Devrimci Anarşizm – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Thu, 30 Jun 2022 16:57:42 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg Devrimci Anarşizm – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Devrimci Anarşizm: Anarşist Örgüt – Karala https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-anarsist-orgut/ https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-anarsist-orgut/#respond Tue, 17 May 2022 09:02:08 +0000 https://karala.org/?p=1439 Tek başınıza kalsaydınız, her biriniz kendi başına hareket etmek zorunda kalsaydı, şüphesiz güçsüz kalırdınız; ama yalnızca ortak fikir ve tutumlarla, ortak bir amaç uğruna birlikte çalışmayla yönlendirilen ortak eylem için bir araya gelip güçlerinizi -başlangıçta ne kadar zayıf olursa olsun- örgütlediğinizde yenilmez olacaksınız.

Mihail Bakunin

Son birkaç yılın aksine yaşadığımız coğrafyada anarşizm, hep düşmanlarınca anlatıldı. Anarşizmin bir düşünce ve hareket olarak kökleri, dünyanın hemen hemen her coğrafyasında 200 yıl öncesine kadar dayansa da; kavram, yaşadığımız coğrafyada devlet tarafından kötücül bir sıfat olarak kullanılageldi.

Kelimenin -izm ekinden kurtarılıp apolitize edilerek bir olay/durum muhtevasına sıkıştırılmış -anarşi- hali; trafik kazalarından banka soygunlarına kadar, kargaşa ve kaos içeren, sıradışı ve ürkütücü her tür olayın tanımı oldu. Sosyalist devrimcilerden faşist çetelere herkes on yıllar boyunca anarşist diye damgalandı.

Devlet karşıtı bir düşüncenin devletlerin bu denli hedefi olması gayet anlaşılabilir. Tüm bu politikaların Türkiye devletine özgü olmadığını, hatta ideolojik bir saldırı olan bu uygulamaların kökeninin, 1898 yılında Roma’da gerçekleştirilen ve birbirlerine düşman olanlar da dahil dönemin tüm büyük devletlerini bir araya getiren “Toplumun Anarşistlere Karşı Korunması Konferansı”na dayandığını da belirtmek gerekiyor. Ancak dünyanın pek çok yerinde var olan ve köklü bir mücadele deneyimine de sahip olan anarşist bir gelenekten yoksun olması nedeniyle, yaşadığımız coğrafyaya özel bir parantez açmak gerekiyor.

Başka coğrafyalarda uzun yıllar boyunca verilen mücadeleler, devletlerin bu saldırılarına, gücü yettiğince karşı koyabilmiştir. Ancak yaşadığımız coğrafyada anarşizmin yüzlerce yıl önceye dayanan güçlü köklerinden bahsedemediğimiz için bu ideolojik saldırı sonuç alabilmiştir.

Milyonlarca insan, anarşizme, “anarşi” haliyle, devletin veya devletli düşüncelerin anlattığı haliyle aşinadır. Bu toplumsal gerçeklik, yaşadığımız coğrafyada anarşizm mücadelesinin önüne ilk büyük sorumluluğunu koyar. Tıpkı Akdeniz’in diğer ucunda, İberya’daki yoldaşlarımızın gerçek bir devrimi ilmek ilmek örerken yaptıkları gibi, köy köy, şehir şehir, kapı kapı gezerek bir düşünce ve hareket olarak anarşizmi örgütlemek sorumluluğu.

Bizim için, varlığı bu sorumluluktan da azade olarak tartışmasız bir ihtiyaç olan anarşist örgüt, bu sorumluluğu yerine getirmenin en önemli aracıdır. Çünkü Malatesta’nın deyimiyle “Çoğunlukla vicdani rahatsızlıkları dindirmek için basit bir çıkış yolu olan ve ara sıra ortaya çıkan tek tek propagandalar, amaca ulaşmada çok az etkilidir ya da hiç etkili değildir. Toprak, filizlenip kök salması için gelişi güzel ekilen tohumlara karşı çok nankördür.”

Bence anarşist bir örgütlenme, bireyler ve gruplar karşısında tam özerkliği ve bağımsızlığı, ve dolayısıyla sorumluluğu, ortak amaçlar için işbirliğine dayalı eylemler yapmak üzere bir araya gelmenin yararlı olduğunu düşünenler arasında özgür anlaşmayı, kabul edilen programa karşıt bir harekette bulunmamayı ve vaadlerin yerine getirilmesini, ahlâki bir görev olarak dikkate almalıdır. Daha sonra, bu temelde örgütlenmeyi hayata geçirmek için pratik biçimler ve uygun araçlar belirlenir.

