya uyumlu otomobiller, bulaşık makineleri, giyecekler üretti. Medya “yeşil”e bürünmüş, dünyanın içinde bulunduğu ekolojik krizle ilgili bilgilendirici programlar yapıyor. Eski ABD başkanı Bill Clinton, Uzakdoğu’dan Afrika’ya çevre ile ilgili bilinçlendirici seminerler veriyor. Çevre kahramanları Greenpeace aktivistleri “bu gidişe bir dur demek için” neredeyse her sene kendilerini sarkıtacakları bir köprü buluyor. Organik pazarlar, organik yiyecekler, her şeyin doğalı… Ekoloji, dört bir yanımızı sarmış durumda!

1960’lardan bu yana siyaset sahnesinin önemli akımlarından biri yeşil hareket. Roma Kulübü Büyümenin Sınırları’nı yayınladığından bu yana, yeşil siyaset felsefesi de, hareketi de bir hayli yol katetti. Tabi ki bu tarz bir gelişmeye neden olan etmenlerden biri, kapitalizmin içinde bulunduğumuz zaman diliminde ulaştığı boyut. Gittikçe karmaşıklaşan, teknolojik açıdan büyüyen, küreselleşen, farklı iktidarlarla ilişkilenen kapitalizmin yarattığı ekolojik tahribat, artık herkesin kabul ettiği bir gerçek.

Ekolojik krize karşı önlemler farklı coğrafyalarda farklı aktörler tarafından yürütülüyor. Greenpeace, WWF gibi neredeyse tüm dünyada aktif olan birçok STK dışında, yeşil hareket somut anlamıyla siyaset arenasında. Yeşiller Partisi, özellikle Avrupa’daki devletler bünyesinde bir hayli aktif ve parlamentoda siyaset yürütüyor. Sol partilerin, ekoloji hareketiyle yakın teması Batı’da 1960’lara dayansa da, yaşadığımız coğrafyada yakın zamanda fark edilen ekoloji meselelerin toplumsal hareketlenmelerdeki etkisi, sol partilerin ekoloji meselelerine yönelmesine yol açtı.

Batı’da solun ekoloji ile teması, eko-sosyalizm gibi farklı hareketlerin ve düşüncelerin evrilmesine yol açtı. Bu durum, özellikle ekoloji meselesinin farklı bir düzlemden değerlendirilmesine neden oldu. Bu değerlendirme önemliydi. Çünkü, liberal bir çevreci duyarlılıktan çok daha fazlasıydı solun ekoloji ile buluşması. Bu buluşma sadece, sol açısından değil, ekolojik sorunlara karşı politikleşen insanlar için de önemliydi. Özellikle yaşam mücadelelerinde belirginleşen bu politik tutum, ekolojik mücadelelerin bu coğrafyada yakın bir zamanda neye evrileceğini görmemiz açısından da önem taşıyor.

Sosyalizmin Ekoloji Anlayışı

Önceleri, “çevre meseleleri” olarak görülen ve fazla önemsenmeyen ekoloji, kriz haline dönüştüğünden bu yana kimsenin kaçamayacağı doğal bir gerçek. Ekolojik kriz, modern uygarlığın en küçük zincirine dahi zarar verdiğinde, bu diğer zincirlere de etki edebiliyor. Dengelerin bu kadar iç içe geçtiği bir zeminde ekonomik dengeler de, siyasi dengeler de, sosyal dengeler de aniden bozulabilir bir durumda.

Yeni toplumsal mücadelelerde bir dinamo niteliği olarak görünen ekoloji hareketi, klasik toplumsal hareketlerin ilgisini çekmiş durumda. Bunda ekolojik tahribatların şirketler ve devletler eliyle yapılıyor olmasının ve buna karşı çıkış için insanların bir araya geliyor olmasının büyük bir payı var.

Yaşam alanlarının devlet ve şirketler eliyle katlediliyor olması, buna karşı bir örgütlenme dinamiği oluşturdu. Bergama köylülerinin “haklı” mücadelesi hepimizin aklında. Benzer yerel mücadelelerle beraber, kapitalizm ve devlete karşı yürütülen mücadeleler farklı bir yerden politik ve herkesin gözünde meşru bir anlam kazanmaya başlıyor.

Bu durum, solun bu yeni sorunlar karşısında eski tarz hareket etme mantığının gözden geçmesine neden oldu. Beslenilen kaynakların güncelliğini kaybettiği fark edildi. Birçok Marksist, çıkıp Marksizm’in güncellemeye ihtiyacı olduğunu söyledi. Kapitalizmin sadece “sınıfsal” eleştirisinin yetersiz olduğu, kapitalizmin başka boyutlarının da olabileceği solun kaynaklarına geri dönmesine yol açtı.

Bu tarz bir yeniden değerlendirme, güncel parametrelerle beraber Marksist ideolojiyi “şimdi”yle uyumlu hale getirmeyi hedeflese bile insan ve doğa arasındaki ilişkinin kuruluşunu sorgulamak, bu ilişkinin sorgulanmasının elzem olduğu bugünlerde, Marksist felsefenin ekolojik sınırlarını göstermek açısından önem taşıyor.

İnsan-Doğa Karşıtlığı

İnsan ve doğa arasındaki ilişkiye, insanın doğayı dönüştürme girişimi olarak düşünülen “emek” süreciyle beraber varoluşsal bir mücadele atfettiğimizde; insanı, doğa dışında bir gerçeklik olarak ele almaya başlarız.

Bu emek süreci, insanın toplumsallaşmasıyla ilişkilidir Marksizm’de. İnsanın bilinçli faaliyetleri ile doğayı değiştirme sürecidir. Marksizm, insanın insan olma durumunu bu noktaya koyar, bilinçli bir şekilde doğayı dönüştürdüğü sürece özgürleşir insan. İnsanın kültürünü kurduğu bu aşama, doğaya bağlı olmaktan kurtarmıştır insanı.

Murray Bookchin’in ikinci doğa dediği bu kültür, zorunlu olarak doğayı değiştirecektir Marksizm’de. Bu tarz bir değişimin olumsuz bir yanı olmadığını savunan eko-sosyalizm, sorunu bu kültürel dünya içerisinde evrilen kapitalist üretim tarzına koyar. Ancak bu üretim aşaması bile, belli bir aşamaya kadar, insanın “doğadan özgürleşme” sürecinin bir parçasıdır. Yani son birkaç yüzyıllık dönem öncesine kadar, insanın doğayla kurduğu ilişki çok da sorun teşkil etmemektedir.

Bu tarz bir bakış açısı, bu üretim tarzının nasıl bir sürecin sonucunda oluştuğunun dışarıda bırakılmasına neden olur.

İnsan ve doğa arasındaki tahakkümlü ilişki biçimi, bu tarz bir üretim sisteminin sonucunda değil, bu kültürün (ikinci doğanın) kurulduğu aşamadan beri süregelir. Bu insanın doğayla mücadelesinden değil, iktidarlı toplumsal ilişki kurma biçimlerinden kaynaklanır.

Şunu hemen belirtmekte yarar var, bu bakış açısı insanın toplumsallaşması ya da kültürünü yaratmasının karşısında değildir. “Bir tarz” toplumsal örgütlenme biçiminin, ekolojik krizinin oluşmasına zemin hazırladığını söyler. Ekolojik kriz, kapitalist üretimin sonraki aşamalarında değil, iktidarlı ilişki biçimlerin toplumsalı kurmasıyla oluşmuştur.

Kapitalist ekonomi tek başına bu ekolojik krizi yaratmamıştır. Dolayısıyla bu krize karşı bakılacak yer sadece iktisat değildir. Toplumsal örgütlenmenin nasıl kurulduğu, bu kuruluştaki iktidar ilişkileri asıl bakılacak yerdir.

“Marksizm insan-doğa ilişkilerini düzenleyen ilk ideolojidir” Varsayımı

Eko-sosyalizmin büyük isimlerinden John Bellamy Foster, “Marks’ı ekolojiye gereken ilgiyi göstermediği için kınamanın uzun bir geçmişi varsa da, tartışmalarla geçen on yılların sonunda, bu görüşün olgularla uyuşmadığı açık biçimde ortaya çıkmıştır. Tersine, İtalyan coğrafyacı Massimo Quaini’nin gözlemlediği gibi, ‘Marx… modern burjuva ekoloji bilincinin ortaya çıkmasından önce doğanın sömürülmesini kınamıştı.’” diyerek Marksizm’e belki de, ilk ekolojik teorik temel olduğunu atfetmektedir.

Marks’ta bu tarz bir bağ kuranlar, doğa ve insan arasındaki kopmaz bağlara, bu bağlardan kaynaklı uyarılara dikkat çekseler de; bu temel felsefenin doğa üzerinde egemenlik kuran, bütün dünyayı insanın emek dolayımıyla oluşmuş bir yere çevirmeyi (belki büyük bir üretim tesisine dönüştürmeyi) arzulayan düşünceleri görmezden gelirler.

Foster gibi düşünürlerin, Marks’ın düşüncelerinin bağlamını değiştiren Marks yorumlarıyla, ideolojiye güncel bir ayar çekilmeye çalışılır. Bu tarz çabalar, Marksizm’in ilerlemeci varlığını değiştirmekte yetersizdir.

Bu tarz bir ilerlemecilik, kapitalizmin üretimcilik zihniyetinden kopamayışı gösterir. Üretimsel değişimin olabilmesi için, kapitalizm aşaması gereklidir. Hatta bu gereklilik, onun yarattığı teknik olanaklar sayesinde doğaya fazla yük bindirilmemesine neden olacaktır.

Bu ilerlemeci anlayışın kutsadığı çalışma fikri, kökenini Protestan ahlakının çalışmayı yüceltmesinden, bunu insanın özü olarak görmesinden alır. Çalışma meselesine ilişkin temel itirazlar, Marksistler tarafından emek-iş ayrımı yapılarak da ortaya konmuştur.

