3. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Mon, 21 Feb 2022 15:00:41 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg 3. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Karala Dergi 3 – PDF https://karala.org/dergi/karala-dergi-3-pdf/ https://karala.org/dergi/karala-dergi-3-pdf/#respond Mon, 21 Feb 2022 14:59:38 +0000 https://karala.org/?p=1265 Anarşist Dergi Karala’nın 3. Sayısına aşağıdaki linkten ulaşabilirsin.

“İktidar Lanetlidir! Ben Bu Yüzden Anarşist Oldum.”

https://anarcho-copy.org/libre/karala-dergisi-3-sayi.pdf

]]>
https://karala.org/dergi/karala-dergi-3-pdf/feed/ 0 1265
Sözlük (3): İktidar – Semih Erdem Çankaya https://karala.org/dergi/sozluk-3-iktidar-semih-erdem-cankaya/ https://karala.org/dergi/sozluk-3-iktidar-semih-erdem-cankaya/#respond Wed, 09 Feb 2022 15:31:16 +0000 https://karala.org/?p=1245 “Yönetilmek; ne bunu yapacak hakka ne bilgeliğe ne de erdeme sahip yaratıklar tarafından gözaltında tutulmak, casus gibi izlenmek, idare edilmek, yasalara bağımlı kılınmak, sayılmak, kaydedilmek, fikir aşılanmak, vaaz verilmek, denetlenmek, hesaplanmak, değer biçilmek, sansür edilmek ve emredilmektir. Her türlü işlemle, her türlü hareketle not edilmek, kayda geçirilmek, sıraya alınmak, değeri belirlenmek, lisans verilmek, yetki verilmek, nasihat edilmek, yasak koyulmak, reformdan geçirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır.

Yönetilmek; kamu yararı gerekçesiyle ve genel çıkarlar adına yükümlülüğe bağlanmak, yetiştirilmek, soyulmak, sömürülmek, tekellere bağımlı kalmak, zorbalığa maruz kalmak, köşeye sıkıştırılmak, gizemlerle büyülenmek ve yağmalanmaktır. En ufak bir direniş ya da yakınma sözcüğü karşısında baskıya uğramak, ceza görmek, azarlanmak, taciz edilmek, takip edilmek, istismara uğramak, sopayla dövülmek, silahsız bırakılmak, hapse atılmak, yargılanmak, mahkum edilmek, kurşuna dizilmek, sürgüne gönderilmek, feda edilmek, satılmak, ihanete uğramaktır. Alay edilmek, gülünç düşürülmek, öfkelendirilmek, onursuz bırakılmaktır. Devlet budur, onun adaleti budur, onun ahlakı budur.”

-Pierre Joseph Proudhon

Bir kelimenin anlamı, iki farklı açıdan ele alınabilir; felsefi ve dilbilimsel olarak. Felsefi yaklaşım, kelimeler ve bunların gönderenleri arasındaki ilişkiyi ele alır. Dilbilimsel yaklaşım ise, dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantılara odaklanır. Hangi yaklaşım doğrudur diye sormak yanıltıcı olabilir. İki yaklaşım da bir kelimeyi anlamak açısından önemlidir. Bu felsefi ve dilbilimsel anlamlandırmalar, yoğunluklu olarak iktidarın etkisine açıktır.

Bu durum yeni bir olgu değil, dilin ortaya çıktığı zamandan bu yana devam eden bir süreçtir. Anlamın oluşmasında iktidarın etkisi belli bir zamanda olmuş bitmiş de değildir. Bu etki süreklidir. Bu durum, her “şeyin” anlamının iktidar tarafından belirleniyor olduğu anlamına gelmez. Ama iktidarın amacı, her “şeyi” belirlemektir. Böyle düşünüldüğünde, somut alanda iktidara karşı mücadele, anlam dünyasında da sürmelidir. İktidarlı ilişkilerin olmadığı, otorite mekanizmalarının etkisinden uzak kelimeleri, terimleri, kavramları hatırlamak iktidarın tüm bunlara yönelik bilinçli manipülatif etkisini kırmak adına önemlidir.

Anarşist Terimler Sözlüğü’yle ilgili bu köşeyi, iktidar ve anlam arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde ortaya koymak; anarşizmle ilişkili kelimeleri, terimleri ve kavramları iktidarın manipülasyonundan uzak bir şekilde hatırlamak ve hatırlatmak üzerine oluşturduk.

Etimolojik olarak; Arapça ‘kdr’ kökünden türetilmiştir. Kader kelimesiyle aynı kökene sahiptir, “kaderi tayin eden” anlamı taşır.

Sözlük anlamı; 1. Bir işi yapabilme gücü, erk, kudret. 2. Bir işi başarabilme yetki ve yeteneği. 3. Devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma yetkisi. 4. Bu yetkiyi elinde bulunduran kişi ve kuruluşlar.

Devletli sözlüklerde yetkinlik, yetenek gibi ifadelerle meşrulaştırılmaya ve manipüle edilmeye çalışılsa da iktidar; bir bireyin ya da topluluğun başka bireyler ya da topluluklar üzerinde tahakküm uygulaması, onların iradesini şekillendirmesi ve ortadan kaldırmasıdır.

Devletli toplumda iktidar hayatın her alanında, her yerde mevcuttur ve tüm toplum, tüm toplumsal ilişkiler buna uygun şekilde örgütlenmiştir. Bu toplum yapısında her şey rekabet, güç ve iktidar hırsı üzerinden şekillenir. Bahsettiğimiz toplumun en küçük birimlerinden en büyük birimlerine kadar tamamı sömürü, baskı, şiddet gibi iktidar araçlarıyla donatılmıştır ve iktidarlar bu araçlar sayesinde ayakta kalır ve kendi yerini pekiştirir. Bir kişi veya topluluk hakkında, o kişi veya topluluğun iradesinin kısmen veya tamamen dışında karar verilmesi; o kişi veya topluluğun ezilmesi demektir. İktidara sahip olan, iktidarını korumak için başkalarını ezmek zorundadır.

Dolayısıyla her iktidar ezen-ezilen ilişkileri yaratır. İktidar sahipleri bu ayrıcalıklı konumlarını koruyacak toplumsal yapıyı sağlamak için toplumsal çelişkiler yaratmak zorundadır. İktidarların olduğu her yerde ayrıcalık, ayrımcılık, eşitsizlik, adaletsizlik, zorbalık, baskı, şiddet, nefret, hırs ve rekabet vardır. İktidar kimin eline geçerse geçsin sonuç değişmez. İktidar, anarşistler için tüm toplumsal sorunların kaynağıdır. Bu yüzden iktidarın kimin elinde olduğu önemsizdir.

“En ateşli devrimciyi alın, ona mutlak iktidar verin, bir yıl içinde çardan daha beter olacaktır.”

-Mihail Bakunin

İktidar yalnızca bir siyasi formu ifade etmez. İktidar aynı zamanda bir davranış biçimidir. Ezilen, üzerinde iktidar kurulan biri aynı zamanda başka birini ezen ve onun üzerinde iktidar kuran farklı konularda ayrıcalıklı biri olabilir. Veya bazı kesimler ayrıcalıklı konumlarından dolayı iktidarlara maruz kalmazken bazı kesimler toplumsal hiyerarşinin en alt katmanında kendine yer bulabilir ve tüm kesimlerin nefretine, aşağılamasına maruz kalabilirler.

Bu iktidar yapılarından birini diğer iktidarlı yapılara dokunmadan kesip atmanın mümkünatı yoktur ve birinden kurtulmak için tüm iktidarlı yapıları ortadan kaldırmak gerekir. Bu yüzden, tüm iktidarları karşısına almayan, yani anarşist olmayan her hareket iktidara yenik düşmeye mahkumdur.

“Şimdiye kadarki her hak mücadelesinin iktidar mücadelesine dönüşmesinin, dünün devrimcisinin bugünün gericisi haline gelmesinin temel nedeni budur; çünkü kötülüğün kaynağı iktidar biçimi değil iktidarın kendisidir. “

-Rudolf Rocker

Özgürlüğün yolu iktidardan geçmez. Özgürlüğün önündeki her engelin yaratıcısı olan iktidar, özgürlüğün düşmanıdır. İktidarın olduğu yerde özgürlük yoktur.

Bu durumda biz anarşistlerin en önemli sorumluluğu, mücadele alanlarımızda, gündelik yaşamlarımızda, siyasal ve sosyal tüm ilişkilerimizde iktidarsız alanlar yaratmak ve özgürlükçü pratikler geliştirmektir.

]]>
https://karala.org/dergi/sozluk-3-iktidar-semih-erdem-cankaya/feed/ 0 1245
Portre (3): Lucia Sanchez Saornil – Nisa Durdu https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/ https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/#respond Tue, 08 Feb 2022 13:11:43 +0000 https://karala.org/?p=1232 Lucía Sánchez Saornil… Şair kimliğiyle de tanınan, İberya Devrimi’nin ve anarşist kadın örgütü Mujeres Libres’in (Özgür Kadınlar) yaratıcılarından biri olan Lucía Sánchez Saornil, 1895’te Madrid’de dünyaya geldi.

Küçük yaşta annesini ve erkek kardeşini kaybedince babası ve kız kardeşine bakmak zorunda kalarak çalışmaya başladı. Bir yandan da sanat okulunda resim eğitimi alıyordu. İlk şiiri henüz 18 yaşındayken yayımlandı.