Errico Malatesta

Kökleri yüzlerce yıllık kapsamlı bir ideolojik saldırıya dayanan bu tahribata karşı koymak için, tek başına entelektüel çabalar etkili bir araç olamaz. Hiçbir şey için değilse bile, en başta bu ideolojik mücadele için anarşist örgüt, özellikle yaşadığımız coğrafyada tek gerçek reçetedir.

Anarşizm, onun örgütlü bir düşünce ve harekete sahip olan tarihi ve toplumsal mücadeleler tarihindeki konumu ortada olmakla birlikte; anarşist örgüt, bahsettiğimiz tüm bu ideolojik saldırıların da neticesinde, tartışmalı bir pozisyona itilmeye çalışılmıştır. Çünkü bu ideolojik saldırının en önemli ayaklarından birini, anarşizmin temel ilkesi olan iktidar karşıtlığının, örgüt düşüncesiyle çeliştiği propagandası oluşturur.

Bu propaganda, kişilerde devletli düşüncenin nüfuz ettiği oranda karşılık bulur çünkü bu düşünce, iktidarı doğal bir yasa olarak ele alır. Kişi, herhangi bir şeyi iktidarsız tarif edemeyen devletli düşüncenin ne kadar etkisi altındaysa, o kadar bu propagandanın etkisi altında kalır.

Anarşist bir örgütün varlığı bile bu propagandayı çürütmeye yetse de anarşist örgüt fikrini yerli yerine oturtmak bu propagandaya karşı koyabilmenin ön koşuludur. Bugüne kadar bizim yaşadığımız coğrafyada anarşist örgüt pratikleri; anarşist örgütün tartışmasız gerekliliğinden, aksinin anarşizmle olan çelişkisinden yeteri kadar bahsetse de “Nasıl bir anarşist örgüt?” sorusunun cevabı hakkıyla verilemedi.

Bu sorunun cevabı, spesifik olarak odaklanarak bir araştırmaya girişildiğinde, ancak pratik deneyimden yola çıkılarak elde edilecek birtakım çıkarımlarda gizli kaldı. Bu sürünceme, anarşist örgüt kavrayışında ciddi bir muğlaklığa neden olmuştur. Bizler anarşizmin entelektüel tariflere, yaldızlı programlara, süslü laflara sığmayacağının elbette farkındayız. Ancak anarşist örgütü tarihten, hafızalardan ve deneyimlerden öteye taşımak; bugünün içerisinde gerçek bir çerçeveye oturtmak da gereklidir.

Bu metin, bu soruya başlı başına bir cevap olma iddiası taşımamakla birlikte, suyu elden geldiğince durulaştırma çabasıdır.

Bir Giriş: Anarşist Örgüt

Bizim için örgütlenme, esas olarak bireylerin tüm yaşamsal ihtiyaçlarını belirleme ve karşılama amacıyla bir araya gelmesidir. Aynı zamanda örgütlenme, canlılar için hayatta kalma ve türün devamlılığı açısından da bir gerekliliktir. Doğada koşulların sertleştiği zamanlarda da topluluk halinde hareket etme, hayatta kalmayı olanaklı hale getirmiştir. Özellikle kıtlık, kuraklık gibi zor zamanlarda topluluk halinde hareket etmenin önemi daha da belirginleşmiştir. Tek bir bireyin, böylesi zamanlarda karşılaması zor olan besin gibi temel ihtiyaçları topluluk halinde hareket ettiğinde karşılaması daha kolay olmuştur.

Geçmişten günümüze topluluk halinde hareket etmeyi deneyimleyen bireyler, yaşamı sürdürebilmenin ve kolaylaştırabilmenin koşulunun örgütlenme olduğunu anlamışlardır. Örgütlenme, yaşam için bir ihtiyaçtır. Örgütlenme yaşamsal olduğu gibi aynı zamanda yaşamımızı tehdit eden iktidarlı ilişkilerle sarılı mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmalara karşı mücadele için de bir ihtiyaçtır. Böyle düşünüldüğünde politik bir örgütlenme ihtiyacı açığa çıkar.

Anarşizmde yaşamsal olanla politik olan iç içedir. Yani politik örgüt siyasi faaliyet dışında aynı zamanda ilişki biçimlerini düzenleyen ve yaşamı ekonomik ve sosyal olarak ortaklaştıran da bir yapıdır. Anarşizmde yaşamsal örgütlenmelerse, iktidarsız ilişki biçimleri oluşturarak bireyleri ortak ekonomik ve sosyal yaşam alanlarında politikleştirir. Bütünlüklü bir mücadele yaşamın politikleştirilmesinden ve politik olanın yaşamsallaştırılmasından ayrı düşünülemez.