Emek doğayla bütünleşmeyi gerektiren tüm faaliyetlerin adıysa, tüm kapitalist süreç boyunca insanın doğayla “emek” dolayımıyla ilişki kurduğu iddiasının altı boştur. Kapitalist süreç, tamamıyla doğadan kopuşa neden oluyorsa kapitalist ilişkilerin ortaya çıktığı bir ortamda emek ortaya çıkamaz.

Ekolojik Krizin Nedeni

İnsanın bilinçli bir şekilde doğayı dönüştürme faaliyeti, her üretim tarzında farklı sonuçlara neden olabilir. Ekolojik krizin kökenini iktidarlı toplumsal ilişkilerde arama, kapitalizmin bu krizde etkisi olmadığını göstermez. Aksine kapitalizmin ideolojisinin artan bir şekilde içselleştirilmesi, şirketlerin sınırsız kar hırsı için oluşturduğu sonsuz üretim-sonsuz tüketim sarmalı ekolojik uyuma en çok zarar veren durumlar haline gelmiştir.

İçinde bulunduğumuz çağda, doğadan iyice yabancılaşan insan, aynı zamanda kendi yarattığı kültüre de yabancılaşmıştır. Doğanın anlamı, bu üretim ve tüketim sarmalında hammadde sağlayacak bir depo haline gelmiştir.

Ekolojik krizi anlamamız için sadece üretimin nasıl yapıldığını görmek yeterli değildir. Bunun nasıl toplumsallaştığının da ortaya koyulması gereklidir. Ekolojik kriz basit bir anlamda çevrenin kirletilmesi değildir. Toplumsal yaşamın kurulma sorunudur. Sorunu bu şekilde belirlemek, ilerleme, uygarlık, kalkınma, ekonomi, teknoloji vb. birçok kavramı da sorgulamayı gerektirir.

Ekolojiyi İçermekteki Israr

Ekoloji tabanlı bir bakış açısı yakalamakta önemli meselelerden biri, doğanın nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgilidir. İnsanı merkeze koyan, ekolojik yıkımın sonunda insanı ve onun etkinliklerini de etkileyeceğinden dolayı yakınan algı, ekoloji mücadelesinde çevreci olarak adlandırılır. Burada temel mesele, insan dolayımından arındırılmış bir şekilde, doğa ve içerisindekilerin varlık olarak görülmesidir. Çevreci bakış açısı, varlıkları insan etkinlikleriyle ilişkilendirip kaynak olarak görmek de ısrarcıdır. Bu faydacı bir bakış açısıdır. Bu faydacı bakış açısı, iktidarlı ilişkilerin kurulmasındaki temel nedenlerden biridir. Dolayısıyla, ekolojik krize neden olan bir bakış açısıyla çözüm ortaya konamaz.

Bu çevreci bakış açısı, yeşil harekette sık karşılaşılan bir tutumdur. Özellikle doğa korumacı etkinlikler içine girmiş birçok STK, bu tutumun sergileyicisi konumunda, ekoloji konusunu manipüle etmek dışında hiçbir şey yapmazlar. Greenpeace, WWF, TEMA benzeri kuruluşlar buna en büyük örneklerdendir. Halihazırda ekolojik yıkıma neden olan büyük şirketlere ve devletlere çevreye duyarlı sertifikası vermek, beraber kampanyalar düzenlemek dışında, üyelerinden bağış toplamak hariç bir şey yapmazlar.

Bu bakış açısının, siyasal alandaki ifadesi konumunda olan Yeşiller Parti’leri farklı devletlerin parlamentolarında, temsili demokraside temsilcilik rolü oynamaktan öteye gidemezler. Devletlerin kalkınmacı modellerinde “çevre”yi temel alan yaklaşımlarıyla, bir yandan ekonomik fayda gözetirken öte yandan “çimlere basmayalım” çevreciliği yapmaktan öteye gidemezler.

Radikal bir tutumla yola çıkmış, ekolojik hareketin felsefi temeli iddiasında olan eko-sosyalizm “varlık-kaynak” tartışmasında kaynak ekonomisi dilinden konuşur. Kaynak ekonomisinin, literatüre liberal ekonominin meşhur “sınırlı kaynaklar-sınırsız ihtiyaçlar” denkleminden girmiş olduğu düşünülürse, eko-sosyalizmin ekolojik mücadeleye felsefi kaynak olma iddiası bir yana, liberal kökenlerini sorgulamaya başlaması şarttır.

Her şekilde “mülk edinilecek” doğa özel mülkiyetin olmaktan çıkacak, ama kamu mülkü haline gelecektir.

Bütün bunlara rağmen ekolojiye yönelik bu ısrar, toplumsal hareketlenmelerden uzak kalmamak, eski hareketlenmeyi devam ettirici dinamolar bulmak, yeni ve yerel örgütlenmeler yaratmak amacından öteye gidemeyecektir. Çünkü ekoloji meselesini basite indirgeyen çevreci yaklaşımlar, bazen gerçek ekoloji mücadelelerinin önündeki en büyük engel konumuna dönüşebilir.

Hüseyin Civan

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 12. sayısında yayımlanmıştır.

]]>
https://karala.org/dergi/bilimsel-sosyalizmden-ekososyalizm-cikar-mi-huseyin-civan/feed/ 0 605
Anarşist Kadınlar Ankara Sokaklarında https://karala.org/dergi/anarsist-kadinlar-ankara-sokaklarinda/ https://karala.org/dergi/anarsist-kadinlar-ankara-sokaklarinda/#respond Wed, 17 Apr 2019 10:09:00 +0000 https://karala.org/?p=581 Biz Ankara’daki Anarşist Kadınlarız

Evde, işyerlerinde, okullarda yok sayılan; görmezden gelinenleriz. Sadece kadın olduğumuz için şiddete uğrayan, katledilenleriz.

Yaşamı özörgütlü mücadelemizle yeniden yaratan, özgürlüğe isyanla koşanlarız. Hiçbir talebimiz, dileğimiz yok devletten; iktidarlardan… Ataerkil sistemde bizim için tek çarenin örgütlenmek olduğunu söyleyenleriz.

Anarşist Kadınlar Şiddete Karşı Sokakta!

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde, Ankara’nın kışında, mevsimlerin en ayazında, dayanışmanın sıcaklığına sarıldık. Sakarya Caddesi’nde “Devlet Bizden Korksun”, “Şiddete İsyan” yazılı dövizlerimizle, “Yaşasın Kadın Dayanışması” sloganıyla merhaba dedik tüm kadınlara; tekrar merhaba!

Ankara’nın sokaklarındaki politik atmosfer de havası gibi soğuk bir süredir. Şiddetin binbir biçimine tanık olduk meydanlarında. İnsan haklarının anıtına bile tahammül edilemeyen bir atmosferde, devlet iktidarının bürokrasisiyle donatılmış bu şehirde soluk almaya çalışıyoruz.

Erkek egemen sistemde tacizin, tecavüzün, erkek-devlet şiddetinin çetelesi bile tutulamazken Ankara’nın sokaklarında dolaşamaz, evden dışarı çıkamaz olduk. Okuduğumuz okullarda/üniversitelerde cinsiyetçi açıklamaların, ataerkil söylemlerin hedefi haline geldik.

Ancak yine de kapatıldığımız evlerden çıkarak  “Şiddete İsyan” eyledik 25 Kasım’da. Kadın Platformu’nun çağrısıyla düzenlenen yürüyüşte bütün kadınları şiddete karşı ses çıkarmaya çağırdık. 25 Kasım 1981’de faşistlere karşı verdikleri mücadelede tecavüz edilerek katledilen Mirabel Kardeşler mücadelemizde var olacaklar!

Farklı şehirlerde kadınların 25 Kasım’da sokağa çıktığının haberleriyle katlandı gücümüz. 25 Kasım’da coğrafyanın her yanından paylaşılan eylem fotoğrafları, Ankara’nın soğuk mevsim ve politik atmosferinde bizleri de eylemin bereketiyle caddelere taşıdı.

8 Mart’ta Ankara Sokaklarında Kara-Mor İsyan!

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yine Sakarya Caddesi’nde buluştuk kadınlarla. 8 Mart 1857’de “eşit işe eşit ücret” diyerek greve çıkan kadınların bizlere bıraktığı mücadeleyle ve patronlar tarafından kilitlendikleri fabrikada yakılarak katledilmelerinin öfkesiyle “Yaşasın Kadınlar”, “Yaşasın Özgürlük” dövizlerimizle Ankara’nın betonlarını mora boyadık. Gece yürüyüşünde de halaylarımızla, zılgıtlarımızla, sloganlarımızla ve şarkılarımızla alana sığamadık.

Unutma Ruhun Bir Kadın Ruhu Ve Kadınlarla Olmalı

Fısıltıya kulak ver, fısıltı yüzyıllar öncesinden gelen kadınların sesi. Bugüne dek susturulamayan kadınların çığlığı. Giderek büyüyor sesimiz…

İberya’daki Özgür Kadınlar’dan Meksika’daki Zapatist Kadınlar’a, Hindistan’da Gulabi Çetesi’ne örgütlenerek büyüyor mücadelemiz. Ankara’dan isyanın en karasıyla fısıldıyoruz biz de; yaşam için, özgürlük için, kadın olduğumuz için… Fısıldıyoruz fısıltıya kulak verene: Unutma ruhun bir kadın ruhu!