İlk yıllarda şiirlerini, kadınlara yönelik sansürü atlatabilmek için erkek ismi kullanarak, Luciano de San Saor takma adıyla kaleme aldı. O yıllarda İspanya’da ortaya çıkan ultraist hareketten etkilenerek avangart ve erotik şiirler yazdı. İlerleyen yıllarda mücadeleyle tanıştıkça, şiirleriyle devrimci düşünceleri uyandırması gerektiğine karar vererek politik şiirler yazmaya başladı. Ve önceden bir parçası olduğu avangart sanat akımı ultraizmi burjuva olarak nitelendirdi.

1916 yılında telefon operatörü olarak çalışmaya başlayan Saornil, çalıştığı şirkette örgütlenen grev sonrasında anarşist sendika CNT’ye katıldı. 1933’te Madrid’de CNT’nin yazı işleri sekreteri oldu. 1936 İberya Devrimi’ne giden süreçte her geçen gün büyüyen anarşist mücadeleyi yazdı. Solidaridad Obrera, Mother Earth, Tierra y Libertad, Umbral gibi anarşist yayınlarda birçok yazısı yayınlandı.

Mujeres Libres

“En adi köle, evinin eşiğinden içeri girer girmez bir lord, bir efendi kesilir. Tek dürtüsü evindeki kadınlar için bağlayıcı bir düzen kurmak olur. Sadece on dakika öncesinde burjuva aşağılamasının ateşten gömleğini giymek zorunda olan bu adam, bir tiran gibi kabarır ve bu mutsuz yaratıkları sözde aşağı oluşlarının ateşten gömleğini giymeye zorlar.”

Lucía Sánchez Saornil, 1936’da yoldaşları Mercedes Comaposada ve Amparo Poch ile birlikte Mujeres Libres’i kurdu. Madrid’de doğan örgüt, sadece iki sene içerisinde tüm İberya’da 147 grup ve 20 bin üyeye ulaşarak bir federasyona dönüştü.

Mujeres Libres, anarşist hareket içerisinde bir kesim tarafından son derece olumlu karşılanırken, bir kesim de “ayrılıkçılığa” neden olacağından ve “feminizme düşme tehlikesi” taşıdığından bahsedilerek eleştiriyordu. Fakat kadınlar bunu reddettiler.

Mujeres Libres “Biz feminist değiliz ve hiçbir zaman olmadık. Biz erkeklere karşı savaşmıyoruz. Birlikte çalışmak ve birlikte mücadele etmek zorundayız yoksa toplumsal devrimi asla başaramayız. Fakat biz bir kadın örgütüne ihtiyaç duyuyoruz çünkü kendimiz için mücadele etmeliyiz.” diyerek, kadınların özgürleşmesinin, “yok sayılarak köleleştirme, üretici olarak köleleştirme ve kadın olarak köleleştirme üçgenine” meydan okuyarak mümkün olacağını söylüyordu.

Mujeres Libres, kadının özgürlüğünün ancak kapitalizme ve devlete karşı verilen bütünlüklü bir mücadele ile, anarşizmle mümkün olacağını savundu. Mujeres Libres kadınların bireysel gelişimi için okullar açıyor, dergi çıkarıyor, radyo yayıncılığı yapıyor, mücadeleyi İberya’nın dört bir yanında örgütlüyordu.

Bu yayın çalışmalarıyla ulaşılamayan kadınlar için, örgütün gezici propaganda grupları İberya’yı köy köy geziyordu. Mujeres Libres’in toplamda 14 sayı yayınlanan dergisinin ilk sayısı aynı gün tükendi. Lucía bu derginin de editörüydü.

İberya Devrimi

19 Temmuz 1936’dan itibaren devrime aktif bir şekilde katılan Lucía cephede CNT gazeteleri Juventud Libre ve Frente Libertario için savaş tarihçiliği yaptı. İlk köylü ve işçi kolektiflerinin örgütlenmesinde rol aldı.

Madrid’de kesintisiz bombardımanların olduğu bir gece radyoda “Madrid, Madrid, benim Madrid’im” şiirini okudu. Diğer milislerin yerini alabilecek kadın işçi tugaylarının kurulmasını önerdi ve milisler ve aileleri arasında bir irtibat servisi örgütledi.

1937’de Valencia’ya döndü ve Mujeres Libres’in genel sekreterliğini üstlendi. Aynı zamanda anarşist Umbral gazetesinin genel yayın yönetmeniydi.

Orada ömür boyu hayat arkadaşı olacak olan América Barroso ile tanıştı. Mayıs 1938’de uluslararası dayanışma örgütü Solidaridad Internacional Antifascista’da bir süre basın ve propaganda sekreterliği yaptıktan sonra İberya genel sekreterliğini devraldı.

Franco ordularının işgali sonrasında sevgilisi ile birlikte Paris’e iltica etti. Paris’in Naziler tarafından işgal edilmesinin ardından anarşist ve lezbiyen oldukları için toplama kampına götürülme ihtimaline karşı América ile birlikte 1942’de İberya’ya geri döndü. Bir süre kaçak yaşadığı Madrid’de Mujeres Libres’i yeraltında yeniden örgütlemeye çalıştı. Madrid’de fotoğraf editörü olarak çalışırken faşistler tarafından fark edilince Valencia’ya gitti. Lucía burada sanatla uğraştı, resimler yapıp şiirler yazdı ancak hiçbirini yayınlamadı. Tek şiir kitabı 1938’de yayınlanan “Romancero de Mujeres Libres” idi.

Lucía, yaşamı boyunca kadın özgürlük mücadelesini örgütledi. Kadının, özgürlüğünü şimdi şu anda kazanmak zorunda olduğunu vurgulayarak devlete ve kapitalizme karşı verilen mücadelenin ataerkiye karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamayacağını söyledi. Nisan 1937’de yapılan Mujeres Libres kongresinde konuşan Lucia, kadınların cephe gerisine çekilmesi ve militarizasyon tartışmalarına, “Savaş her şeyden önemlidir diyenlere sesleniyoruz. Evet, her şeyden önemlidir ama özgürlükten değil, yaşasın devrim!” diyerek karşı çıkmıştı.

Lucía lezbiyen olduğunu hiçbir zaman gizlemedi. América Barroso ile ilişkisini özgürce yaşayarak kadın eşcinselliğinin normal kabul edilmesinde önemli bir rol oynadı. Anneliğin kutsanmasına karşı çıkan Lucía, annelik kavramının kadını biyolojik bir nesneye indirgediğini söyledi: “Bir anarşist için, işçiden önce insan vardır, anneden önce kadın olmalıdır.”

2 Haziran 1970’te meme kanseri nedeniyle hayata veda ederken bizlere özgürlük için hiç durmadan mücadeleyle dolu bir yaşamı miras bıraktı. América Barroso, Lucía’nın mezar taşına şu sözleri yazdırdı: “Peki ama… Umudun öldüğü doğru mu?”

MUJERES LİBRES

Önce İberya yarımadasının
Kadınları ayaklandı.
Masmavi gökyüzüne karşı,
Ayaklarını sağlam basarak
Alev alev yollarda,
Işığa gebe ufuklara doğru.

Yaşamın vaadini doğrulayarak,
Geleneğe meydan okuyoruz.
Acıdan doğmuş yeni bir dünyanın,
Sıcak kiline biçim veriyoruz.

Bırakın da geçmiş
Kaybolsun hiçlik içinde!
Düne niye aldıracağız ki?
Kadın sözcüğünü
Yeniden yazmak istiyoruz.

Dünyanın kadınları ayaklandı önce,
Işığa gebe ufuklara doğru.
Alev alev yollarda,
İleri, ileri…
Işığa doğru!

Lucía Sánchez Saornil

]]>
https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/feed/ 0 1232
Yalan (3): Demokrasi – Mahmut Demir https://karala.org/dergi/yalan-3-demokrasi-mahmut-demir/ https://karala.org/dergi/yalan-3-demokrasi-mahmut-demir/#respond Mon, 07 Feb 2022 15:25:31 +0000 https://karala.org/?p=1229 Bugün iktidarların yalanlarını toplumsallaştırmakla yetkili bir propaganda bakanlığı olmasa da; hipnoz, illüzyon, hile, kandırmaca, manipülasyon gibi farklı yöntemlerle toplumlar ve toplumları oluşturan her bir birey yalanlarla dolu propagandalara maruz kalıyor. Devletin resmi tarihinden her gün izlediğimiz haber bültenlerine; kitaplardan filmlere; kapitalizmin reklamlarından radyo, televizyon ve internete kadar pek çok araçla meşrulaştırılan bu yalanları, dergimizin “yalan köşesi” bölümünde ayyuka çıkaracağız.

“Demokrat olmamamızın sebeplerinden biri de, demokrasinin önünde sonunda savaşa ya da diktatörlüğe yol açmasıdır. Fakat diktatörlük destekçisi de değiliz; çünkü başka birçok sebebin yanı sıra, diktatörlük her zaman demokrasi isteğini uyandırır, demokrasiye geri dönüşü kışkırtır ve böylece halkların sahte özgürlükle açık ve vahşi tiranlığın arasında sürekli gidip geldiği kısır döngüyü sürdürür.”