Bu yeniden yapım, devrimci örgütün kendisini “öncü” olarak değil bir katalizör olarak algılamasıyla başlayabilir. Devrimci örgüt, amacının iktidarı ele geçirmek olmadığını, iktidarın dağılması olduğunu hatta bütün iktidar sorununun -aşağıdan ve yukarıdan kontrol sorununun- yalnızca aşağı ve yukarı denilen şey olmadığında çözülebileceğini açık bir şekilde görmelidir.

Murray Bookchin

İktidarlı ilişkilerin ortaya çıkardığı mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmalar, toplumda bireyler arası ilişkilerde iktidarı süreklileştirmiştir. İktidarlı ilişkilerdeki bireyin karakteri ihtiraslı, bencil ve rekabetçidir.

Sistemin bireyin karakterine yüklediği bu özellikler, bireyin başka bireylerle bir araya gelmesinin önüne geçer. En temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz hale getirilen birey çaresizlik, yalnızlık vb. hissiyatlarla diğer bireylere karşı güvensizlik duymaya başlar. Sistem bu şekilde güvensizliği toplumdaki bütün bireylere yayar.

Ve artık bireyler sadece otorite ve mülkiyete dayalı mekanizmalara ve bunların ortaya çıkardığı ilişkiye güvenmeye zorlanırlar. Bu güvensiz toplumda yaşayan bireyler cinsiyete, sınıfa, ırka, dine göre ayrıştırılarak sistem tarafından daha rahat kontrol edilirler. Sistem böylelikle bireylerin bir araya gelerek örgütlenmesini engellemiş olur.

Siyasi alanda devlet kurumları, kolluk kuvvetleri ve siyasi partiler; ekonomik alanda şirketler, bankalar, piyasa ve devletin ekonomi kurumları; sosyal alanda aile, eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları ve din kurumları gibi yapılar günümüzün toplumsal örgütlenmeleri oldukları iddiasını taşırlar.

Toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal alandaki tüm ihtiyaçlarını karşılama iddiasında olan, kendi anlayışları dışında herhangi bir toplumsal örgütlenmenin var olmasını engelleyen bu kurumlar, toplumu hem ihtiyaçlarından hem de özgürlüklerinden yoksun bırakırlar. Siyasi, ekonomik ve sosyal adaletsizliklerin var olduğu bu toplumda bireylerin ihtiyaçlarının belirlendiği ve karşılandığı örgütlenmelerin ortaya çıkışı da engellenir.

Anarşizm için yaşamsal örgütlenme, bireyler arasındaki ilişkinin iktidarsız bir şekilde gerçekleşmesi; gündelik işleyişin, ihtiyaçların karşılanmasının ve karşılaşılan sorunların çözümünün herhangi bir iktidar mekanizmasının etkisiyle değil, o toplumdaki bireylerin iradesi ve sorumluluğuna dayanan ilişkilerle sağlanmasıdır.

Gündelik işleyişte ve ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan sorunlar, dayanışmayla çözümlenir. Bu sorunlar karşısında yalnız ve güçsüz olduğunu sanan bireyin, toplumsallık ve uyum içerisinde yalnız ve güçsüz olmadığı açığa çıkar. Bu ilişki biçimi bireyler arasında birbirine güven duygusunu pekiştirir. Birey ancak böylesi bir birliktelikte, yani yaşamsal örgütlülükte birey olma durumunu gerçekleştirir.

Tüm bireylerin istek ve ihtiyaçları, adaletli bir şekilde ancak böyle bir toplumda karşılanabilir. Üretim, tüketim ve dağıtım ilişkileri, herkesin verebildiği kadarını vermesi ve ihtiyacı kadarını alması ilkesiyle oluşturulurken, bireylerin özgürlüğü, sonsuz söz söyleyebildiği kararlaşmalarla sürdürülür. Gündelik işleyişin iktidarlı ilişkilerden arındırılması, anarşist ilkelerin içselleştirilmesi, yaygınlaştırılması ve sürdürülmesi toplumsal devrimi gerçekleştirmek için gereklidir.

Yaşamsal örgütlenme, şimdiyi ve şu anı dönüştürmek, anarşist bir dünyanın yaşamsal düzenini şimdiden kurabilmek adına da gereklidir. Mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmaları ortadan kaldırmayı hedefleyen, söz ve eylem tutarlılığını içinde barındıran, anarşist ilkelerin içselleştirilmesi, yaygınlaştırılması ve sürdürülmesini sağlayan, toplumun her alanında siyasi belirginliği oluşturan politik bir mücadeleye, bu mücadelenin gerekliliği olarak da politik bir örgüte ihtiyaç vardır.

Bu örgütün amacı bireyin ve toplumun özgürlüğünü ortadan kaldıran otorite ve mülkiyete dayalı sistemi ve onun adaletsizliklerini yok etmek için harekete geçmek, belirlediği stratejilerle ve manevralarla çözüm ve yöntem üretmektir.