]]>
https://karala.org/dergi/anarsist-kadinlar-ankara-sokaklarinda/feed/ 0 581
Devrime İhanet: Ekim- Emma Goldman https://karala.org/dergi/devrime-ihanet-ekim-emma-goldman/ https://karala.org/dergi/devrime-ihanet-ekim-emma-goldman/#respond Wed, 17 Apr 2019 10:03:00 +0000 https://karala.org/?p=577 Anarşizmin teorisine ve pratiğine dair çeşitli yazılara yer verdiğimiz bu bölümde, ilk sayımızda Volin’in Bilinmeyen Devrim kitabından “Sosyal Devrimle İlgili İki Karşıt Anlayış” bölümüne yer vermiştik. Bu sayımızda Emma Goldman’ın Bolşeviklerin Devrime İhanetinin Öyküsü (Rusya’daki Hayal Kırıklığım) isimli eseriden bölümlere yer veriyoruz. Emma Goldman ve Alexander Berkman’ın 1919-21 arası Bolşevik Rusya deneyimine ilişkin gözlemlerine yer verilen kitapta, farklı şehirlerde halkın içinde bulunduğu toplumsal-ekonomik düzen ve siyasal atmosfere yer veriliyor. Devrimin toplumsallığının yitirildiği ve Bolşevik iktidarın merkezileştiği süreç; Goldman’ın gözlemleri, devrimin sembol isimleriyle görüşmeleri ve tüm bunlara ilişkin yorumlarıyla tasvir ediliyor.

Kaygı Verici Düşünceler

Yaşam devam ediyor, her gün duygu ve düşüncelerime yeni çelişkiler ekleniyordu. Beni en çok etkileyen ise çevremde tanık olduğum açık eşitsizlikti. Petro-Sovyet Birinci Sınıf Konukevi (Astoria) ahalisine ayrılan pay fabrikalarda çalışan işçilerinkine oranla çok fazlaydı. Emin olun, bu işçiler yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacak oranda bile pay alamıyorlardı. Astoria’da ise durum çok farklıydı. Astoria’da öbeklenen ve Smolni’de çalışmalarını yürüten Komünist Parti üyeleri, Petrograd’ın en iyi imkanlarına sahiplerdi. Kaldı ki ticaret henüz tam anlamıyla ele geçirilememişti. Pazarlar kar ediyor ancak kimse bu alım gücünün kaynağını açıklamaya yetenekli ya da istekli görünmüyordu. İşçiler 2000 ruble verip katı yağ satın alıyor olamazdı. Ve 3000 rubleye şeker, 1000 rubleye et! Bu eşitsizlik, Astoria mutfağında iyice su yüzüne çıkıyordu. Sık sık mutfağa uğruyor ve her seferinde yemek hazırlığının bir tür hengameye dönüştüğüne tanık oluyordum: Fırının önünde küçücük bir yer kapabilmek için itişip kakışan, ortalarında duran tencereden biraz daha fazla yemek alabilmek için birbirlerine aç gözlerle bakan vahşi kadınların içlerinden birisi yanındakinin önünden bir parçacık et arakladığında kopan kızılca kıyametler! Yine de bu acınası tablonun iyi bir yanı vardı. Bu, Astoria’da çalışan kadınların içerlemeleriydi. Yoldaş diyerek seslenilmelerine karşın, onlar hizmetçiydiler ve söz konusu eşitsizliği olanca şiddetiyle yaşıyorlardı: Devrim onlar için yıllar sonra gerçekleşecek bir teori değildi. Devrim yaşanıyordu. Bunu bir gün ben de anlayacaktım.

Paylar komiserlikte dağıtılıyordu; ancak elbette bu görevi yerine getirmekle yükümlü birileri de vardı. Bir gün, uzun kuyrukta sıranın gelmesini beklerken bir köylü kız geldi ve sirke istedi. Birkaç kadın _”Sirke mi? Kim bu beyzade” _diye hiddetle gürleyiverdi. Bu gelen kız, Zinovyev’in hizmetçisiydi ve çok çalıştığını, dolayısıyla fazladan bir şeyleri hak ettiğini düşündüğü Zinovyev’den _“Efendim” _diye söz ediyordu ki ortalık bir anda savaş alanına döndü.

“Efendi ha! Biz devrimi bunun için mi yaptık; yoksa devrimi yapan efendiler miydi? Zinovyev artık bizden biri değil ve bir daha asla olmayacak.”

Bu işçi kadınlar acımasız hatta yaban olmalarına karşın adalet konusunda çok hassaslardı. Devrim, yaşamlarının başat öğesiydi ve her yeni adımda bu kötücül eşitsizliğe maruz kalıyorlardı. Bu durum beni çok rahatsız etmişti. Kendimi Zinovyev ve diğer komünist önderlerin ellerindeki gücü kendi çıkarlarına kullanamayacaklarına şartlamıştım adeta…

… Beni şaşkına çeviren bir diğer olay ise pazarların et, balık, sabun ve hatta ayakkabıdan geçilmiyor oluşuydu. Bütün bunlar pazarlara nasıl sokuluyordu? Daha da önemlisi, nasıl oluyordu da bunlar alıcı buluyordu. Herkes kendine bu soruyu soruyor ancak kimse bir yanıt bulamıyordu. Bir gün bir saatçi dükkanındayken içeri bir asker girdi. Yidiş aksanıyla, Sibirya’dan henüz geldiğini ve elinde bir miktar çay olduğunu belirtti. Saatçi 50 pounda çayı derhal satın alabilirdi. Alışveriş oracıkta gerçekleşiverdi -ayrıcalıklı küçük bir azınlık dışında kimse bu lükse sahip değildi. Asker çıkar çıkmaz dükkan sahibine dönüp “_Böyle yasadışı bir işi ulu orta yapmak biraz riskli değil mi?” _diye sordum. Onu şikayet edebileceğimden korkmuyor muydu? _“Önemi yok” _diye yanıtladı adam ilgisizce, “Çeka’nın her şeyden haberi var. Benden de askerden de payını alıyor!”

Canavarın sadece dışarıda değil Rusya’nın içinde de kol gezdiği konusunda şüphelerim artmıştı. Neden sonra her yerde rüşvet alan askerler ve dedektifler görmeye başladım. Bu evrensel bir hastalıktı ve üç yıl boyunca kıtlığın hüküm sürdüğü Rusya’da insanların rüşvet almaya hatta hırsızlığa başvurmaları kaçınılmazdı…

Endüstriyel Askerileştirme

… Mart, 1920’de yapılan Tüm Rusya Komünist Partisi 9. Kongresi’ne belli başlı birkaç konu damgasını vurmuştu. Bunlardan en önemlileri, işçilerin askerileştirilmesi ve endüstrinin idaresinde _“tek adam” _sistemine geçişti. Zorunlu çalışma, uzun zamandır Sosyalist Cumhuriyet yasalarında yer alıyordu. Ancak, bu iş, Troçki’nin demesiyle, _“yalnızca küçük özel yöntemlerle başarılmıştı.” _Artık yasalar daha etkin bir biçimde uygulanmalıydı. Artık Rusya ekonomik başıbozuklukla mücadele edebilmek için askerileştirilmiş endüstriyel bir orduya ihtiyaç duyuyordu. Kızıl Ordu dahi farklı çevrelerden kuşatılmıştı. Fabrikalardaki gönüllü çalışma sistemi artık yerini askerleştirilmiş idareye bırakmalıydı.

Bu karar, kongredeki kimi komünist azınlıklar tarafından şiddetle eleştirilmiş olsa da parti disiplini galip geldi. Ancak, sular durulmak bilmedi: Konu üzerindeki hararetli tartışmalar uzun süre devam etti. Pek çok genç komünist, partinin aldığı kararı destekliyor, bunun başarılı bir adım olacağını düşünüyordu.

_“Gönüllü çalışma sisteminin tam bir fiyaskoyla sonuçlandığı ortada. İşçiler, gönüllü olarak çalışmayacak; dolayısıyla, gelecek yıl sağ kalabilmek istiyorsak, endüstrimizde yeni yöntemlere başvurmalıyız.” … _

… O sıralar Petrograd grev söylentileriyle çalkalanıyordu. İşçiler, yeni politikayı açıklamak amacıyla fabrikaları gezen Zinovyev ve kurmaylarını durumdan haberdar etmişti. Olayı birinci elden öğrenmek için fabrikaları ziyaret etmeye karar verdim… Ziyaret edilecek ilk yer, en büyük ve en önemli makine ve vagon üretim fabrikası olan Putilov’du. İşçilere, yeni politikaya bakış açılarına ilişkin sorular yönelttim.

“Sanki yeterince baskıya maruz kalmıyormuşuz gibi şimdi bir de askeri nagaika (kırbaç) ile çalıştırılacağız. Elbette, çalışmak zorundayız; aksi halde, endüstri kaçakları olarak cezalandırılacağız. Ama ne hakla bizden daha fazla çalışmamızı isterler? Zaten açlıktan ve soğuktan kırılıyoruz; daha fazlasını vermeye gücümüz yetmez. Rusya’nın içine düştüğü talihsiz koşulları anlayabiliyoruz; ancak, kendimizi daha fazla heba edemeyiz. 800 gram ekmekle idare ediyoruz. Bununla yaşantımızı sürdürebilir miyiz? Ya çocuklarımız? Şimdi bir de bizi insanlarımızdan ayırıp Rusya’nın diğer ucuna gönderecekleri, oradaki kardeşlerimizi de topraklarından koparıp buraya sürecekleri yeni bir plandan söz ediliyor.”