-Errico Malatesta

Demokrasi gündelik dilde halkın kendi kendini yönetmesi anlamında kullanılır. Buna göre halk, kendi arasından seçtiği temsilciler aracılığıyla kendi kararlarını kendisi almış olacaktır. Bu yönetim biçiminde yöneticileri halk seçer. Bu iddianın hayata geçirilişi noktasında yüzlerce kendine özgü örnek olsa da, her pratiğin temeli aynı aldatmacaya dayanır. Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi olarak tariflense bile gerçekte ayrıcalıklı bir sınıfı korumaktan başka bir işe yaramaz.

Demokrasi Muğlaktır

Öncelikle demokrasi kavramına yüklenen onlarca farklı anlam, bu kavrama dair büyük bir muamma yaratmıştır. Öyle ya da böyle tüm politik tartışmaların meşrulaştırıcısı, her şeyin bahanesidir. Her şey demokrasi için yapılır, her vaadin altı daha demokratik olmayla doldurulur. Demokrat olunur, demokratik açılım yapılır, demokrasi götürülür. Hatta en meşhurunu ABD, Irak’a götürmüştür! Bu farklı kullanımlar ve farklı pratikler kavramı muğlaklaştırmıştır. Aslında kavram bir şeyi ifade etmekten çok, bir şeyi gizlemek üzerine kurgulanmıştır.

Temsiliyet Teslimiyettir

Belirli bir kişi veya grup, elbette bir topluluğun sözünü aktarması veya yaşamın örgütlenmesi noktasında sorumluluk alabilir. Ancak demokrasilerde söz konusu olan bir sözü aktarma veya bir sorumluluktan çok; başkasının yerine söz söyleme yetkisi ve buna bağlı ayrıcalıklardır. Belirli bir kişi veya grubun, diğerlerinin adına karar vermesi onu diğerlerinden ayrıcalıklı bir pozisyona koyar. Halkın kendi arasından temsilciler seçerek onları yetkilendirmesi iradenin teslim edilmesidir. Kaldı ki yaşanan çoğu zaman halkın kendi arasından temsilciler seçmesi de değil, birkaç kişinin halkı kandırarak onların iradelerini teslim almasıdır. Ve temsiliyet, teslimiyettir.

Demokrasi Çoğunluğun Diktatörlüğüdür

Demokrasilerde kararlar oylama yapılarak, çoğunluğa göre alınır. Birçoklarına göre karar alma süreçlerinde oylama harici bir yöntem ya ütopiktir ya despotik. Ancak asıl despotik olan oylamadır. Çünkü kaçınılmaz olarak birileri yok sayılır. Buna göre, bir karar ne kadar çok kişinin çıkarınaysa o kadar iyidir. Dolayısıyla ne kadar çok kişinin çıkarına değilse o kadar çok kişi için kötü demektir. Azınlık olan yok sayılır. Oylamanın herkesi eşitlediği söylenir ancak oylamayla yapılan eşitleme değil, aynılaştırmadır. Ezen ezilen, zengin fakir, kadın erkek herkes aynılaştırılır, bir rakama indirgenir. Yani kısacası “kabul edenler, kabul etmeyenler, kabul edilmiştir.” Demokrasi, “doğal olarak” çoğunluğun diktatörlüğüdür.

Oylama Oyalamadır

“Diktatörlükler, demokrasilere yalnızca iktidarı ele geçirebilenlerin daha rahat despotluk ve tiranlık yapabileceği bir yönetim biçimi bulduklarında karşı çıkar.”

-Errico Malatesta

Genel oy hakkı ilk ortaya atıldığından beri halk için bir kazanım olarak ele alınsa da aslında bir illüzyon yaratır. Halkın istekleri, öfkeleri düzene eklemlenmiş ve ezilenlerin mücadelesinin önüne bir set çekilmiştir. İktidarı yok etmekten başka kurtuluş yolu olmayan ezilenler için oylama, oyalamadır. Oy hakkının tarihine baktığımızda, elbette halkların uzun yıllar süren mücadelelerinin sonunda kazanılan bir hak olduğu görülür. Uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda ortaya çıktığı doğrudur. Ancak kırıntıları değil dünyayı isteyenlerin, tam olarak ne kazandığına bakması gerekir. Kırıntıları değil dünyayı isteyenler için, bizi bir öncekinden daha az veya daha çok sömürecek yöneticiyi seçmek kazanım değildir.

Demokrasi Yalandır

“Demokrasi bir yalandır, zulümdür ve gerçekte oligarşidir: Yani ayrıcalıklı bir sınıfın çıkarlarını gözeten birkaç kişinin yönetmesidir.”

-Errico Malatesta

İktidarların ayrıcalıklı konumlarını korumak için yarattığı bu illüzyondan ezilenlerin çıkarına bir sonuç beklenemez. Yani iktidar sahiplerinin yarattığı bir sistemin, iktidarları yenmek için kullanılamayacağı ortadadır. Demokrasi yoluyla ezilenleri temsil eden her hareket, düzenin koşullarına hapsolmaya ve yavaş yavaş o düzenin bir parçası haline gelmeye başlar. Halkın seçtiği iddia edilen kişilerin yaşadığı gerçeklikle, halkın gerçekliği arasında uçurum vardır. Ve kişi “seçildikten” sonra, “seçilmeden” önceki konumunun hiçbir önemi kalmaz.

Birkaç yılda bir önüne konulan sandıkta birkaç kağıt doldurulur ve umutla beklenir. Beklenen gerçekleşirse birkaç yıl sonra yine beklemeye başlanır. Gerçekleşmezse beklenmeyen meşrulaşmış olur. Çünkü sandıktan ne çıkarsa odur. Tüm bu yanılsamalar demokrasiyi monarşinin karşısında konumlandırsa bile aslında pek bir farkları yoktur. Her iki yönetim şekli de küçük bir kesimin çıkarlarını temsil eder. Demokrasiyi tehlikeli kılan, bu küçük kesimin çıkarlarını temsil ederken aslında çoğunluğu temsil ettiğini iddia etmesidir. Demokrasi ezilenler için felaketten başka bir şey getirmemiştir. Ezilenlerin en devrimci özlemleri bu yolla düzene kanalize edilir.

Demokrasi yalandır.

]]>
https://karala.org/dergi/yalan-3-demokrasi-mahmut-demir/feed/ 0 1229
Derekent – Deniz Mine Öztürk https://karala.org/dergi/derekent-deniz-mine-ozturk/ https://karala.org/dergi/derekent-deniz-mine-ozturk/#respond Sun, 06 Feb 2022 13:20:06 +0000 https://karala.org/?p=1202 Griliğine şarkılar yapılmış, kasvetine melankolik şiirler yazılmış, kiminin beton kent diye andığı, sevmek için neden bulamadığı, kiminin ise nedensiz sevdiği kent… Sokakların denize çıkmasa da bir sürü deren varmış ya Ankara… Beton kent diye anılması gayet normal. Herhangi bir caddesinde ya da meydanında 10 dk yürümek griliğe doymaya yetiyor. Oysa bir rivayete göre bu beton kentin ismi Baykal Gölü’nün civarında bir dereler bölgesi olan Angara’dan geliyor. İlçe ve semt isimleri ise Akdere, İncesu, Hoşdere, Bülbülderesi, Dereboyu, Kavaklıdere, Bentderesi, Çamlıdere, Cevizlidere… Say say bitmiyor.Peki nerede şimdi bu kadar dere? Şu an bastığın yerin tam altında!

Bir Ankaralı günde ortalama 20 derenin farkında olmadan üzerinden geçer. Gölbaşı’nda Mogan ve Eymir’den İncesu doğar, İmrahor Vadisi’ni geçip Kolej’e oradan Abdi İpekçi Parkı’na ve Atatürk Bulvarı’ndan Ulus istikameti ile Hatip Çayı’na katılır. Kalecik’teki İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı ise Lalahan’dan Kayaş’a, oradan Mamak’a ve Altındağ’dan sonra İncesu’yu da alarak Çubuk Çayı’na akar. Çubuk’taki Aydos Dağı’ndan gelen Çubuk Çayı ise Solfasol–Keçiören–Etlik yolunu kullanır ve Akköprü’den sonra İncesu ve Hatip Çayı ile birleşir. Bu birleşim Ankara Çayı adını alır, ardından batıya gider ve Sakarya’da buluşur. Sakarya’da Karacasu’dan Karadeniz’e dökülür. Bu nedenle Ankara Çayı aslında Karadeniz Havzası’ndadır. Akköprü’de sırtınız Ankamall’a dönük doğuya doğru 50 adım atıp asfaltın altına şöyle bir baktığınızda bütün dereleri görebilirsiniz. Yılın 12 ayında aktiftir Çubuk, Hatip ve İncesu. Şu anki Fevzi Çakmak Bulvarı’nın altında da Kirazlıdere vardır. Güneyden kuzeye akar ve devlet 1960-1970 yılları arasında bu dereyi de yok eder. Yukarıda bahsettiğimiz derelerin hemen hemen hepsi Kirazlıdere örneğindeki gibi yok edilmiştir. Kalanlar ise kanalizasyona bağlanmış ve pis su akar haldedir. Biraz geçmişinden örnek verecek olursak, 1932 yılında Ankara’nın imar planını hazırlayan Alman şehir planlamacı Jansen, Ankara Kalesi eteklerinde bir plaj planlamıştır. 1924 tarihli Ankara haritalarında bu dereler üzerinden geçen 24 köprünün olduğu yazar. İncesu, diğerlerinden temiz olduğu için kenarında topluca çamaşır yıkanmaktadır. Çubuk Çayı ise Hacı Bayram Veli’nin köyü Solfasol’den geçtiği için kutsal sayılır ve dilek kağıtları bırakılır.