Devletli ve kapitalist bir sisteme karşı mücadele ederken de devrimi ertelemeden, şimdi şu anda yaşayabilmek adına yaşamsal ve politik örgütlenmelerin bir aradalığını ortaya koyan kolektif, federasyon, konfederasyon gibi örgütler kurulmalıdır.

Tek bir gözü kara eylem, koca devi zangır zangır titretmeye yetiyorsa; birlikte umudu ete kemiğe büründürür gibi bir araya geldiğimiz zaman, neden dizlerinin üstüne çökertmeyelim ki?

Pyotr Kropotkin

Anarşizm, bireylerin paylaşma ve dayanışmaya dayalı bir yaşam anlayışıyla doğrudan demokratik kararlaşma süreçleri işletmesini esas alır. Bu işleyişte toplumsal ve ekonomik ihtiyaçların sağlanması; yerel düzeyde herkesin katılacağı komün ve halk meclislerinde; genelde de federasyon, konfederasyon gibi örgütlenmeler aracılığıyla organize edilir.

Anarşizm, insanın doğayla kurduğu ilişkide ekolojik uyumu, cinsler arası ilişkilerde tahakkümünün ortadan kaldırılmasını, mülkiyet ve kapitalizmin dayattığı tüketim kültürü karşısında paylaşımcı bir kültürün örgütlenmesini esas alan ve kendi ekonomik ve sosyal örgütlülüklerini oluşturan, yani tahakküme dayalı bütün ilişki biçimlerini ortadan kaldıran bir sistemdir. Böylesi bir ilişki biçiminin ve yeni bir yaşamın kurulmasının temeli ekonomik, sosyal ve siyasi alandaki ihtiyaçları karşılayacak yaşamsal ve politik örgütlenmelerdir.

Üretimi, tüketimi ve dağıtımı organize edecek kolektif ve kooperatifler; özgür yaşam alanlarını oluşturan komünler; bu kolektif, kooperatif ve komünler arasındaki ilişkinin belirleneceği ve aralarındaki iletişimi sağlayacak federasyonlar ve bu federasyonlar arasındaki ilişki ve iletişimi belirleyecek konfederasyonlar, mülkiyete ve otoriteye dayanmayan işleyişi sağlayacak örgütlenmeler var olacaktır.

Anarşist bir yaşam, kapitalist ekonominin merkeziyetçi, sınıflı planlaması yerine sınıfsızlık, yerellik ve özgürlük temelinde inşa edilecektir. Üretim, kâr odaklı ve rekabetçi değil ihtiyaç odaklı ve kolektif bir şekilde örgütlenecek; merkeziyetçi olmayan planlama ile koordine edilecektir. Ekonomi, bu temelde politik ve toplumsal olanla iç içe bir işleyişe dönüşecektir.

Politik kararlar, yerel örgütlerin kendi meclislerinde aldıkları kararlarla, merkezsiz federalizm ile koordine edilecektir. İktidar temelli oluşturulan bürokrasi mekanizmalarının yerine mahalle, bölge, federasyon ve konfederasyon düzeyinde kararlaşma mekanizmaları oluşturularak; plan, strateji ve koordinasyon sağlanacak, yaşamsal ve politik kararlar koordineli bir şekilde uygulamaya sokulacaktır.

Her ne kadar bu ekonomik, toplumsal ve politik alanda ihtiyaçları sağlayan örgütlenmeler birbirinden ayrı gözüküyor olsa da, bu üçünün birbirinden ayrılamaz olduğu gerçeği; kolektif, kooperatif, komün, federasyon, konfederasyon vb. örgütlenmeleri sadece belli alanlarda kararlar alan, sınırları belli yapılar olmaktan çıkarır. Anarşizm nasıl ki politik olanla yaşamsal olanın ayrılmazlığını vurguluyorsa, anarşist bir işleyiş içerisindeki bu yapılar da aynı bütünlüklü bakış açısıyla hareket eder.

Bütünlüklü bir bakış açısıyla hareket eden yaşamsal ve politik bu örgütlülüklerin dışında anarşistler ortak dertlerle bir araya gelen özörgütlenmeleri yaratırlar. Özörgütlenmeler bütünlüklü mücadelenin bir parçası olarak toplumsal örgütlülüğü ve etkileşimi sağlamak açısından önemlidir.

Nasıl ki toplumsal devrim, bir anda her şeyi değiştirecek mucizevi bir an değil de bir süreçse, bu özörgütlenmeler de toplumsal devrimin farklı boyutlarının inşa edilmesi adına önemli rol oynarlar. Hem politik hem yaşamsal hareket etme kabiliyetleri onları komün, kooperatif, federasyon gibi yapılarla ilintili tutar.