Sendikalar

… Moskova’da yerine getirmemiz gereken pek çok formalite vardı. Birkaç günümüzü alacağını düşündüğümüz tüm bu işlemler tam iki haftamıza mal olmuştu. Neyse ki zorunlu ikametimiz ilgi çekici gelişmelere sahne olmuştu. Üçüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi için çok sayıda delege kente gelmişti; dünyanın dört bir yanındaki işçiler, yoldaşlarını bu vaatler karasına, devrimci Rusya’ya, yani ilk işçi cumhuriyetine göndermişlerdi. Delegeler arasında, Bolşevikleri devrimin sembolü olarak gören anarşistler ve sendikalistler de vardı. (Altı ay öncesine kadar ben de onlarla aynı düşüncedeydim.) Moskova’dan gelen daveti büyük bir sevinçle kabul etmişlerdi. Bazılarıyla Petrograd’da görüşme şansım olmuştu ve şimdi bütün bu insanlar benden deneyim ve düşüncelerimi duymak istiyorlardı. Ancak, onlara ne söyleyebilirdim ki? Ya da söylediklerime inanırlar mıydı? Rusya’ya gelmezden önce, ben kendim yapılan eleştirilerin hangisine inanmıştım ki? Dahası, Bolşeviklere yönelik düşüncelerim halen tam anlamıyla şekillenmemiş, karmakarışık bir tepkimeler yığınından ibaretti. Eski değerlerim yara alabilirdi; üstelik şu ana dek bunların yerine yenilerini koyamamıştım. Dolayısıyla, temel meseleler hakkında yorum yapmayıp arkadaşlarıma yalnızca Moskova ve Petrograd cezaevlerinin anarşistler ve diğer devrimcilerle dolup taştığı bilgisini vermekle yetindim. Ayrıca onlara araştırmalarını resmi rehberlerden bağımsız olarak yürütmelerini önerdim; etraflarının sayısız rehber ve yorumcu tarafından kuşatılacağı ve bunların çoğunun Çeka’nın adamları olacağı konusunda uyarmayı da ihmal etmedim. Çünkü kararlı ve bağımsız bir çaba sarf etmeksizin, doğru veriler elde etmeleri imkansızdı.

O sıralar Moskova’da gözle görülür bir telaş yaşanıyordu. Matbaacılar Sendikası bastırılmış, idari kadrosunun tamamı tutuklanmıştı. Bunun üzerine, Sendikada İngiliz İşçi Heyeti üyelerinin de davet edildiği bir halk mitingi düzenlenmişti. Mitingin beklenmedik bir katılımcısı daha vardı: Ünlü Sosyalist Devrimci Çernov. Çernov’un Bolşevik rejime yönelik ağır eleştirileri işçilerin ezici çoğunluğu tarafından büyük bir coşkuyla alkışlanmıştı. Konuşmasının ardından da, geldiği gibi, bir anda gözlerden kaybolmuştu. Menşevik Dan, aynı başarıyı tekrarlayamamıştı. O da söz hakkı almış, ancak, sonrasında kaçmayı başaramamıştı: Çeka tarafından yakalanmıştı. Ertesi sabah, Moskova gazeteleri Pravda ve İzvestia, Matbaacılar Sendikası hareketini karşı-devrimci ilan etti; Çernov’un konuşma yapmasına izin verilmesini ise şiddetle kınadı. Gazeteler, Sovyet Hükümeti’ne meydan okuma cüreti gösteren matbaacılara emsallerine örnek teşkil edecek cezalar verilmesini istiyordu.

Oldukça aktif bir örgüt olan Fırıncılar Sendikası da baskılardan payına düşeni almıştı. Sendikanın idaresi komünistlere devredilmişti. Aylar öncesinde, martta fırıncıların bir kongresine katılmıştım. Bolşevik rejimi eleştirmekten hiç çekinmeyen, işçilerin haklı taleplerini dile getirmekte kararlı davranan delegeler beni oldukça etkilemişti. Bu idari değişikliğin ardından, komünistlerden sözünü asla esirgemeyen bu cesur insanların bir daha konferanslara katılmalarına izin verilip verilmeyeceğini merakla bekliyordum. Bana fırıncıların “Shkurniki” (kavgacı) oldukları söylenmişti. _“Onlar sürekli grev kırıcılığı yaparlar; bir işçi cumhuriyetinde ise grevi sadece karşı-devrimciler ister.” _Ancak, ben işçilerin bu türden bir mantık yürüttüklerine inanmıyordum. Evet, greve gittiler. Üstelik bununla da kalmayıp daha adi bir suç işlediler: Komünist adaya oy vermeyi reddederek kendi aralarından birini seçme cüretini gösterdiler. Fırıncıların bu eylemini birçok aktif üyenin tutuklanması izledi. Doğaldı ki, işçiler hükümetin keyfi yöntemlerine oldukça içerlemişti.

Daha sonra bu fırıncılardan bazılarıyla görüşme fırsatım oldu; Komünist Parti’ye ve hükümete karşı kinleri daha da artmıştı. Yanlarına Rus sendikaların ne denli güçlü oldukları ve ülkenin endüstriyel yaşamının denetimini pratikte ellerinde tuttukları bilgisi ile geldiğimi belirterek fırıncılara sendikaların mevcut durumunu sordum. Gülerek _“Sendikalar, hükümet yalakalarıdır. Hiçbir bağımsız işleve sahip değiller ve işçilerin en ufak bir söz hakkı yok. Sendikalar, hükümetin hafiyeliğini yapıyor sadece.” _Moskova’yı ilk ziyaretimde görüştüğüm Moskova Sovyet Sendikaları genel başkanı Melniçanski tamamen farklı bir tablo çizmişti oysa…

… Ne var ki ben artık madalyonun öteki yüzünü de görmeye başlamıştım. Rusya’daki diğer pek çok şey gibi, sendikaların da iki yüzü vardı: Biri yabancı konuklara ve “gözlemcilere” dönüktü bu yüzlerin; diğeri ise kitlelere. Fırıncılar ve matbaacıların şu son dönemde başlarına gelenler öteki yüzü bütün çıplaklığıyla gözlerimin önüne sermişti. Sosyalist Cumhuriyet’teki sendikaların kazanımlarına ilişkin iyi bir ders olmuştu bu.

Mart ayında, Moskova’nın büyük fabrikalarından birinin işçileri tarafından tertiplenen bir seçime izleyici olarak katılmıştım. Karşımda, Rusya’da o ana dek gördüğüm en ateşli kitlelerden biri duruyordu. Kendilerine uygulanan baskı ve zulümlerin tüm izlerini yüzlerinde taşıyan kadın ve erkek işçiler loş bir ışıkla aydınlatılmış fabrika toplantı salonunu hınca hınç doldurmuşlardı. Bütün bu gördüklerim beni derinden yaralamıştı. Bir anarşisti kendilerine temsilci olarak seçmişlerdi; ancak Sovyet otorite bu seçilmiş kişinin vekaletini kabul etmemişti. Bu, işçilerin Moskova Sovyetine gönderecekleri delegeyi yeniden seçmek üzere toplandıkları üçüncü seçimdi. İki kez seçilmiş olmasına karşın, Sovyet otorite tarafından kabul edilmeyen anarşist adayın rakibi, Sağlık Komiserliğinin başı Semasçko’ydu. Bilgili ve kültürlü birini bulacağımı ummuştum; ancak, komiserin kullandığı dil ve sergilediği tavır, tam anlamıyla utanç vericiydi. Komünist olmayan birini seçmiş olan işçiler karşısında esip gürlemiş, onları Çeka ve paylarında yapılacak kesinti ile tehdit etmişti. Ancak, bunun dinleyicileri üzerinde onları karşısına almak ve temsil ettiği partiye duydukları nefreti artırmak dışında bir etkisi olmamıştı. Yine de nihai zafer Semasçko’nun olmuştu; işçilerin seçtiği anarşiste iftira atılmış ve daha sonra da bu masum işçi tutuklanıp cezaevine konmuştu. Bütün bunlar mart ayında olmuştu. Mayıs ayında, yani İngiliz İşçi Heyeti’nin ziyaretlerini sürdürdüğü dönemde, bu aday cezaevindeki diğer politik mahkumlarla birlikte açlık grevine başladığını açıkladı; bunun sonucunda da hepsi serbest bırakıldı.

]]>
https://karala.org/dergi/devrime-ihanet-ekim-emma-goldman/feed/ 0 577
Devletli Dünyanın Değişmeyen Milliyetçiliği: Rudolf Rocker’ın Milliyetçilik ve Kültür Kitabının Güncel Değerlendirilmesi – Gökhan Soysal https://karala.org/dergi/devletli-dunyanin-degismeyen-milliyetciligi-rudolf-rockerin-milliyetcilik-ve-kultur-kitabinin-guncel-degerlendirilmesi-gokhan-soysal/ https://karala.org/dergi/devletli-dunyanin-degismeyen-milliyetciligi-rudolf-rockerin-milliyetcilik-ve-kultur-kitabinin-guncel-degerlendirilmesi-gokhan-soysal/#respond Tue, 16 Apr 2019 10:16:00 +0000 https://karala.org/?p=584 “Hiçbir iktidar kendini yalnızca zor kullanarak sürdüremeyeceğinden her zaman gerçek yüzünü gizleyen belirli bir ideolojiyle hırslarını aklamaya mecbur kalmıştır. Böylece milliyetçilik, doğru ve yanlış gibi bireysel kavramların yerine milli devletin vazettiği doğru mefhumunu geçirmeyi amaçlayan siyasi bir dine dönüşmüştür.” _Rudolf Rocker, tercümesi ve redaksiyonu sırayla Ali Çakıroğlu ve Aysın Önen tarafından yapılan ve Kaos Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıkan “Milliyetçilik ve Kültür” adlı kitabının son sözünde böyle vurguluyor. Ve bu sözler bize hiç de yabancı gelmiyor, özellikle içinden geçtiğimiz şu günlerde.

“Milliyetçilik ve Kültür” hem fiziki olarak hem içerdiği konuların çeşitliliği açısından oldukça hacimli bir kitap. Bu kitapta Rudolf Rocker milli devletin doğuşundan reformasyona, klasik Alman felsefesinden ırk teorilerine, Yunan şehir devletlerinden toplum sözleşmesine kadar birçok farklı konuyu modern görünümü milliyetçilik olan iktidar ve bunun karşıtı olarak kültür bağlamında değerlendiriyor. Bununla birlikte Rudolf Rocker kültür tanımlaması bağlamında içinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın da yolunu belirlemeye çalışıyor.