Böyle bir mazisi olan bu toprakların şimdi geldiği halden anlıyoruz ki güzel olan her şeyin karşısında olan devlet, dereleri de tutsak etmiştir. Bir devlet pratiği olarak betonlaştırılır, üzeri örtülür, yönü değiştirilir, “ıslah edilir” ve “düzene sokulur” dereler. Ya egemenlerin istediği şekli alır ya da hiç var olmamalıdır. Birlikte yaşamak mümkün değildir. Çünkü kendi haliyle yönetilebilir değildir dereler, tıpkı insanlar gibi. “İlerleyen” bilim, teknoloji, teknik doğanın daha kâr edilebilir hali için, üzerindeki bütün canlılarla birlikte daha “yönetilebilir” hale gelmesi için kullanılır. Yönetimden anlaşılan ise bir avuç ezenin çıkarı için geri kalanın sömürüldüğü düzenin devamlılığını sağlayabilmektir. Her canlı doğada kendine patika, yol açar. Sürekli geçtiği yolu kolaylaştırmak ister. Ve gide gele yolu aşındırır, değiştirir. Ancak insanlar kendi bedenleri dışında kullanabildiği başka araçlar ve geliştirdikleri yöntemlerle bu değiştirme kapasitesini hayli arttırmıştır.

Doğayı kendi istekleri doğrultusunda büyük ölçüde manipüle edebilirler. Sorun tam da buradadır. Bu değiştirebilme gücü kimin ya da neyin isteği doğrultusunda kullanılacaktır? Bir avuç insanın kârına kâr katmak için mi; bütün bir insanlığın -ama sadece insanlığın- çıkarı adına, diğer canlıların varlığını yok sayan bir doğrultuda mı; yoksa bütün canlılarla uyum içinde yaşayabilmenin yollarını aramak için mi? Elbette yollar insanların da ihtiyacı. Ancak yolların ve kent düzenlemelerinin kimin için, ne için ve ne uğruna yapıldığının her zaman sorgulanması gerekir.

Maruz kaldığımız kentler bütün canlıların faydalanabileceği yaşam alanları oluşturmaktan ziyade, çoğunlukla uzun vadeli koruma anlayışı olmaksızın, dönemin iktidarlarının acil ihtiyaçlarını karşılamak için planlanıyor. İnsanlar görece daha “rahat” yaşadığı topraklardan imkansızlıklara boğularak Ankara gibi büyük kentlere sürülüyor. Sonra bu insanlar için kimi zaman bir seçim vaadi olarak, kimi zaman bölgede yapılacak başka bir yolsuzluğun üzerini örtmek için, kimi zaman trafik sorununa çözüm olacağını iddia etmek için yollar yapılıyor, asfaltlar döşeniyor.

Kentlerde en kalabalık insan toplamının ortaklaşa kullandığı sokaklar, caddeler, meydanlar; halkın bir araya gelerek iktidarların otoritesini sarsacak herhangi bir eyleme geçmesinin önünü alacak şekilde düzenleniyor. Öyle ya, betonla rant elde edecek hısım akraba mı çoğaldı, mutlaka dökecek bir dere bulunur. Çarpık akılların çarpık politikalarıyla şekillenir kentler. Bugün ise asfalta ve betona boğulmuş, gri, sıkıcı, tekdüze olan; üzerinde yaşayanlarla birlikte Ankara coğrafyası değil, TC devletinin Ankarasıdır. Fazla yağışta asfaltın üzerini çağlayan derelere döndüren, insanların evlerini, dükkanlarını su bastıran, can kayıplarına yol açan ise ne Ankara coğrafyasıdır ne de doğanın yasaları. Dereleri tutsak etmiş, kenti geçirimsiz asfaltlara, rant projelerine, baskı araçlarına teslim etmiş iktidarların politikalarıdır. Ancak bu politikalar insanların olduğu gibi derelerin isyanını da sonsuza kadar bastıramaz. Üzeri örtülen, yok sayılan, baskılanan her şey bir noktada kendini hatırlatacak bir yol bulur. Ankara’nın altındaki tutsaklar da üzerindekilerle birlikte elbet bir gün özgürleşir!

]]>
https://karala.org/dergi/derekent-deniz-mine-ozturk/feed/ 0 1202
Bir Zamanlar Herkesin Hırsız Olduğu Bir Ülke Vardı – Italo Calvino https://karala.org/dergi/bir-zamanlar-herkesin-hirsiz-oldugu-bir-ulke-vardi-italo-calvino/ https://karala.org/dergi/bir-zamanlar-herkesin-hirsiz-oldugu-bir-ulke-vardi-italo-calvino/#respond Sun, 06 Feb 2022 13:19:54 +0000 https://karala.org/?p=1199 Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü. Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da o birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti.

Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul. Sonra bir gün –nasıl olduğunu kimse bilmiyor– dürüst bir adam çıkageldi.

Geceleri çuvalını alıp hırsızlık yapmak için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi.

Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini, ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı. Ama hırsızlık yapmaya da eli varmadı. Dürüsttü işte o kadar. Köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu.

Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti.

Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu –dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev-. Çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler. Öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar.

Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar. Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler.

“Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz” diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar, yüzdeler belirlendi. Her iki taraf da pek çok sahtekarlıklar yaptı elbette; insanlar hâlâ hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular. Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu.

Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler. Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı.

Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan bir tek o adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.

]]>
https://karala.org/dergi/bir-zamanlar-herkesin-hirsiz-oldugu-bir-ulke-vardi-italo-calvino/feed/ 0 1199
Adam Olmak – Doğuş Özdemir https://karala.org/dergi/adam-olmak-dogus-ozdemir/ https://karala.org/dergi/adam-olmak-dogus-ozdemir/#respond Sat, 05 Feb 2022 13:58:15 +0000 https://karala.org/?p=1205 Ben de anarşist doğdum. Kulağıma ilk ismimi üflediler. Yanına da birkaç dua, birkaç tanrı, birkaç niyet… Önce konuşmayı öğrettiler, sonra yürümeyi. Bir de devleti öğrettiler 7 yaşıma doğru. Gerçi daha önce birkaç kez tehdit edilmiştim devletle. Söz dinlemezsem, uslu olmazsam, susmazsam polis çağrılacaktı. Susmamamın polisi neden ilgilendirdiğini çok sonra anladım.

Devletle tanışıklığım resmen 7 yaşında başladı. Annem ve babam adam olayım diye yaşlılar dışında herkesin aynı kıyafetleri giydiği, tel örgülerle çevrili binaya beni ilk götürdüklerinde… Buranın hapishaneyle olan benzerliğini de sonra anladım. Babam yaşlarında biriyle tanıştırdılar, babam etimi ona verdi, kemiğimi kendine ayırdı. Sonra kemiği de sizin buyrun diye bitirdiler anlaşmayı. Öğretmenmiş. Bu et kemik meselesine uyanmam, yine susmadığım için yediğim bir tokatla oldu. En iyisini o bilir, senin iyiliğin için dediler.

Her sabah tel örgülerle çevrili binanın havalandırmaya benzeyen avlusunda toplanmaya başladık. Tek sıra halinde diziliyoruz, rahat diyorlar rahat değiliz; hazır ol diyorlar tam olarak neye hazırlanacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. Karşıda altın rengi bir heykel, put gibi duruyor. Dediler ki her şeyi bu heykele borçlusunuz. Tepesinde bir bayrak, dediler ki kırmızısı kandır, bugün burada bunun sayesinde duruyorsunuz. Sonra korkma sönmez bu şafak larda yüze nal sancak, sönme den yurdu mu nüstünde, tüte nenso no cak o be nimmille timin… Buralarda bağırmak, en kötü ihtimalle söylemek gerekiyor, yoksa başına iş açıyorlar.

Türk’müşüz, doğruymuşuz, çalışkanmışız, varlığımız Türk varlığına armağanmış, ne mutlu Türk’üm diyeneymiş. Bayrağın adı Türk bayrağıymış, heykelin adı Atatürk. Ben de Türk’müşüm ve tüm dünya bize düşmanmış. Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş.

Sonra bu böyle bir sene gitti. Havalar ısınınca mahalledeki camiye gitmeye başladım her sabah. Babamla imam arasında yine bir et kemik meselesi geçti. Burada işler biraz daha farklıydı. Başka bir alfabe, başka kitaplar, başka kelimeler girdi işin içine. Okuldaki kız arkadaşlar burada kaybolmuştu. Onlarla arkadaşlık kurmamızın sakıncalı olduğu, bir biçimiyle anlatıldı. Olağan akışın dışındaki herhangi bir eylemin dayakla sonuçlanması ve itaat kültürü burada da baskındı. Birilerinin istediğini yapmazsam öldükten sonra cayır cayır yanacağımı öğrendim. Okuldakinin bir yan dalı olarak müslüman olduğum, sünni olduğum, en doğru inancın bizimki en kötü inancın diğerlerininki olduğu iyice öğretildi. Müslümanın müslümandan başka dostu yokmuş, diğer herkes bize düşmanmış.

Böyle böyle büyüdüm. Beni adam etmeye başladılar. Tam 8 sene boyunca bilfiil mesai yaptım. Her sene iki kez değerlendirildim. Değerlendirmenin en büyüğü 8. senenin sonunda geldi. Bir uyum testine soktular. Yukarıdan aşağı sıralandık. Benimki bir hayli aşağıya düştü. Fena halde uyumsuz çıktım.