Anarşizmde bireyleri yaşamsal ve politik ihtiyaçlarla bir arada tutan örgüt ve örgütlülüktür. En yerelinden en genişine anarşist örgütler, işleyişin ve kararların bir merkez tarafından belirlenmediği, hiyerarşinin olmadığı yapılardır.

Anarşist örgüt, otorite ve mülkiyete dayalı sistemin bütünlüklü saldırısına karşı biz anarşistler için yaşamsal ve politik olarak bir güce dönüşür. Devletli ve kapitalist bir toplumda ancak örgütlü olursak güçlü kalabiliriz. Örgüt olmadan da mücadele edebilmenin olasılığından bahsedilse de sistemin karşısında geçmişten günümüze ancak örgütlü bir mücadele kalıcı ve etkili olabilmiştir.

Kararlaşma; anarşist örgütün en temel ilkesidir. Örgütlü olan her birey, kararlaşmaya katılmakla sorumludur. Anarşist örgütte karar verilmez, kararlaşılır.

Kararlaşma doğrudan demokrasi yöntemi ile uygulanır. Doğrudan demokrasi temsili demokrasinin tersine; merkezsiz, yatay bir biçimde işleyen, bireyin iradesini başka bir bireye teslim etmediği, bireyin sonsuz söz hakkını ilke edinen bir yöntemdir.Kararlaşmalar bu yöntemin benimsenmesiyle sürdürülür. Ne çoğunluk azınlığa ne azınlık çoğunluğa iradesini dayatmaz. Önemli olan her bireyin, iradesiyle kararlaşmaya katılımıdır. Böylece her bireyin iradesi kararı etkiler. Kararlaşma iktidarlı ilişkilerin olmadığı, bireyin kendini gerçekleştirdiği anarşist bir örgüt için vazgeçilmezdir.

Devrimci mücadele boyunca anarşizm yalnızca hükümetleri devirerek onların kanunlarını yok etmekle kalmaz, aynı zamanda onların değerlerini, geleneklerini ve ahlakını belirleyen toplumu da yaratır. Bu, anarşizmi ezilenler tarafından giderek daha anlaşılır ve sindirilebilir kılan şeydir. Bunların hepsi bizi sağlam bir inanca yönlendiriyor, anarşizmin artık sadece izole olmuş birkaç küçük grubun yarattığı marjinal bir düşüncenin dar parametrelerinin içinde sıkıştırılamayacağına!

Nestor Mahno

Anarşist örgütte temsiliyet ilişkisi yoktur. Temsiliyet bireyin ve topluluğun iradesinin tek bir kişiye veya gruba teslim edilmesidir. Hiç kimse bir başkası adına karar veremez. Temsiliyet ilişkisinde bireyin, kendisini ve yaşamını etkileyecek tüm kararların belirlenmesinde ve uygulanmasındaki iradesi ortadan kaldırılır. Temsiliyet ilişkisi otoriter, statülü, hiyerarşik ve tahakküme dayalı bir ilişki biçimidir.

Devlet; güvenlik ve denetim mekanizmaları, meclis, yasa, yargı ve militarist örgütlenmelerle temsiliyet ilişkisini oluşturur. Böylelikle temsiliyet ilişkisi devletle birlikte mutlaklaşır. Devletin temsiliyetindeki her vatandaş bu mutlaklaşan ilişkinin zorunlu bir parçası haline gelir.
Modern devletin temsiliyet ilişkisi, seçme-seçilmeye dayalı bir temsiliyet sistemiyle sürdürülür.

Devlet, toplumdaki bireyleri denetim altına alabilmek için öncelikli olarak temsiliyet sistemine dayanan yapay ayrımlarla (siyasi görüş, çıkar birliktelikleri vb.) toplumu ayrıştırır. Devlet, iktidar temelli bu ayrışmaları demokrasi adı altında yaparken, yerel ve genel seçimlerde, seçme seçilme hakkıyla da vatandaşını sanki toplumsal işleyişe katılmış gibi hissettirir.

Ancak iktidar temelli temsiliyet sistemi (otoriter, statülü, hiyerarşik ve tahakküme dayalı) içinde yer alan her uygulama (partileşme, meclis vekilliği, parti üyeliği, oy hakkı vb.) bireyin iradesini yok sayar. Otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur. Kararlaşmada doğrudan demokrasi, bireyin özgürlüğü deneyimlemesini esas alır. Temsiliyet sisteminin ortadan kaldırılmasıyla edilgen bireyler etkenleşir. Birey, içinde bulunduğu örgütün aldığı kendini ve yaşamını etkileyecek her kararda sonsuz söz sahibidir. Bu söz söylenirken hiyerarşiye, tahakküme dayalı bir ilişki geliştirilmez. Tüm bireylerin özgürlüğü deneyimleyebileceği tek ilişki biçimi budur.