Bu nedenlerle bu yazıda Rudolf Rocker’a selam göndererek yaşadığımız topraklarda son 30 yılda dönem dönem artıp dönem dönem azalan ama son yıllarda iyice çığrından çıkan milliyetçileşme ve muhafazakarlaşma sürecini merkezimize alıyoruz.

Milliyetçi Muhafazakar Bir Parti Olarak AKP

AKP kurulduğu zamanlarda kendisini “muhafazakar demokrat” bir parti olarak tarif ediyordu. Bu tanımlama çoğunlukla İslamcı bir parti olmadıklarının altı çizilerek yapılıyordu. Kurucularının “Milli Görüş” adı verilen ve önceden mensubu olduğu partilerinin daha önce birçok defa kapatılmış olmasının bu tür açıklamalarda hiç kuşkusuz büyük etkisi bulunmaktaydı.

AKP, kurulmasının hemen ardından yapılan seçimlerde birinci parti olmasına rağmen devletin militer aygıtlarındaki askerlerin devletin kurumlarındaki etkisinden çekinmekte ve açıklamalarını buna göre yapmaktaydı. Sonuç olarak henüz devletten korkan bir parti konumundaydı. Hükümet politikaları buna göre şekilleniyor, açıklamalar da buna göre yapılıyordu. Avrupa Birliği’ne katılmak için görünürde yüksek bir motivasyon gösteriliyor, askere karşı özellikle devlet içinde örgütlü bir şekilde yapılanmış dini cemaatlerle işbirliği yapılıyordu. Bu nedenle henüz milliyetçilik konusunda edilgen konumdaydı.

Yıllar geçtikçe AKP gücünü arttırmış olsa da iktidara gelmelerinden ve istedikleri kanuni değişiklikleri yapabilecek çoğunluğa kavuşmalarının üzerinden geçen 5 yıllık süre sonunda cumhurbaşkanlığı seçimi, hala büyük bir siyasi kriz olabiliyordu. Hukukiliği sorgulanır birtakım gerekçelerle önlerine hala engel çıkarılabiliyordu.

2008 yılında ise bu sefer AKP hakkında “laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiği” iddiasıyla kapatılma davası açılmıştı. Bu dava sonucunda birçok kişi tarafından partinin kapatılması beklenirken AKP kıl payıyla kapatılmaktan kurtuluyor ve hazine gelirlerinin yarısı kesiliyordu.

Ancak yıllar geçtikçe AKP, istediklerini yapabilir konuma gelmişti. Bu yıllar içinde “Ergenekon”, “Balyoz” ve buna benzer birçok yargılamalarla devletin içinde AKP ve işbirliği içinde olduğu örgütlenmeler pozisyon alıyordu. Bu süreçte hükümetin en yetkili ağzı tarafından Ahmet Şık’ın yazdığı ancak henüz bastırılmamış olduğu halde kopyalarına el konan “İmamın Ordusu” adlı kitabının, bombadan daha tesirli olduğu iddia edilebiliyordu. Parti, artık kapatılma korkusunu atlatmıştı ancak bu sefer iktidarını sağlamlaştırırken işbirliği içinde olduğu örgütlenmelerle girdiği iktidar kavgalarının “MİT Krizi” gibi yansımaları oluyordu. Bu arada filler tepişirken çimenler eziliyordu. Muhalefetin üzerindeki baskı iyiden iyiye artmıştı.

2013: “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız.”

Burada bir parantez açmak oldukça önemli. Bu sözler çok değil daha 6 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan tarafından söylenmişti. “Bizim kadim medeniyetimizde asla böyle bir farklılık, asla ayrım olmamıştır.” dediği konuşmasında Erdoğan daha sonra “Artık inkar, ret, asimilasyon politikaları yok. Bunların hepsi ayaklarımızın altında. Kürt’ü de Arap’ı da Türk’ü de Laz’ı da Çerkez’i de Gürcü’sü de hepsi benim kardeşim.” diyordu ve ekliyordu: “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız.” Bu sözün söylendiği aylarda, birkaç yıl önce başarılı olamayan “Kürt Açılımı” deneyimi ve Roboski Katliamı gibi çok önemli gelişmelerin ardından PKK ile yapılan ve henüz kamuoyuna açıklanmayan görüşmelerin sonuna geliniyor; “Çözüm Süreci” kamuoyuna açıklanıyordu. 2013 Newroz’unda ise Amed’de Abdullah Öcalan’ın mektubu Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder tarafından okunuyordu.

2013 yılında büyük önem taşıyan gelişmeler, bunlarla sınırlı değildi. Mayıs ayının sonunda yıllar içinde topluma dozajı yükselerek uygulanan baskıya karşı Gezi Parkı’nda başlayan eylemler yaşadığımız topraklarda hemen her yerde gösterilerin yapıldığı ve AKP’ye iktidarını kaybetme korkusu yaşatan Gezi Ayaklanması’na dönüşüyordu. AKP yıllar içinde uygulamış olduğu baskıların ardından gelişen süreçte Gezi’yle birlikte iktidarını kaybetme korkusunu yaşamasının ardından Gezi Parkı’nın yıkılmasından vazgeçilmesi gibi geri adımlar atsa da genel olarak baskıyı azaltmak yerine arttırma yolunu seçiyordu.

Ancak 2013 yılı böyle bitmedi. Yıllar boyunca işbirliği içinde “düşmanlarını” alt eden AKP ve Fethullah Gülen, bu sefer birbirleriyle açıktan açığa kavga ediyorlardı. 17-25 Aralık’ta yapılan operasyonlar hükümetin en yakınlarını dahi kapsıyor ve özellikle servis edilen ses kayıtlarının ardından iktidarda çeşitli çatlaklar görülüyordu.

Milliyetçi Muhafazakar Bir Devlet Olarak AKP

Bahse konu bu polis operasyonlarının Başbaşkan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a kadar uzandığı, böylece Erdoğan’ın elinin kolunun bağlandığına dair yorumların yapıldığı bu günlerde AKP bu operasyonlara karşı çoğunlukla bütünlüklü durarak karşı koymayı başardı. Bu operasyonlar sonucunda iktidar ortağı olarak adlandırılabilecek Gülen’in dini örgütünün etkisi büyük oranda kırıldı. En azından toplumun çoğu böyle düşünüyordu. Ancak iyiden iyiye iktidardan düşme korkusuna düştüğü ölçüde baskıyı da arttırmaya devam eden iktidar, devletin her kurumuna güvenilir olduğunu düşündüğü insanları yerleştirmeyi hızlandırdı. Erdoğan, başbakanlıkla yetinmeyerek cumhurbaşkanı oldu.

Kesin bir sınır çizilemese de özellikle bu operasyonlarla birlikte AKP’nin devletleşme sürecinin iyiden iyiye hızlandığını söyleyebiliriz. Bu devletleşme sürecini hızlandıran iç ve dış politikada yaşanan gelişmeler de üstüne eklenince değişmekte olan 1923’te kurulan TC Devleti’nin yeni hüviyeti belirginleşmeye başladı. Bu gelişmelerden en önemlileri, Suriye’de başlayan iç savaş ve bu süreçle birlikte özellikle Irak Şam İslam Devleti’nin saldırıları sonrası gelişen Rojava’daki özgürlük mücadelesi ile Fethullah Gülen tarafından yapılmak istenen başarısız darbe girişimi oldu. Başarısız darbe girişimi bir yandan ideolojik olarak iktidarın söylemlerini “antiemperyalist çizgi”ye kaydırdı. Darbe girişimiyle birlikte bu dini örgütle önemli veya önemsiz bağı olup iktidara yakın olmayan onbinlerce devlet memuru, ilan edilen olağanüstü hal koşullarında herhangi bir ceza yargılamasına dahi tabi tutulmadan görevlerinden alındı. Yani istedikleri gibi şekillendirilebilecekleri bir devlet yaratma şansı doğdu. Erdoğan da bu durumu daha darbe sabahı “Bu hareket, Allah’ın bize büyük bir lütfudur” diye değerlendirmekten çekinmedi. Görevden alınanların yerine amaçlarını gerçekleştirilmesine yardımcı olacak isimler yerleştirildi, buna özellikle tasfiyelerden sonra kritik görevlerdeki yargı mensuplarının dahil olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Rojava’da Kürtlerin eline silah alarak uluslararası politik arenanın doğrudan bir öznesi olarak sahneye çıkmasının belirgin sonuçları ise bu topraklarda “çözüm süreci”nin tamamen rafa kalkmasıyla birlikte AKP’nin milliyetçilik ideolojisine sıkı sıkıya sarılması oldu. Çözüm sürecinde hemen herkesin lanetlediği “90’lar” geri dönüyor ve bu duruma ses çıkartanların kendini hapishanede bulmaya başlaması hızlanıyordu.

Pratikte 90’lara geri dönülmekle birlikte, milliyetçilik söylemleri TC Devleti’nin başlarına dönmekteydi. Saman alevi gibi olsa da bu süreçte AKP’nin Atatürkçü söylemi bile kullandığı görüldü. Değişim iddiasıyla iktidara gelen parti, kendi taraftarlarını dahi şaşırtacak biçimde değişmişti.