Tabii benim bugün uyumsuzluk dediğim başarısızlık, tembellik falan filan… Artık lisedeydim, Endüstri Meslek Lisesi! Burada mesele biraz sertleşti. Yeni kıyafetler alındı, yeniden numaralandırıldık ve yeni yeni şeyler “öğrenmeye” başladık. Tüm bu sürecin bir tımar etme süreci olduğunu, niyetin bir şeyler öğretmek değil de bir şeye dönüştürmek olduğunu burada anlamaya başladım. Dayağın dozu biraz arttı, itaat etmek, susmak aynen devam etti ama işler daha bir ciddileşti. Daha fazla Türk olmaya başladım. Biz Türkler öyle yaman insanlarmışız ki kökümüz bilmem kaç bin yıllara dayanıyormuş. Binlerce yıldır cesurca savaşıyormuşuz. Binlerce yıldır bütün düşmanlarımız hep alçakmış. Kürtler bölücü, Ermeniler yalancı, Rumlar hırsız, Yunanlar hain, İngilizler korkak, Almanlar düzenbaz, Araplar ne bileyim işte, sahtekar falan. Ama biz harikaymışız. Anlı şanlı bir tarihimiz varmış, diğerleri hep yenilirken biz herkesi yenip duruyormuşuz.

Burada staj diye bir şey icat ettiler. O güne kadar okumazsam adam olamayacağım ve adam olamayanların bulunduğu sanayiye gönderileceğim söylenirdi. Bu stajı adam olamayanlara yaptırıyor olacaklar ki kendimi sanayide buldum. Et kemik meselesinde devir teslim işlemi birkaç resmi evrak marifetiyle bir patronla yapıldı. Anlı şanlı bir stajyerdim artık. Etim okulda, kemiğim patronda. Bu stajyer kelimesinin Fransızca kökenini sonradan öğrendim. Manastırda çile süresi demekmiş. Gerçek bir çileydi.

Şaşmaz Oto Sanayi Sitesi Aydoğmuş Şanzıman Lti. Şti. adlı manastırda çilem başladı. İlkokuldaki bayrak biraz tozlanmış olsa da burada da vardı. Heykelin bir portresi baş köşeyi kapmıştı. Camideki dualar farklı dolapların kenarından köşesinden sarkıyordu. Her iki mekanın ruhunu taşıyordu Aydoğmuş Şanzıman. Her iki mekanda olduğu gibi burası da itaatin ve dayağın dozunu artırmıştı. Küfürler, hakaretler havada uçuşmaya başladı. Haftada 6 gün, günde en az 12 saat. Yazın sıcakta, kışın ayazda. İş kazası dedikleri şeyin iş cinayeti olduğunu burada öğrendim. Patronun parasının canımdan önemli olduğunu…

Sürekli çalıştırıldım. İş yoksa da bana yapılacak bir iş illa ki bulunurdu. Temiz dükkanı temizler, sıkılı vidayı sıkar, düzenli tezgahı düzenlerdim. Musluktan damlayan suyun yere buz olarak düştüğü ayazda, mengene demiri soğuktan elime yapışırken patron inatla açmazdı ısıtıcıyı. Siz gençsiniz derdi, çok yakıyor! Patronun odasında yoktu aynı ayazdan, kısa kollu gömlekle otururdu akşama kadar. Mesleki Eğitim Kanunu’na göre asgari ücretin bilmem kaçta birini alıyordum. Haftalık 100 liraya denk geliyordu. Henüz adam olmadığımın açık ispatıydı bu bilmem kaçta bir oran. Adam olsam tam maaş almam gerekirdi. Ama adam değilsem her adam kadar da çalışmamam gerekiyordu bu açıdan bakınca. Gerçi içinde bulunduğum sanayi komple adam olmayanlara özel bir yerdi bir yandan. Ama işte öyle her istediğimiz yerden bakamazdık tabii, adam olmadığımız için.

Bu adam etme sürecinin sondan birinci aşaması olarak eğitim hayatım böyle böyle bitti. Parkurun son ayağında karşıma askerliği çıkardılar. Dediler ki adam olmak için elinin silah tutması lazım. Devlet için ölmen, devlet için öldürmen lazım. Et, kemik, bayrak, heykel, torna tezgahı hepsini geçirdim gözümün önünden. Dedim ki bu kadar pisliğin içinden fabrika ayarlarına dönmeden kurtulmak zor. Dedim ki kusura bakmazsanız artık benim de konuşma zamanım geldi: Benden adam olmaz. Benden olsa olsa anarşist olur; doğduğum gibi.

]]>
https://karala.org/dergi/adam-olmak-dogus-ozdemir/feed/ 0 1205
An-arşizm A-narsizm – Zeynep Ülger https://karala.org/dergi/an-arsizm-a-narsizm-zeynep-ulger/ https://karala.org/dergi/an-arsizm-a-narsizm-zeynep-ulger/#respond Wed, 02 Feb 2022 16:54:56 +0000 https://karala.org/?p=1196 Narsisizm veya narsistik kişilik bozukluğu… Nedir kişiliğimizi parça parça edip bozan? “Kişilik bozuklukları” günümüzde birçok insanın duyduğu bir kavram. Peki, hangi kişilik? Hangi bozukluk?

Kendine aşık olan herkesi karşılıksız bırakan peri kızı Ekho, bir gün bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcıya aşık olur. Ancak Narkissos bu aşka karşılık vermez ve peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho günden güne erimeye başlar, içine kapanır ve kısa zamanda ölür. Kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda yankılara (Ekho-eko) dönüşür.

Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Narkissos bir gün avdayken susar ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Burada su içmek için eğildiğinde, sudaki yansımasını görür. Daha önce fark etmediği bu güzellik karşısında büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olur. O ana dek hiçbir şeye olmadığı kadar hayran olmuştur kendine. Narkissos da o şekilde orada kalır. Ne su içer ne yemek yer, aynı Ekho gibi gün geçtikçe erimeye başlar ve kendi bedenini seyrederek ölür.

Narkissos aslında kendine değil, sudaki görüntüsüne hayran olmuştur. Adını Narkissos’tan alan Narsisizm, bireylerin kendine hayran olması, kendi varlığını ve kazanımlarını her şeyin üstünde tutması anlamına geliyor. Psikoloji bilimi, bu durumun ileri evresine narsistik kişilik bozukluğu adını veriyor.

Buna göre narsistler kibirli ve benmerkezci insanlardır. Kendi çıkarları için insanları manipüle ederler. Sürekli övgü bekler, empati kuramazlar. Bir narsist için dünya onun etrafında dönüyordur. O hariç geri kalan herkes nesnedir. O hariç kimin ne hissettiği, ne yaşadığı önemli değildir. En iyisi, en güzeli odur ve her şeyin en iyisini o hak eder. Dürüst olalım, aslında ne kadar tanıdık belirtiler değil mi? Bizim de çevremizdekiler kibirli davranıyor, biz de sürekli övgü bekliyoruz ve hatta sanki bizim de dünya kendi etrafımızda dönüyor değil mi? Peki bu duyguları kim yaratıyor? Bu hisler kimin işine geliyor? Bu bozuklukların kime ne faydası var? Doğduğumuzdan beri yarıştırılmıyor muyuz?

İlk günden beri en iyi okula gitmek, en iyi işi yapmak, en iyi maaşı kazanmak, en iyi müzisyen olmak, hata da yapsak en güzelini yapmak, en güzel olmak, en çok beğenilmek öğretilmiyor mu? Her şeyin en iyisine layık değil miyiz? Her koyun kendi bacağından asılmıyor mu? Ezilen olmamak için ezen olma yarışında değil miyiz doğduğumuzdan beri? Bütün kitaplar, bütün gazeteler, bütün reklamlar, bütün şarkılar, ailemiz, öğretmenimiz “ben, ben, ben” diye kafamıza kafamıza vurmuyor mu? Ailemiz sadece kendimizi düşünmemiz gerektiğini söyleyip duruyor. Onları gururlandırmak için diğerlerinden daha başarılı olmamız gerekiyor. Aslında “kendimizi kurtarmamızı” istiyorlar. Eğer doğduğumuzdan beri hepimize bunlar öğretiliyor, anlatılıyor, propaganda ediliyorsa; o zaman bunun adı neden bozukluk?

Çünkü bozuk olan esasında sistem! Çünkü bu sistemin kökleri “ben”e dayanıyor. Çünkü o kadar büyük adaletsizlikler yapıyorlar ki, geri kalan milyonlarla baş edebilmelerinin tek yolu milyonları “ben”lere bölmek. Aslında narsist olan sistemin kendisi! Çünkü dünya gerçekten onların etrafında dönüyor.

Her şeye kadir olan, her şeyi belirleyen, herkesi yöneten ve her şeye gücü yetenlerin etrafında dönüyor bu dünya. Biz de etraflarında dönen nesneleriz onlar için. Yani aslında narsistin dik alası onlar.

Aslında sistemin kişiliği bozuk. Ve hepimizi kendine benzetme niyetinde! Peki nedir bu kişilik bozukluğunun tedavisi? Sorunun tespitini nereye koyduysak çözümü de orada aramak lazım.

Onların bu bozuk kişiliğini yaratan iktidardır. Toplum içinde iktidarlı bir pozisyonu olan herkes kendini toplumdan üstün görür. İktidarlı kişi aynı zamanda narsist kişidir. İktidarlı kişi erktir. Antik Yunanca’sına bakarsak “archos”. Anarşizm kelimesinin kökenindeki “an-archos”.