Anarşist örgütte kararlaşma, bir merkezin olmadığı, kararların bu merkezden çıkmadığı, üst-alt ilişkisini barındırmayan, herkesin yatay bir şekilde yer aldığı bir süreçtir. Kararlaşma sürecinde emek, yaş, bilgi, deneyim, yetenek vb. nitelikler başka bireyleri etkisizleştiren birer hiyerarşiye ve tahakküm aracına dönüştürülmez. Bireyler birbirinin sözünü kesmeyen bir şekilde kararlaşmaya katılır. Kararlaşmaya katılım gereklidir ve gönüllülükle sağlanır. Kararların alınmasında üç farklı yaklaşım açığa çıkabilir.

Karara Katılma: Kararlaşma sürecinde gündem edilerek konuşulan ve tartışılan önerinin bir ya da birden fazla birey tarafından benimsenerek kararın işlemesi yönündeki görüş.

Yol Verme: Kararlaşma sürecinde gündem edilerek konuşulan ve tartışılan önerinin bir ya da birden fazla birey tarafından benimsenmese de kararın işlemesi yönündeki görüş.

Şerh Koyma: Kararlaşma sürecinde gündem edilerek konuşulan ve tartışılan önerinin bir ya da birden fazla birey tarafından benimsenmeyerek kararın işlememesi yönündeki görüş.

Kararlaşma süreçlerinde karşılıklı etkileşim önemlidir. Her karar bu etkileşimle tekrar değerlendirilebilir, tartışmaya açılır. Kararlaşma sürecindeki bu yaklaşımlardan karara katılma, alınan kararın hızlıca uygulanmasını sağlar. Yol verme, kararı ertelemez ve tartışmaya açık bir şekilde kararın uygulanmasını sağlar. Yol veren birey, kararın işletilmesine dahil olabilir ya da olmayabilir. Şerh koyma, kararın uygulanmasını engeller, kararı tartışmaya ve etkileşime yeniden açar.

Sana anarşistlerin örgütlenmeye inanmadığını söyleyen herkes saçma sapan konuşuyor. Örgütlenme her şeydir ve her şey örgütlenmedir. Yaşamın tamamı, bilinçli veya bilinçsiz bir örgütlenmedir. Her halk, her aile, hatta her birey bir örgüt veya örgütlenmedir. Her canlının her parçası, uyum içinde çalışacak şekilde düzenlenmiştir. Aksi halde farklı organlar düzgün çalışamaz ve yaşam olamazdı. Anarşist örgütte tüm parçalar eşit derecede değerlidir ve hiçbirine karşı ayrımcılık yapılmaz. Zorlama üzerine kurulu, zorlayan ve baskılayan örgütlenmeler kötü ve sağlıksızdır. Gönüllü olarak oluşturulan, her üyenin özgür ve eşit olduğu özgürlükçü örgüt, sağlam bir yapıdır ve iyi çalışabilir. Böyle bir örgütlenme, eşit parçaların özgür birlikteliğinden oluşur.

Alexander Berkman

Anarşist örgüt; belli bir ideolojik, politik ve stratejik ortaklaşma sağlayan bireylerden oluşur. Bu gönüllü birliktelik, iktidarsız ilişkiler kurma, kapitalizmdeki “ben”in anarşist örgütteki “birey”e dönüşümü; şerh koyma yaklaşımının suistimalini engeller. Bu durumda farklılıklar, ayrılığa değil zenginliğe dönüşmüş olur.

Kararlaşma sürecinde kararın alınmasını kolaylaştırmak için her bir bireyin düşüncesini ifade edebilmesini sağlayan bir kolaylaştırıcıya ihtiyaç duyulabilir. Kolaylaştırıcı kararlaşmalar için değişkendir, kararda yönlendirici değildir. Sadece sürecin işleyişini koordine eder. Bu kararlaşma sürecinde, kolaylaştırıcının dikkat etmesi gereken, bütün bireylerin sonsuz söz söyleyebilme ilkesini işletmesidir.

Kararların alınması yönündeki bu görüşler dışında, alınan her karar yeniden tartışmaya açıktır. Niceliğin arttığı ya da fazla olduğu bir durumdaysa kararlaşma süreçleri, her bireyin sonsuz söz söyleyebilmesi yani karara aktif katılımının sağlanabilmesi adına yerel veya örgütsel düzeydeki parçalar içerisinde (komün, kolektif, kooperatif, federasyon, konfederasyon) işletilir.

Nicelik kararlaşmadaki bireyleri edilgenleştirmemelidir. Parçaların kararlarının dolaşıma sokulmasını ve bütünü etkileyecek kararlaşmaların sağlanmasını örgütsel bir koordinasyon organize eder. Bu koordinasyon yalnızca parçaları birleştirme sorumluluğunu üstlenir. Bunun ötesinde bir hakka sahip değildir.