AKP’nin hükümeti ele geçirdiği 3 Kasım 2002’den bu yana, geçtiğimiz 17 yılda hala oldukça eleştirmekte olduğu TC’nin tek parti sistemiyle yönetildiği zamanlara oldukça benzemeye başladığını söyleyebiliriz. Tek parti sisteminde parti ile devlet ayrımı hemen hemen ortadan kalkmış haldeydi. Dönemin tek partisi CHP’nin bir ildeki başkanı örneğin o ilin valisi sıfatını da kazanıyordu. Günümüze gelindiğindeyse -henüz bu sıfatların birleştirilmemiş olmakla birlikte- AKP’nin il başkanlarının etkisinin, valilerin görev alanlarında dahi onların etkisinden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Dönemin tek partisi devletin birliğini sağlamak için henüz eğitimle, askerlikle ve başka çeşitli araçlarla istediği gibi oluşturamamış olsa da milliyetçi söylemlere başvurmaktan hiç çekinmemişti. Devletin egemenliği zaman zaman idamlarla Dersim örneğinde gördüğümüz gibi zaman zaman da katliamlarla sağlanmıştı. O günlerden bugüne değişmeyen şey, her zaman en önemli ideolojik aracın milliyetçilik olmasıydı.

AKP’nin ister istemez feyzaldığı tarihsel örneğine baktığımızda Rudolf Rocker’ın _“Modern milliyetçilik, kişinin kendi ülkesini ya da halkını sevmesinden kaynaklanmaz. Tersine kaynağını, çoğunluk iradesine tamamen ters düşse bile halka belirli bir devlet biçimini dayatmaya kararlı, diktatörlük heveslisi bir azınlığın tutkulu planlarından alır.” _demesi yerli yerine oturuyor. Rudolf Rocker’a göre semavi ve dünyevi otoritenin “Tanrın, Rab benim!” ve “Otoriteye itaat et!” şeklindeki iki düsturu aynı kaynaktan doğmadır ve siyam ikizleri gibi birbirine yapışıktır. AKP, kuruluşundan 2013-2014 yıllarına kadar milliyetçiliği elden bırakmamakla birlikte daha çok muhafazakar kimliğiyle kendinden övgüyle bahsederken yukarıda bahsedilen gelişmelerden sonra milliyetçilik söylemleri aşırı milliyetçi MHP’yi dahi kolayca yanına çekebilecekleri bir yörüngeye oturdu. AKP gibi milliyetçi ve muhafazakar bir demokrat parti olduğunu iddia eden partinin, Rocker’ın tam da anlatmak istediği şeyleri bünyesinde barındırdığını söyleyebiliriz. Geçmişten gelen muhafazakarlık söylemleri ile son yıllarda iyice öne çıkarlan milliyetçilik söylemlerinin siyam ikizleri gibi birbirine yapışık olduğunu söyleyebiliriz.

“Milli İrade”den “Milli Beka”ya

AKP, iktidara geldiğinde başının üstünde sallanan demoklesin kılıcı tehdidi nedeniyle liberal kesimler dahil birçok kesimle işbirliği yapmış olsa da iktidarını sağlama aldıkça yol arkadaşlarından kolayca vazgeçti. Hatta onlara hapis yolunu dahi sonuna kadar açmakta tereddüt etmedi. AKP, iktidarı sağlamlaştırdıkça liberal söylemleri bir kenara bırakmakta hiçbir beis görmedi. Liberal söylemler azaldıkça bu söylemlerin yerini iyiden iyiye milliyetçi söylemler almaya başladı. Hiç kuşku yok ki Gezi Ayaklanması’nın ardından yıllar boyunca iktidarını sağlamlaştırmak için ittifak kurduğu Fethullah Gülen ile giriştiği iktidar mücadelesinin sonucunda askeri bir darbeyle iktidarı kaybetmekle burun buruna kaldı. Erdoğan’ın düştüğü denizde sarıldığı yılan, liberalizm değil muhafazakarlık soslu milliyetçilik oldu. “En gelişmiş ifadesini İtalyan faşizmi ve Alman Nasyonal Sosyalizmi’nde bulan modern milliyetçilik, her tür liberal düşüncenin ölümcül düşmanıdır.” diyen Rudolf Rocker’ın bu tespiti de AKP’nin, Gezi Ayaklanması’na finansal destek oldukları iddiasıyla özellikle liberal olarak bilinen isimleri soruşturma ve cezalandırmaya çalışma politikasının türemesiyle tekrar kanıtlanmış oldu.

Eklemek gerekir ki Rudolf Rocker’a göre millet, devletin nedeni değil sonucudur. Ona göre devleti yaratan millet değil milleti yaratan devlettir. Başkanlık sistemine de geçişle birlikte yepyeni bir devlet yaratan AKP’nin, milliyetçilik söylemlerinin artmasını bu açıdan baktığımızda garip karşılamamamız gerekir. Yeni bir devlet, yeni bir milliyetçilik söylemi gerektirmektedir. Bu yeni devlet ki en büyük dış mihraklara karşı dik durabilirken yerel seçimlerde bile “milli beka” sorunu yaşayabiliyor. Bu abesliği örtense milliyetçilik oluyor.

“Milli Beka” Sorununda Son Aşama: Yeni Zelanda Saldırısı

Yeni milliyetçilik söylemlerinde dini referanslı söylemlere yer verilmesi artık şaşırtıcı olmayacak. Kritik dönemlerde dış politikada yaşanan gelişmeler, iç politikada çeşitli manevralar için kullanılagelmiştir. Ancak son zamanlarda özellikle seçim öncesine kriz denk gelmezse bile suni krizler oluşturularak hemen popülist söylemlerle milliyetçi söylemlerde tavan yapılıyor. Yeni Zelanda da bunun son örneği.

“Çözüm Süreci” ve Milliyetçilik

Devletin “Kürt sorunu” olarak nitelendirdiği Kürt halkının özgürlük mücadelesi, bu topraklarda TC Devleti’ni yönetenler için her zaman kullanışlı bir propaganda aracı olduğu gibi devletin değişen (veya tek parti bağlamında aslına rücu eden dersek) hüviyetinde de bir propaganda aracı olarak kullanılıyor. İronik olan durumsa aynı kişiler tarafından çok değil 5-6 yıl önce söylenen şeylerin tam tersinin söylenebilmesi.

Yenilenen milliyetçilik söyleminin en açık göründüğü kısımlarsa parlamenter söylemlerde yaşanan değişiklikler oldu. 2012 yılında bizzat dönemin başbakanı Erdoğan tarafından BDP’li vekillere ithafen “Eğer Meclis diyorsan gel mücadeleni Meclis’te ver. O zaman seninle müzakere masasına oturacak iktidarı bulursun.” açıklaması yapılmıştı. O günden bugüne gelinen süreçte, HDP’nin eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil birçok vekilin dokunulmazlıkları kaldırılarak meclisten alındı ve her biri farklı hapishanelere götürüldü.

Bu süre içinde de 2014 yılının sonlarında Abdullah Öcalan ile görüşen HDP heyeti, Öcalan’ın “4-5 ay içinde çözüme ulaşmanın mümkün olduğunu belirttiği, bunu sağlayacak kararlılığın gösterilmemesi durumda ‘darbe olabileceği’ uyarısında bulunduğunu” belirtmişti. 15 Temmuz 2016’daysa 2 yıl önce söylenmesine rağmen dikkate alınmayan bu ifade gerçek oldu.

Yazının başında Rudolf Rocker’ın iktidarın gerçek yüzünü gizlemek için belirli bir ideolojiye ihtiyaç duyduğunu söylediğini vurgulamıştık. İçinden geçtiğimiz şu günlerde Rocker’ın vurguladığı gibi doğru veya yanlış bir ahlaki önerme içeren bireysel kavramların yerini milli devlet söylencesi aldı. Devleti yöneten azınlık tarafından milletin yararına ne uygun görülürse doğru da o oluyor. Aynı dinler gibi iyi veya kötü olan değil dinin emrettiği yapılıyor. Milliyetçilik siyasi bir dine dönüşmüş oluyor.

Çözüm Süreci’nde dağdan inişlerin sağlanacağı söylenmişti. Dağdakilere silahlarını bırakma ve siyaset yapacaklarsa mecliste yapmaları salık veriliyordu. HDP’nin genel nseçimlere parti olarak girip 80 darbesinin getirdiği yüzde onluk engeli aşmasıyla AKP tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu kaybetmesi ve Rojava’da yaşanan gelişmelerle her şey tersine çevrildi. Sıcak çatışmalar tekrar başlamakla kalmadı özyönetim ilanlarının ardından bir hendek süreci yaşandı.

Bu durum kamuoyunda gündem oldu olmasına ama hemen bastırılmaya çalışılan sesler dışında bir etki doğurmadı. İster istemez Rocker’ın şu sözlerini akla geliyor: “Milletin kolektif sorumluluğu, bireyin adalet duygusunu öldürerek insanı yapılan haksızlığı göz ardı etme noktasına kadar götürür. Öyle ki milletin menfaatleri için yapıldığında haksızlık gerçekten de göze erdemli bir eylem gibi görünür.” Savaş hukukunu dahi ihlal eden eylemler, bu şekilde bir övünç kaynağı olarak sunuldu.

Tüm bu sokağa çıkma yasaklarının en çok gündem olduğu konu ise Barış İçin Akademisyenler’in yayınlamış oldukları “Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî!” adlı metin oldu. Bu metni imzalayan 2000’i aşkın akademisyenin yüzlercesi OHAL şartlarının da getirdiği kolaylıkla işten atıldı, pasaportlarına el konuldu, başka yerlerde iş bulmaları engellendi ve haklarında ağır ceza mahkemelerinde davalar açıldı. Dönemin cumhurbaşkanı Erdoğan da 2012 yılında BDP’li vekiller için yapmış olduğu açıklamayı revize ederek bu sefer akademisyenlere seslendi: “Siyaset yapmak isteyenler parlamentoda siyasetlerini yapsınlar ama yok parlamentoda bunu yapamıyorlarsa bunlar da gitsinler hendek kazsınlar veya dağa çıksınlar.” Sırrı Süreyya Önder’in Newroz’da Öcalan’ın mektubunu okumak dahil “Çözüm Süreci”nde yer aldığı çalışmalar sonucunda şu anda hapiste olması, bu süreçte gelinen noktayı gösteriyor.