Bozuk olan kişilik, sistemin kişiliğidir. İktidarı ortadan kaldırmadan, bu kişilik bozukluğunu çözemeyiz. Bu bozuk sistemin tedavisi de yok etmekle mümkündür. Yani a-narsizm, an-arşizmdir.

]]>
https://karala.org/dergi/an-arsizm-a-narsizm-zeynep-ulger/feed/ 0 1196
Devrim Kimin Çıkarlarını Savunur – İsmail Arıkan https://karala.org/dergi/devrim-kimin-cikarlarini-savunur-ismail-arikan/ https://karala.org/dergi/devrim-kimin-cikarlarini-savunur-ismail-arikan/#respond Wed, 02 Feb 2022 16:46:57 +0000 https://karala.org/?p=1187 1918, Ukrayna… Onlarca yıllık özgürlük mücadelesinin ardından Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinin sonrasında Brest Litovsk Antlaşması imzalandı. Antlaşma gereği Ukrayna’da Nisan ayı itibariyle Almanya-Avusturya işgal güçlerinin denetimindeki Skoropadsky Hetmanlığı kuruldu. 1917 Ekim sonrasında da devrim için mücadele etmeye devam eden anarşistler, Brest Litovsk’la Ukrayna işçi ve köylülerine dayatılan teslimiyeti kabul etmeyerek Almanya ve Avusturya devletlerinin işgalini Aralık 1918’de kırdı.

1921’e kadar Skoropadsky Hetmanlığı ve Petlyuravşçina’dan, Beyaz Ordu generalleri Denikin ve Wrangel’e kadar tüm iktidarlarla savaşan Ukrayna Anarşist Hareketi Mahnovşçina, tüm bunların yanında Bolşeviklerle de mücadele etti. Beyaz Ordu’ya karşı Mahnovşçina ile iki kez anlaşma yapan Kızıl Ordu, her seferinde anlaşmayı bozarak Ukrayna işçi ve köylülerini katliamdan geçirdi.

Bu yazıda, bölgeye Skoropadsky, Petlyura ve Denikin’in ordularının Mahnovşçina tarafından yenilgiye uğratılması sonrasında gelebilen Bolşeviklerin, Ukrayna işçi ve köylülerine ve anarşist devrime yönelik ilk saldırısına ilişkin bir belgeyi paylaşacağız.

Ukrayna’da ezilenler, bölgeyi Brest Litovsk’la Almanya ve Avusturya işgalcilerine bırakanların Bolşevikler olduğunun farkındaydı. Üstelik Bolşeviklerin devletsiz toplum (komünizm) için proletarya diktatörlüğü propagandası zaten devletsiz bir yaşam süren ezilenler için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bu sebeple Bolşeviklerin anarşistlerle ideolojik mücadele şansı yoktu, bölgede ideolojik olarak hiçbir zaman ciddi bir varlık kazanamadılar. Bolşevikler için askeri mücadeleden başka seçenek kalmıyordu.

10 Nisan 1919’da Ukrayna işçi ve köylülerinden oluşan Devrimci Askeri Konsey’in 3. bölge kongresi Gulya-Polye’de toplanmıştı. Kongreye yaklaşık 2 milyon işçi ve köylüyü temsilen 72 delege katılmıştı. Toplantının sonuna doğru, Kızıl Ordu tümen komutanı Dibenko’dan kongreyi yasa dışı ve karşı devrimci ilan eden bir telgraf geldi. Anarşist devrime Bolşeviklerden gelen ilk doğrudan saldırıydı bu. İlerleyen günlerde Bolşevikler Nestor Mahno’ya bir suikast girişiminde bulunacak, devamında Beyaz Ordu generali Denikin’in güneyden başlayan taarruzu karşısında bölgeyi terk edeceklerdi. Anarşistler Haziran 1919 itibariyle güneyden gelen Beyaz Ordu tehlikesiyle çarpışırken, aynı dönemde kuzeye kaçan Kızıl Ordu’nun komutanı Lev Troçki de taarruz emri verecek, İsyan Ordusu aynı anda güneyde Beyaz, kuzeyde Kızıl Ordu’yla savaşmaya başlayacaktı. Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi’nin Kızıl Ordu’nun kongreyi yasaklamasının üzerine yazdığı cevap, tarihten bugüne ezilenlerin özgürlük mücadelesinin büyük bir deneyimini içinde taşıyor ve soruyor:

“Düşünün! Siz, bir tek kişi olarak, nasırlı elleriyle boynundaki tutsaklık zincirini parçalayan ve şu anda da kendi iradesi doğrultusunda yaşamını kurmaya çalışan bir milyonluk bir emekçi işçi nüfusunu karşı devrimci ilan etme hakkına sahip misiniz? Devrim kimin çıkarlarını savunur? Partinin çıkarlarını mı, yoksa kendi kanlarıyla devrimi gerçekleştiren halkın çıkarlarını mı?”

Dibenko’nun ilgili telgrafına da yer veren, Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi’nin kongrenin karşı devrimci ilan edilmesine verdiği cevabı olduğu gibi yayınlıyoruz:

Karşı Devrimci mi?

“Yoldaş” Dibenko, 10 Nisan’da Gulya-Polye’de toplanan kongreyi karşı devrimci, örgütleyicilerini ise yasa dışı ilan etmektedir. Ona kalırsa, bu kişilere karşı en ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Telgrafını aynen aktarıyoruz:

“Novoalekseyevka, No. 283, 10 Nisan, 14:45.

Aleksandrovsk Tümeni Genel Kurmayı Yoldaş Batko Mahno’ya teslim edilecek. Bir kopyası Yoldaş Mahno’ya ulaştırılmak üzere Volnovaha, Mariupol’a; bir kopyası da Gulya-Polye sovyetine teslim edilecek:

Devrimci Askeri Genelkurmayı adına çağrısı yapılacak tüm kongreler, şu anda emrimle feshedilen bu kongre gibi, açıkça karşı devrimci olarak değerlendirilecek ve kongre örgütleyicileri yasa dışı ilan edildiklerinden, en ağır baskı tedbirlerine maruz kalacaklardır. Böylesi önlemlere gerek kalmaması için gerekli adımların atılmasını emrediyorum. İmza: Dibenko”

Bu kongrenin karşı devrimci olduğunu bildirmeden önce “Yoldaş” Dibenko, kongrenin kimler tarafından ve ne amaçla toplandığını araştırma zahmetine bile katlanmamıştır. Bundan dolayıdır ki, kongre Devrimci Askeri Konsey Yürütme Komitesi tarafından düzenlendiği halde, “Yoldaş” Dibenko kongrenin, daha önce feshedilmiş olan Gulya-Polye Devrimci Kurmayı tarafından düzenlendiğini söylemektedir. Sonuç olarak, Askeri Konsey üyeleri, kongre çağrısı yapmakla, yasa dışı bir iş yaptıklarını ve kongrenin “Yoldaş’’ Dibenko tarafından karşı devrimci ilan edildiğini bilmemektedirler. Öyleyse, bırakın da sizce karşı devrimci olan bu kongrenin kimler tarafından ve ne amaçla toplandığını “Sayın Ekselanslarına” açıklayalım. Belki o zaman ifade ettiğiniz kadar kötü bir girişim olmadığı anlaşılır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, kongre çağrısı Gulya-Polye bölgesi Devrimci Askeri Konsey Yürütme Komitesi tarafından 10 Nisan’da Gulya-Polye’de yapıldı. Bu, Devrimci Askeri Konsey’in gelecekteki özgür yönetim biçimini belirlemek üzere Gulya-Polye bölgesinde yapılan Bölgesel Gulya-Polye kongrelerinin üçüncüsüdür. (Görüyorsunuz ki, “Yoldaş” Dibenko, bu karşı devrimci kongreler tam üç kez toplandı.) Aklımıza bir soru geliyor, Devrimci Askeri Konsey nereden çıktı, hangi amaçla oluşturuldu? Eğer siz bunu hâlâ bilmiyorsanız “Yoldaş” Dibenko, biz size söyleyelim.

Bölgesel Devrimci Askeri Konsey, bu yıl 12 Şubat’ta Gulya-Polye’de gerçekleştirilen İkinci Kongre’de alınan bir karar üzerine -yani oldukça uzun zaman önce, henüz siz burada bile değilken- oluşturuldu. Konsey, Kadetler tarafından sarılan bölgede, savaşçıları ve ilk gönüllülerden oluşan devrimci müfrezeleri örgütlemek ve gönüllü seferberlik girişimlerini geliştirmek amacıyla oluşturuldu. O zamanlar, bölgemizde Sovyet askeri birlikleri yoktu. Daha da önemlisi, bölge savunmasının kendi görevi olduğunu düşünen halk, onların müdahalesine pek de bel bağlamıyordu. Devrimci Askeri Konsey bu amaçla yaratıldı. İkinci Kongre’nin kararlarına müteakip, bu konseye her bölgeden bir delege katıldı. Konseyi, her biri Yekaterinoslav ve Tauride eyaletlerinin bir bölgesini temsil eden toplam 32 delege oluşturdu. İleride Devrimci Askeri Konsey hakkında daha ayrıntılı bilgi vereceğiz. Ama önce şu sorular var: İkinci bölgesel kongre nasıl ortaya çıktı? Kongre çağrısını kimler yapmıştı? Kongre, yetkisini kimden almıştı? Kongreyi örgütleyen kişiler yasa dışı mıydı, değil miydi, neden?