Gündelik yaşamın içerisinde, anlık karar gerektiren durumlar gelişebilir. Kararlaşma süreci, fiili olarak da işletilebilir. Bu durumda, fiili kararlar uygulanır, ancak bütün bireyleri kapsayan ve etkileyen kararlar herkesin katılımının gerekli olduğu genel kararlaşma süreçlerinde konuşulur, tartışılır ve işletilir. Her durumda, kararın değeri (ağırlığı) göz önünde bulundurulmalıdır. Kararın değeri, o kararın bütün birey ve grupları ne kadar kapsadığı ve etkilediğiyle ilişkilidir. Fiili kararlaşma sürecinde yer almayan birey ve gruplar da karara müdahale ederek, kararı yeniden tartışmaya açabilir.

Anarşist toplumda iktidar, hiyerarşi, merkeziyetçilik, bencillik, rekabet, temsiliyet, tahakküm yoktur. Öyleyse anarşist örgütte de iktidar, hiyerarşi, merkeziyetçilik, bencillik, rekabet, temsiliyet, tahakküm olamaz. İktidar yalnızca iktidar yaratır. Özgürlük yalnızca özgürlükle yaratılır.

Anarşistler, her şeyin herkese ait olduğu, herkesin verebildiği kadarını verip ihtiyacı kadarını aldığı, mülkiyetin olmadığı, toplum içerisindeki tüm bireylerin birbirlerinin üstü veya altı olmadığı bir yaşam için mücadele ederler. Öyleyse bu yaşamı kurmak için bir araç olarak kurguladıkları anarşist örgüt, bunların tümünü içermelidir.

Bizim için anarşist örgüt; kitleleri bilinçlendirerek onları peşinden sürükleyecek, ona yol gösterecek, ona neyin nasıl yapılacağını öğretecek ve devrimi gerçekleştirecek bir araç değildir. Anarşist örgüt ezilenlerin bir parçasıdır. Anarşist örgüt, ezilenlerin örgütlü gücüdür. Ezilenlerle bilinçlenir, ezilenlerle öğrenir, ezilenlerle yol bulur, ezilenlerle yapar. Bizim için örgüt; dünyanın tüm putlarını devirip bütün devletlerin yıkıntıları üzerinde yeni bir dünyayı örgütleyen özgürlüktür.

Anarşist örgütün tarifi, aynı zamanda anarşist toplumun tarifidir. Bunun nedeni, anarşistlerin idealleriyle yöntemlerinin, yarınlarıyla bugünlerinin arasında “ilkesel düzeyde” tek bir farkın dahi olmamasıdır.

]]>
https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-anarsist-orgut/feed/ 0 1439
Devrimci Anarşizm: Bütünlüklü Mücadele – Karala https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-butunluklu-mucadele-karala/ https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-butunluklu-mucadele-karala/#respond Sat, 29 Jan 2022 16:00:22 +0000 https://karala.org/?p=1151 İktidarın örgütlü olduğunun ve yaşamlarımızın her alanına sızdığının farkındayız. İktidar, yapısı gereği hiyerarşik bir ortamda var olabileceği için, ezen-ezilen ilişkisini bütün alanlarda kurmak zorundadır. Buna göre heteroseksüel erkek geri kalan bütün cinsel kimlik ve yönelimlerden, patronlar işçilerden, zenginler yoksullardan, insan geri kalan bütün varlıklardan, hakim ulus ve dini inanış diğer halklar ve inanışlardan, eğitimli olan eğitimsiz olandan, yaşlı olan genç olandan daha üstte konumlanır.

Tüm toplumsal sorunlar, bu iktidarlı yapıdan kaynaklanan sorunlardır. Bugün bu sorunları yaratan ne -kapitalistlerin iddia ettiği gibi- yaşamın doğasındaki kimi eşitsiz varoluşlar, ne de -Marksistlerin iddia ettiği gibi- yaşamın örgütlenmesindeki kimi yanlış konumlanışlardır. Bugün bu sorunları yaratan, yaşamın örgütlenme biçiminin kendisidir. Bugün yaşam, iktidarlı bir şekilde örgütlenmektedir.

Dolayısıyla bu sorunların çözümü ne -kapitalistlerin iddia ettiği gibi- doğal olan eşitsizlikleri kabul edip tüm bunları bir sorun olarak görmemek, ne de -Marksistlerin iddia ettiği gibi- yaşamın örgütlenmesindeki konumlanışların yerini değiştirmektir. Bu sorunların çözümü, yaşamın örgütlenme biçimini tümüyle değiştirmekten geçer. Bu değişim de, -reformistlerin iddia ettiği gibi- restore etmek, iyileştirmek, düzeltmek, tedavi etmekle değil; tüm bu iktidarlı örgütlenmeyi tüm kılcallarına kadar yok etmek, tümüyle ortadan kaldırmak, yıkıp yeniden yaratmakla mümkündür.