Siyasi Bir Din: Milliyetçilik

Sonuç olarak geldiğimiz süreçte milliyetçiliğin siyasi bir dine dönüşmesinin canlı tanıkları olduk. Devleti tamamen ele geçirmiş olan bir parti, milliyetçilik ideolojisini de kendi çıkarları doğrultusunda revize ederek söylediği her şeyi büyük çoğunluğun gözünde haklı çıkardı. Milliyetçiliğin siyasi bir din olarak yerini almasının bunda payı oldukça büyük. Kürt Özgürlük Hareketi’ne ilişkin söylemlerinde, 5-6 yıl önce dağdan inişin önünü açacağını söyleyen iktidar sahipleri şimdi kendilerine yönelik her eleştiriyi hukuk sopasıyla cezalandırarak deyim yerindeyse dağa çıkışın önünü açıyor. Siyasi parti çalışmalarına katılmak gibi asgari siyasal faaliyetler dahi cezalandırılarak insanların önündeki yasal yollar kapatılıyor. Bu durumun nereye kadar gideceği meçhul. Milliyetçilik söz konusu olduğunda popülist söylemlerle iktidarın devamlılığını rahatlıkla sağlanacağı kabul edilebilir ancak sonuçları her zaman geri çevirebilir şeyler olmadığı da tarihsel örnekler göz önüne alındığında tecrübeyle sabit.

]]>
https://karala.org/dergi/devletli-dunyanin-degismeyen-milliyetciligi-rudolf-rockerin-milliyetcilik-ve-kultur-kitabinin-guncel-degerlendirilmesi-gokhan-soysal/feed/ 0 584
Komün Tekrar Ayaklanacak – Şamil Parlak https://karala.org/dergi/komun-tekrar-ayaklanacak-samil-parlak/ https://karala.org/dergi/komun-tekrar-ayaklanacak-samil-parlak/#respond Mon, 15 Apr 2019 12:43:00 +0000 https://karala.org/?p=735 Devletsiz bir deneyim olarak Paris Komünü, somut anlamda anarşizmin deneyimlendiği ilk toplumsal hareketlerden biridir. 18 Mart – 28 Mayıs 1871 tarihleri arasında gerçekleşen bu deneyim 2 ay gibi kısa bir sürede sonlanmasına rağmen, bir çok yöntemsel tartışmayı doğurmuş, sonraki yılların mücadeleler tarihi açısından daimi bir referans noktası olmuştur. Her şeye rağmen doğrudan ve yerel karar alma mekanizmalarının işletilmeye çalışıldığı devletsiz bir özyönetim deneyimidir. Halkların özgürlük mücadelesi açısından tarihsel bir önem taşır.  

Savaş

19 Temmuz 1870’te başlayan Fransa-Prusya Savaşı, eylül ayında III. Napolyon’un esir düşmesiyle birlikte Fransa için büyük bir yenilgiyle devam ediyordu. III. Napolyon’un esir düşmesinden 2 gün sonra, 4 Eylül 1970’te burjuva cumhuriyeti kuruldu ve başına Adolphe Thiers geçti. 19 Eylül’de Paris Prusya ordusu tarafından kuşatıldı. Kuşatma Ocak 1871’de işgale dönüşünceye kadar onbinlerce Parislinin silahlı üyesi olduğu Ulusal Muhafızlar şehrin savunmasında önemli rol oynamıştı, buna karşılık Ulusal Savunma Hükümeti savunma yapmıyordu. Paris halkı kuşatmanın ağır şartlarına ve Thiers hükümetine rağmen yaşamlarını savunmaya devam ettiler. 28 Ocak 1871’de Paris’in silahlandırılmasını da içeren ateşkes imzalanmış, Fransa teslim olmuştu. Ancak direnen Parislilerin silahlarını teslim etmeye hiç niyeti yoktu. İşçilerin de desteklediği Ulusal Muhafızlar silahlarını teslim etmedi, ağır topları şehrin yüksek bölgelerine taşıdılar. 17 Mart 1871’de, komünün ilanından bir gün önce Thiers “anlaşma gereği teslimiyetin gerçekleştirilmesine karşı kargaşa çıkarmak isteyenlerin beşikteyken boğulmasını” içeren bir bildiri yayınladı. Tehdit ediyordu Thiers, telaşlıydı da;

“Bu durum sürdükçe (silahların teslim edilmemesi) ticaret durdurulur, dükkanlarınız sinek avlar, her bir yandan gelen siparişler durur, eliniz boş kalır, kredi canlanmaz. …Her ne pahasına olursa olsun, bir gün gecikmeden düzenin tümden, acilen ve değiştirilemez bir şekilde yeniden sağlanması gerekiyor.”

Aynı gece General Vinoy’a Parislileri silahsızlandırma görevini verdi. Louise Michel ve Ferre’nin yönettiği 18. Bölge Güvenlik Komitesi bu bilgiyi alır almaz Montmarte tepesine çıktı, bu çıkışı şöyle anlatıyor Louise Michel:

“Doğan şafakla birlikte tehlike çanı duyuluyordu, tepede meydan savaşına hazır bir ordunun olduğunu bilerek koşar adım ilerliyorduk. Özgürlük için ölmeyi düşünüyorduk. Yerden kalkmış gibiydik, biz ölsek Paris ayaklanırdı.”

Devrim

Özgürlük için ölmeyi düşünenler yerden kalkmıştı, 18 Mart 1871’de Paris halkı Prusya işgaline ve Thiers hükümetine karşı isyan bayrağını çekti göndere.

25 Mart’ta Thiers “Paris’e egemen olan anarşiyi bastırmaktan, düzenin geri geleceğinden” bahsederken 26 Mart’ta Paris halkı komünü seçti. Thiers kaçmıştı, şehirdeki tüm yöneticilerin Paris’i terk etmesi emrini vererek Versay’a gitti. Komünün ilk oturumundan sonra yayınlanan bildiri, bütün kamu hizmetlerinin yeniden kurulup basitleştirileceğini, bundan böyle kentin tek askeri gücü olan Ulusal Muhafızların yeniden örgütleneceğini duyuruyordu. Savunma, Maliye, Eğitim, Adalet, Kamu Hizmetleri, Dışişleri vb. komisyonlar kuruldu. Komünün ilk kararnameleri ibadet bütçesinin ve askere almanın kaldırılması oldu. Papazların varlıklarına el konmasından müzelerin halka açılmasına kadar Parisliler kendi yaşamlarını kendileri örgütlemeye başladılar.

Direniş

2 Nisan’da Versay ordusu Paris’e saldırdı ve şehir bombardımana tutuldu. Komün orduları 3 Nisan sabahı yola koyuldu, Versay’a yürünecekti. Komünün kendi güçleriyle verdiği karşılık başarılı olamadı. Saldırı gün geçtikçe yoğunlaşıyordu. Paris dışındaki bazı sendikalardan ve devrimci örgütlenmelerden dayanışma mesajları geliyordu, komün Fransa’daki diğer şehirlere ayaklanma ve yardım çağrısında bulundu, fakat somut bir karşılık alamadı. 21 Mayıs’ta Versay birlikleri şehrin işgaline başladı. Parisliler mahalle mahalle, sokak sokak barikatlarla direnişe geçtiler. Kanlı hafta başlamıştı, 28 Mayıs günü son barikat düştü. Devrim bastırıldı, Paris katliamdan geçirildi, komünarlar kurşuna dizildi, binlerce kişi Versay’daki hapishanelere gönderildi. Louise Michel’in deyimiyle “komün ölmüştü, mücadeleyi ilerlemenin uzak evrimine doğru ileriye götürerek.

Deneyim

Enternasyonal marşının söz yazarı müzisyen Eugene Pottier, öğretmen Louise Michel, coğrafyacı, tarihçi ve yazar Elisee Reclus, komünün kütüphane müdürlüğünü de yapan Elie Reclus, kitap ciltçisi Nathalie Lemel, ressam ve kitapçı Eugene Varlin gibi birçok anarşist, komünün içinde yer aldı.

Komün tarihteki ne ilk başkaldırı ne ilk isyandı şüphesiz ama anarşizmin ilk çarpıcı deneyimiydi. Sahipleri tarafından terk edilmiş fabrikaları işçilerin işletmeye devam etmesine karar verdi komünarlar. Politik iktidarın merkezsizleştirilmesi esas alınmıştı. İşyerleri kooperatif olarak tekrar açılıyordu. Doğrudan demokrasi halk kulüplerinde işletilirken öz-yönetimli işçi birlikleri oluşturulmuştu. “Komün’ün Fransız Halkına Açıklaması” birçok önemli anarşist fikri yansıtıyordu. Toplumun “politik birliği”nin, “tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğine, tüm bireysel enerjilerin herkes için refah, özgürlük ve güvenlik ortak amacı üzerinde özgürce ve kendiliğinden toplanmasına” dayandığını kabul ediyordu. Tarihte ilk defa olarak “yargıçların ve tüm kademelerdeki komün görevlilerinin geri çağrılma hakkı”nı, “bireysel özgürlüklerin ve vicdan özgürlüğünün mutlak bir şekilde garanti altına alınması”nı, “yurttaşların düşüncelerini özgür bir şekilde ifade ederek ve çıkarlarını özgür bir biçimde savunarak komünü ilgilendiren işlere müdahale etmesi”ni, “özerkliğinin bir unsuru ve eylem özgürlüğünün bir getirisi olarak, kendi sınırlarını da gözeterek, halkın istediği ve arzulanan idari ve ekonomik reformları gerçekleştirme hakkı”nı, öğretimi, üretimi, değişimi ve kazancı geliştirmek ve genişletmek için ihtiyaç duyulan kurumların yaratılması”nı, “anın ihtiyaçlarını, ilgili kişilerin arzularını, deneyimin getirdiği gerçekleri de göz önüne alarak iktidarın ve mülkiyetin evrenselleştirilmesi”ni taahhüt ediyordu.