Gulya-Polye’deki İkinci Kongre, Birinci Kongre’de seçilen beş kişi tarafından örgütlenmişti. İkinci Kongre 12 Şubat’ta düzenlenmiş ve “tüm şaşkınlığımıza rağmen”, düzenleyicileri yasa dışı ilan edilmemişti. Çünkü, sizin de bildiğiniz gibi, halkın kendi kanlarıyla kazandığı hakları elinden almaya cüret edebilecek kahramanlar o zamanlar burada değildi. Bu durumda akla başka sorular geliyor: Birinci bölge kongresi nasıl ortaya çıktı, kimler tarafından düzenlendi? Kongreyi düzenleyenler yasa dışı ilan edildiler mi? Edilmedilerse, neden edilmediler? Öyle görünüyor ki “Yoldaş” Dibenko, Ukrayna’daki devrimci harekette henüz yenisiniz. O nedenle size ilk başlarda neler olduğunu anlatmamız gerekiyor. Evet bunu yapacağız, gerçekleri öğrendikten sonra yaklaşımınız belki biraz değişir.

İlk bölgesel devrimci kongre 23 Ocak’ta, Bolşaya Mihailovka’daki devrimci karargahta gerçekleşti. Kongreye Denikin’e karşı kurulmuş olan cephenin yakınındaki bölgelerden gelen delegeler katılmıştı. O zamanlar Sovyet askeri birlikleri buralardan çok ama çok uzaklardaydılar. Bir yanımızda Denikin’in kuvvetleri, diğer yanımızda da Petlyuristler vardı; bölgemiz tüm dünyadan soyutlanmıştı. O zamanlar sadece, Batko Mahno ve Shchus’un başında olduğu isyancı müfrezeler vardı ve bu müfrezeler sürekli Petlyurist ve Beyaz Ordulara karşı akınlar düzenliyorlardı. O sıralar, farklı köy ve kentlere yayılan örgütlerin ve toplumsal kurumların isimleri ille de aynı olmuyordu. Bir kasabada Sovyet vardı, bir diğerinde Halk Yönetimi, üçüncü bir tanesinde Devrimci Askeri Kurmay, bir dördüncüsünde Eyalet Yönetimi vb. Ancak hepsinde ortak bir devrimci ruh vardı. Birinci Kongre, cepheyi güçlendirmek ve tüm bölgede organik ve eylemsel bir birlik yaratmak için düzenlenmişti.

Kongre için hiç kimse çağrıda bulunmamıştı; her şey halkın kendi isteği ve onayıyla gerçekleşti. Bu kongrede, zorunlu seferberlikle Petlyurist Ordu’ya katılan kardeşlerimizin kurtarılması için bir öneri ortaya atıldı. Bu amaçla, beş kişiden oluşan bir heyet seçildi. Bu kişiler, gerektiğinde Batko Mahno’nun partizanları ve diğer partizanlarla bağlantılı olarak, Ukrayna Yönetimi’nin (Petlyura’nın) ordusuna girip, oradaki kardeşlerimize kandırıldıklarını ve bu orduyu terk etmeleri gerektiğini anlatmakla görevlendirildiler. Buna ek olarak, bu heyete, geri döndükten sonra, karşı devrimci çeteler tarafından dört bir yana dağıtılmış olan bölge halkını toparlamak ve böylece daha güçlü bir savunma cephesi yaratmak amacıyla, daha geniş olacak ikinci bir kongre çağrısı yapma talimatı verilmişti. Bu nedenle, görevini tamamlayarak dönen heyet, herhangi bir parti, otorite veya kanundan direktif almaksızın İkinci Kongre’yi topladı. Siz, “Yoldaş” Dibenko ve diğer kanun sevdalıları, sizler o zamanlar çok ama çok uzaklardaydınız ve isyancı hareketin kahraman önderleri, kendi elleriyle tutsaklığın zincirlerini kırmış olan halkın üzerinde iktidar kurmak istemedikleri için, ne kongre karşı devrimci ilan edilmiş ne de kongreyi örgütleyenler yasa dışı ilan edilmişti. Gelelim Bölgesel Konsey’e. Bolşevikler, Gulya-Polye bölgesinde Devrimci Askeri Konsey yaratıldığı sıralarda ortaya çıktı. Bolşevik yetkililer ortaya çıktığında, İkinci Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda hareket eden Bölgesel Konsey çalışmalarını durdurmadı. Bölgesel Konsey’in, kongrenin kararlarını hayata geçirmesi gerekiyordu. Konsey yönetme değil, yürütme organıydı. Dolayısıyla, en iyi şekilde çalışmalarına devam etti ve devrimci çizgisinden hiçbir zaman ayrılmadı. Bolşevik yetkilileri, yavaş yavaş Devrimci Askeri Konsey’in çalışmalarının önüne engeller dikmeye başladı. Bolşevik hükümete bağlı komiserler ve diğer memurlar konseye karşı devrimci bir örgüt gibi davranmaya başladılar.

Bunun üzerine konsey üyeleri, konseyin geleceğini belirlemek ya da kongre gerek görürse, konseyi tasfiye etmek için 10 Nisan’da Gulya-Polye bölgesinde üçüncü bir kongre toplamaya karar verdi. Ve bu kongre gerçekleştirildi. Kongreye katılanlar karşı devrimci değil, tam tersine, ayaklanmanın ve toplumsal devrimin bayrağını herkesten önce yükseltmiş olan insanlardı. Bu kişiler, bölge üzerinde baskı kuran tüm odaklara karşı verilecek genel kavgayı koordine etmek amacıyla kongrede bir araya geldiler. Kongreye, 72 bölgenin -ve aynı zamanda birçok isyancı birimin- temsilcileri katılmıştı. Hepsi de Devrimci Askeri Konsey’in gerekli olduğuna karar verdi; hatta Yürütme Komitesi’ni genişleterek, komiteye, bölgede gönüllü ve eşitlikçi bir seferberlik gerçekleştirme talimatı verdiler. Bu kongre “ Yoldaş” Dibenko’nun, kongreyi “karşı devrimci” ilan eden telgrafı karşısında hayrete düşmüştür çünkü isyan bayrağını ilk önce bu bölge yükseltmiştir. Bundan dolayı, kongre bu telgrafı şiddetle protesto etmeye karar vermiştir.

Evet, tablo budur ve tüm bu anlatılanlar gözlerinizi açmalıdır “Yoldaş” Dibenko. Aklınızı başınıza devşirin! Düşünün! Siz, bir tek kişi olarak, nasırlı elleriyle boynundaki tutsaklık zincirini parçalayan ve şu anda da kendi iradesi doğrultusunda yaşamını kurmaya çalışan bir milyonluk bir emekçi işçi nüfusunu karşı devrimci ilan etme hakkına sahip misiniz?

Hayır! Eğer gerçek bir devrimciyseniz, zorbalara karşı verdiği kavgada ve özgür bir yaşamı kurmak üzere harcadığı çabada bu halkın yanında olmalısınız. Kendilerine devrimci diyen bir avuç insan, kendilerinden çok daha devrimci olan koskoca bir kitleyi yasa dışı ilan edecek kanunlar koyabilir mi? (Çünkü Konsey Yürütme Komitesi, bütün halk kitlelerini temsil ediyor.) Böylesi bir avuç kişinin ülkeye gelip, tüm yasa koyucuları ve yasaları alaşağı etmiş bir halka boyun eğdirecek şiddet yasaları yürürlüğe koymaları kabul edilebilir mi, buna izin verilebilir mi? Kendisini koruyucu olarak gören bir devrimciye, sırf devrimin kendilerine vaat ettiği güzel şeyleri, özgürlük ve eşitliği izni olmadan elde ettiler diye, koca bir devrimci kitleyi ağır şekilde cezalandırma hakkı tanıyan bir yasa olabilir mi? Zaferle elde ettikleri özgürlüğü ellerinden almaya kalkan bir devrimciye karşı, devrimci kitlenin herhangi bir şekilde sessiz kalması mümkün mü? Devrimin kanunları, yalnızca kendisine verilen görevleri yerine getirme doğrultusunda hareket ettiği için, devrimci kitlenin seçerek belli görevleri yüklemiş olduğu bir delegenin kurşuna dizilmesini emreder mi? Devrim kimin çıkarlarını savunur? Partinin çıkarlarını mı, yoksa kendi kanlarıyla devrimi gerçekleştiren halkın çıkarlarını mı?

Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi kendisini her tür partiden gelecek etki ve baskının üzerinde tutuyor ve sadece kendisini seçen halkı tanıyor. Konseyin görevi, halkın verdiği talimatları yerine getirmek, ama sol sosyalist partilerin propaganda yapmasını da engellememektir. Dolayısıyla, eğer bir gün Bolşevik düşünceler işçiler arasında başarı kazanırsa, Devrimci Askeri Konsey -Bolşeviklere göre karşı devrimci olan bir örgüt- kaçınılmaz olarak “daha devrimci” ve daha Bolşevik bir örgütle yer değiştirecektir. Ancak, şu anda bize engel olmaya, bizi boğmaya çalışmayın.

Eğer siz ve sizin gibiler, “Yoldaş” Dibenko, daha önceki politikalarınıza devam ederseniz, bunun iyi ve vicdana sığar bir şey olduğunu düşünürseniz, hiç durmayın bu kirli işlere devam edin. Siz ve partiniz Kursk’ta tutunabilmişken, bölgesel kongreler örgütleyen herkesi yasa dışı ilan edin. Ukrayna toplumsal devriminde sizin izninizi beklemeden ve mektupla göndereceğiniz programa uymadan isyan bayrağını yükseltenleri karşı devrimci ilan edin. Ayrıca sizin karşı devrimci dediğiniz kongreye delege gönderenleri de yasa dışı ilan edin. Son olarak, sizin izniniz olmadan, emekçi halkın kurtuluşu için isyancı harekete katılmış olan tüm kayıp yoldaşları da yasa dışı ilan edin. Sizin izniniz alınmadan yapılacak bütün kongreleri sonsuza kadar yasa dışı ve karşı devrimci ilan edin, ancak bilin ki sonunda hakikat, iktidarı yenecektir. Tehditlerinize rağmen, konsey yükümlülüklerinden vazgeçmemiştir, çünkü buna hakkı yoktur, halkın haklarını gasp etmeye hakkı yoktur.

Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi: Çernoknizinyi, Başkan
Kogan, Başkan Yardımcısı
Karabet, Sekreter
Koval, Petrenko, Doçenko ve diğer üyeler

Besleyici Okuma:

]]>
https://karala.org/dergi/devrim-kimin-cikarlarini-savunur-ismail-arikan/feed/ 0 1187
Mahnovşçina Kronoloji https://karala.org/dergi/mahnovscina-kronoloji/ https://karala.org/dergi/mahnovscina-kronoloji/#comments Wed, 02 Feb 2022 16:16:03 +0000 https://karala.org/?p=1182 25 OCAK 1918 – Petlyura güçleri (Amacı Rusya’dan ayrılmak olan, toprak sahipleri, kulaklar, liberal aydınlar tarafından desteklenen Ukrayna milliyetçisi burjuva hareketi), Kiev’de Ukrayna Ulusal Cumhuriyeti’ni kurdu.

3 MART 1918 – Ukrayna’yı Almanya ve Avusturya devletlerine teslim eden Brest Litovsk antlaşması imzalandı.

29 NİSAN 1918 – Almanya ve Avusturya Devletleri Ukrayna’yı işgale başladı. Petlyura’yı görevden alarak Skoropadsky Hetmanlığı’nı kurdu.

EKİM 1918 – Makhnovşçina, Skoropadksy Hetmanlığı’na karşı genel taarruz başlattı. Gulya Polye ve Ukrayna’nın güneyi özgürleştirildi. 

EKİM 1918 – Makhnovşçina kuzeye, Kiev ve Yekaterinoslav’a yöneldi. Yekaterinoslav’da Petlyura güçleri Makhnovşçina’ya Ukrayna’nın bağımsızlığı için antlaşma teklif etti. Makhnovşçina milliyetçi bir hareketle ancak savaşılacağını söyleyerek taarruz başlattı. Petlyura güçleri Yekaterinoslav’dan çıkarıldı.

ARALIK 1918 – Skoropadsky Hetmanlığı Makhnovşçina tarafından tamamen bölgeden çıkarıldı. Skoropadsky kaçtı. Gulya Polye Özgür Emekçi Komünleri ve Emekçilerin Özgür Sovyeti kuruldu.

OCAK 1919 – Beyaz Ordu generali Denikin’in ordularıyla ilk cephe hattı çekildi. Beyazlar güneyde Azak Denizi’ne kadar püskürtüldü. 

23 OCAK 1919 – Özgür bölgenin ilk kongresi yapıldı. Batıya çekilen Petlyura ve güneydeki Denikin’in saldırı hazırlıkları konuşuldu.

12 ŞUBAT 1919 – Özgür bölgenin ikinci kongresi yapıldı. 20 bin kişilik İsyan Ordusu’na katılmak üzere gönüllü seferberlik çağrısı yapıldı. Gulya Polye Devrimci Askeri Konseyi kuruldu. 

MART 1919 – Bolşevikler Makhnovşçina’ya Denikin’i yenilgiye uğratmak için Kızıl Ordu’ya katılmayı teklif etti. İsyan Ordusu’nun iç örgütlenmesini olduğu gibi koruması ve Denikin cephesinden başka bir yere yollanmaması koşuluyla askeri bir ittifak yapıldı. 

NİSAN 2019 – Ukrayna işçi ve köylülerinden oluşan Devrimci Askeri Konsey’in 3. bölge kongresi Gulya-Polye’de toplandı. Kongreye yaklaşık 2 milyon işçi ve köylüyü temsilen 72 delege katıldı. Toplantının sonuna doğru, Kızıl Ordu tümen komutanı Dibenko’dan kongreyi yasa dışı ve karşı devrimci ilan eden bir telgraf geldi. 

MAYIS 1919 – Bolşevikler Nestor Makhno’ya başarısız bir suikast girişiminde bulundu. 

MAYIS 1919 – Özgür bölgenin güneyinden Denikin’in büyük taarruzu başladı.

31 MAYIS 1919 – Devrimci Askeri Konsey Denikin’in taarruzu nedeniyle 15 Haziran için olağanüstü 4. kongre çağrısı yaptı. 

4 HAZİRAN 1919 – İsyan Ordusu güneyde Denikin’le çarpışırken Kızıl Ordu komutanı Troçki 4. kongreyi yasaklayan 1824 sayılı emrini verdi. Buna göre kongreyi düzenleyen, yayan ve katılacak olan herkes vatana ihanet cezasına çarptırılacaktı. Yüzlerce köylü infaz edildi. Komünler dağıtıldı.

TEMMUZ 1919 – Denikin güneyden ilerlemeye başladı. Yekaterinoslav ve Harkov Denikin’in eline geçti. Bölgede beyaz terör dönemi başladı. Bolşevikler karşı koymadan kuzeye çekildiler. Ukrayna’nın tümünde Bolşeviklerin silahlı gücü kalmadı. 

AĞUSTOS 1919 – İsyan Ordusu’nun batıya doğru yaklaşık 2 ay süren geri çekilmesi başladı. 

25 EYLÜL 1919 – İsyan Ordusu Kiev yakınlarındaki Uman kentinde Denikin birlikleri tarafından kuşatıldı.

26 EYLÜL 1919 – Peregonovka muharebesi başladı. Kuşatma yarıldı, İsyan Ordusu doğuya doğru tekrar taarruza geçti. 

EKİM 1919 – Büyük geri çekilmeyle Denikin’in ordularının eline geçen tüm bölgeler özgürleştirildi. Moskova seferini başlatan Denikin, İsyan Ordusu’nun taarruzu nedeniyle durmak zorunda kaldı. 

ARALIK 1919 – Bolşevikler bölgeyi özgürleştiren İsyan Ordusu’ndan Polonya cephesine gitmesini istediler. Bunun reddedilmesi üzerine, Denikin’den temizlenen Özgür Ukrayna’ya, Kızıl Ordu ikinci kez saldırmaya başladı. 

OCAK 1920 – Denikin’in Ukrayna’ya saldırısı sırasında geri çekilerek bölgedeki birliklerini Denikin’le savaşan İsyan Ordusu’na kaptıran Kızıl Ordu, bu taarruzda Çin ve Letonya alaylarını kullandı. 9 ay süren bu saldırılarda onbinlerce kişi katledildi. İsyan Ordusu mensupları, sempatizanları veya taraftarları, işgal edilen tüm köylerde kurşuna diziliyordu. Makhno’ya ve İsyan Ordusu’nun komutanlarına sayısız suikast düzenlendi. Gulya Polye, Aleksandrovsk ve Yekaterinoslav başta olmak üzere birçok bölge Bolşeviklerin eline geçti. İsyan Ordusu kıra çekildi. 

EYLÜL 1920 – Denikin’in yerine Beyaz Ordu’nun başına geçen Wrangel Ukrayna’ya saldırdı. Bolşevikler Yekaterinoslav’ı terk etmek zorunda kaldılar. Wrangel Aleksandrovsk, Gulya Polye, Berdyansk ve Sinelnikovo’yu hiçbir direnişle karşılaşmadan işgal etti.

EYLÜL 1920 – Kızıl Ordu o sırada Harkov’da üslenmiş olan Makhnovşçina’dan yardım istedi. İsyan Ordusu Wrangel’i 1 numaralı düşman olarak tanımlayarak ittifakı kabul etti.  Ukrayna Sovyet Hükümeti ile Ukrayna Devrimci İsyan Ordusu (Makhnovşçina) arasında askeri ve politik bir antlaşma imzalandı. 

EKİM 1920 – Wrangel güçlerine karşı taarruz başladı. Wrangel 3 hafta içinde bölgeden çıkarıldı, Kırım’a çekildi, kesin bir yenilgiye uğradı. 

KASIM 1920 – Wrangel tehlikesi geçtikten sonra Kızıl Ordu Gulya Polye’yi kuşattı. Kızıl Ordu’nun İsyan Ordusuna üçüncü ve son saldırısı başladı. 

AĞUSTOS 1921 – 1918 Mart’ından beri Skoropadsky, Petlyura, Denikin, Wrangel’i bozguna uğratarak tüm iktidarlarla amansız bir özgürlük kavgasına tutuşan Makhnovşçina, Kızıl Ordu’nun üçüncü ihanetinin sonucunda yenildi. Ukrayna Frunze komutasındaki Kızıl Ordu tarafından işgal edildi. 

]]>
https://karala.org/dergi/mahnovscina-kronoloji/feed/ 2 1182