Tarihte ilk kez işçiler, yaşadıkları coğrafyayı iktidarın lanetinden arındırmaya giriştiler ve arındırdılar da. 71 Mart’ında Paris’te devlet yoktu, hep birlikte devletin kalıntılarını Paris sokaklarından kazımak için mücadeleye koyuldular. 71 şimdiydi, şu andı, Paris’te işçiler ne öncü aradılar kendilerine ne aşamalar koydular, düşlediklerini eyleyerek kendi kendilerini örgütlediler. Kimilerinin yenilginin nedeni diye ortaya koyduğu bu nedenler, gerçekte komünü yaratan dinamiğin ta kendisiydi. Komün, her şeyden önce bir halk devrimiydi, bizzat devletin kendisine açıkça ve cesurca meydan okuyarak devlet ilkesini reddeden, halkın kendisi tarafından yapılmış toplumsal bir devrim. Bir öncüsü yoktu, olamazdı da. Hiçbir ateşli militan ya da hiçbir bilge, Paris’i kapı kapı dolaşıp işçi sınıfına bilinç götürerek devrim yapmadı. Parisliler eylemin bereketiyle, isyanın ateşiyle, “yıkıcı dürtünün yaratıcılığıyla” başkaldırdılar. Koşullar ve burjuvazi teslimiyeti dayatırken, belki belirsizdi, belki bilinçsizce ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya, gerçek özgürlük ve gerçek eşitliği yaratmak için dövüşmeye değerdi. 71’de Paris’te bir filozofun, bir bilgenin anlayışının ürünü değil, gelecek devrimlerin hareket noktası olmaya aday yeni bir düşünce doğuyordu. Bu sancılı doğum halkın bağrında, kolektif akılla oldu şüphesiz.

“Galip gelen gericiliğe teslim olmaktansa, yıkıntılarını kendisine kefen yapan Paris! Kendi felaketiyle, Fransa’nın geleceğini ve onurunu kurtaran, üst sınıflarda gözden kaybolan yaşamın, erdemliliğin ve ahlaki kudretin, kendi gücünde ve proletaryaya verdiği sözlerde yaşatıldığını tüm insanlığa gösteren Paris!”

Paris Komünü, 18 Mart 1871’de başladı ama 28 Mayıs 1871’de bitmedi. Latin Amerika’nın isyancı damarlarına kan oldu Parislilerin kanı, Ukrayna’da iktidarın her türlüsüyle amansızca savaşan özgürlük savaşçılarına yoldaş oldu Parisliler. “Viva la Commune” İberya yarımadasında “No Pasaran” diye yükseldi yıllar sonra. İberyalı devrimcilerin yüreklerinde büyüttükleri yeni bir dünya, komünü de taşıyordu şüphesiz. Yüzyıllardır coğrafyanın bütünününde yükselen her isyana ses oldu Parislilerin haykırışları. Ayak takımının ayağa kalktığı zaman neler yapabileceğini gösterdi, yapılamaz denilenleri yaptı. Dünde düşleneni şimdide ve şu anda yeşertip filizlendirdi. Paris’te filizlenen özgürlük özlemi kanla bastırılmış olsa da bu kan, özgürlük özleminin tohumlarını yok edemedi, yok edemeyecek.

“Şimdi suskun olan yığınlar, okyanus gibi gürlediğinde, yığınlar ölmeye hazır olduğunda, komün tekrar ayaklanacak!”

]]>
https://karala.org/dergi/komun-tekrar-ayaklanacak-samil-parlak/feed/ 0 735
İktidara Karşı Koyuşumuz Anarşist Bir Etiktir – Hüseyin Civan https://karala.org/dergi/iktidara-karsi-koyusumuz-anarsist-bir-etiktir-huseyin-civan/ https://karala.org/dergi/iktidara-karsi-koyusumuz-anarsist-bir-etiktir-huseyin-civan/#respond Mon, 15 Apr 2019 09:25:00 +0000 https://karala.org/?p=559 Etik, doğal bir yetenektir. Hayvanın evriminde, insanın dik durmasından önce gelir. P. Kropotkin

Anarşizm ve iktidar arasındaki ilişki, iki zıttın birlikte varlığı değildir. Diyalektikçilerin görmekten hoşnut olacağı bir ikilik değildir. Tarih içerisinde birinin evrilmesiyle birisi açığa çıkmaz. Ya da tarihsel süreç içerisinde, biri diğerinin içerisinde var olup zamanı geldiğinde açığa çıkmaz. Örneğin sosyalistlerin, sosyalizmin kapitalizm içerisinde geliştiğini iddia ettiği gibi bir ilişki geçerli değildir anarşizm için. Yani iktidardan evrilmez!

Kuşkusuz anarşist mücadelenin bir süreci vardır. Ancak iktidarla ilişkisi bugün neyse dün de odur; yarın da öyle olacaktır!

Açıkça bu ilişki basittir. Birisi varsa ötekisi yoktur. Birlikte var olamazlar. Anarşizmin iktidar mekanizmaları ve iktidar ilişkileriyle derdi varoluşsaldır. Anarşizm iktidarı ve onunla ilgili olan her şeyi; mekanizmaları, kurumları, ilişkileri yok etmektir. Anarşizmin karşısında durduğu tüm mekanizma ve ilişkiler, anarşist düşüncenin ve eylemin varlığını yadsır. Bu tarz bir karşıtlık, birlikte ve uyum içerisinde var olmayı hedeflemez. Politik varlıklarını birbirleriyle ilişkilendirmez. Ama bu anarşizmi salt “karşıt olmaya” indirgemez. Ancak karşı çıkmakla yetinmeyi savunmaz anarşizm. Nedensiz bir karşı çıkışı da “her şeye karşı” oluşu da ideolojinin bir parçası saymaz. Anarşizm salt karşı olmanın, muhalefet etmek için muhalefet etmenin ideolojisi değildir.

Bu iktidar karşıtlığı anarşizm ideolojisinin, felsefesinin, etiğinin temelidir. İktidarlı ilişkileri, mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmaları yok etmeyi tasarlar. Bunun yanında paylaşma ve dayanışmayı; iktidarsız ilişkilerle oluşturulmuş toplumsal bir yapıyı; mülkiyetin olmadığı, sömürüsüz, ihtiyaç temelli bir ekonomiyi; merkezsiz ve federe bir yapıya sahip siyasal örgütlenmeyi savunur. Karşı olmak, karşı olduğu şeyi yıkmak ve yerine tahayyülünü kurduğu bir yaşamı yaratmak için yöntemler oluşturur.

İktidara karşı koyuş, yaratılmak istenen iktidarsız bir dünyanın tohumlarını atmak için elbette önemlidir. Yeni dünyanın şimdiden oluşmasının yegane koşullarındandır. Ama sadece sonrayla ilgili değildir iktidara karşı koyuş. Tek değerleri adaletsizlik, kölelik, rekabet ve bencillik olan mevcut sistem içerisinde iktidara karşı koyuş şimdiyle de ilgilidir.

İktidara dayalı ekonomik, siyasal ve toplumsal yapılar ve ilişkiler kendi varlıklarını bir dizi değer, ilke ya da kuralla açıklamaya ve meşrulaştırmaya çalışırlar. Yarattıkları bu değer, ilke ya da kurallar “iktidar”ın varlığını gizlemekten başka bir işe yaramaz; efendilerin işlerine gelmediği zamanlarda bunlar kullanılmaz. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik vb. değerler üzerinden yaratılan söylemler adaletsizliklerin, köleliğin, uyumsuzluğun ideolojilerinin, düşünce sistemlerinin, dinsel ve ekonomik yapıların iktidarlı işleyişlerini örtmek için kullanılır.

Bu değerleri oluşturan devlet, din, kapitalizm gibi kurumların bu değerlerin içselleştirilmesiyle derdi yoktur; iradeleri yok sayıp tüm bireylikleri, tüm varlıkları yaratmak istedikleri büyük nesnelliğin içerisinde eritmeye çalışırlar. Tüm bu kurallar dayatılır.

İktidara karşı koyuş, işte bu yüzden şimdiyle ilgilidir. Karşı koyduğu anda ona dayatılan itaate, köleliğe, iradesizliğe karşı çıkar birey özgürleşir! Karşı koyduğu anda, içinde yaşadığı adaletsizliklerin bir parçası olmayı reddeder! Özgür ve adaletli bir dünyaya atılan önemli bir adımdır.

İktidara karşı koyuş başka bir değer sistemine giriştir. Bu değerler, sadece kendini düşünen bir özneyle ilişkili değildir. İçinde yaşanılan dünyadaki tüm varlıkların birbirleriyle kurduğu ilişkiye odaklanır. Adaletsizliğin ortaya çıkmadığı bir uyumu hedefler. Paylaşma ve dayanışmayla bu ilişkinin somutlaşacağını bilir.

Bu değerler anarşist etiğin kendisiyle ilişkilidir. Anarşist ideolojinin özünde yatar. İdeolojiyi nasıl toplumsallaştırmaya çalışıyorsak bu değerlerin toplumsallaştırılması da toplumsal devrim mücadelesinde önemli bir yer tutar.

O yüzden, yoldaş Kropotkin’in söylediği gibi; iktidar karşısındaki dik duruşumuz, evrimdeki dik duruşumuzdan önce gelir.

]]>
https://karala.org/dergi/iktidara-karsi-koyusumuz-anarsist-bir-etiktir-huseyin-civan/feed/ 0 559