Anarşizmin temel savı budur. Anarşizm, tüm mücadele hattını tarih boyunca bu temel ilke etrafında kurmuştur. Burada onu kapitalizm içi veya dışı tüm okumalardan ayıran temel mesele, sorunu iktidara koymasıdır. Bunun yanında anarşizm, iktidarın yarattığı bu sorunların herhangi bir biçimini, türünü, görünümünü ve yansımasını diğerinden daha önemli görmemiştir.

Bize göre temel sorun ne tek başına işçilerin, ne tek başına kadınların, ne tek başına LGBTİ+’ların, ne de tek başına ezilen herhangi bir halk veya halkların sorunudur. Bu sorunlardan hiçbiri diğerlerinden acil, can yakıcı veya önemli olmadığı gibi bu sorunların hiçbiri, bir diğerinin çözülmesiyle çözülemez. Yani örneğin ezilen bir halkın sorunlarının işçilerin sorunlarından daha can yakıcı olduğuna inanmadığımız gibi, işçilerin kurtuluşunun kadınların da kurtuluşu olduğuna inanmayız. Biz bütün bu mücadelelerde öz örgütlenmelerin kurulması ve bu örgütlenmelerle iktidarın o alandaki tezahürünün yok edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte bütün bu tezahürlere sebep olanın iktidar olduğunun unutulmaması ve iktidarın bütün bu alanlardan def edilmesi gerekmektedir. Bu da sadece bütünlüklü mücadeleyle gerçekleşebilir. Bu anlayışa göre sadece kendi ezilmişliğimiz için mücadele edemeyiz. Çünkü biz, birimiz bile özgür değilsek hepimizin tutsak olduğuna inanırız. Tüm bu sorunların kaynağının iktidar olduğunun bilinciyle bütün ezilenlerle dayanışmak ve mücadeleyi hepimiz için omuz omuza sürdürmek zorundayız.

Bununla birlikte iktidarın yalnızca karşımızda, üstümüzde, dışımızda olmadığını da bilmeliyiz. Tüm toplumsal yaşamı örgütleyen iktidarlı anlayış, onun karşısında olduğunu beyan eden de dahil olmak üzere her bir bireye tesir etmiştir. Dolayısıyla mücadele, iktidarın açıkça karşımızdaki tezahürlerine karşı verildiği gibi, içimizdeki tezahürlerine karşı da verilmelidir. Mücadele içindeki birey kendi içindeki iktidarı, onun tezahürlerini de yok etmeli ve kendini devrimcileştirmeli, özgürleştirmelidir. Bu sebeple devrimci anarşist mücadele veren bireyler ve bu bireylerin yarattıkları öz örgütlenmeler cinsiyetçi, mülkiyetçi, homofobik, ırkçı, gerontokrat vb. hiçbir iktidarlı düşünceye sahip olamaz ve bu şekilde ilişki kuramaz.

Sınıf Mücadelesi

Birbiriyle iç içe geçmiş ve birbirini tetikleyen toplumsal sorunlardan biri, mülkiyete sahip olan ve üretim, tüketim ve dağıtım ilişkilerinin nasıl örgütleneceğine karar verenlerin; tüm bu süreçte köleleştirilen, tüm üretimi emeğiyle yarattığı halde bundan sadece hayatta kalabilecek kadar -üretime devam edebilmesi için- pay alabilen mülksüzler üzerinde uyguladığı iktidardır. Burada ezen sınıf, ezilen sınıfı sömürmekte, köleleştirmektedir.

Kapitalizm genelde hem savunucuları hem de karşıtlarınca uzun yıllardır modern bir olgu olarak ele alınsa da kökleri oldukça eskiye dayanır. Kapitalizm herkesin kullanımında olan varlıkların bir kişi veya grup tarafından zorla el konulup mülkiyete geçirilmesi, bu şekilde mülksüzleştirilenlerin köleleştirilmesi ve üretilenlerin mülk sahiplerinde birikmesiyle oluşmuştur. Mülkiyete sahip olan sınıfın, üretim araçlarını üreticiden kopararak üretilenlere el koyması; üretim, tüketim ve dağıtım ilişkilerini merkezileştirmiş ve devam eden süreç modern kapitalizmi ortaya çıkarmıştır. Ayrıca kapitalizm, zorla ele geçirme ve mülkiyetin ortaya çıkmasıyla oluştuğu ve sürekli olarak diğer iktidarlı yapılarla ilişki içerisinde olduğu için sadece ekonomik bir sistem değildir.

Sınıflı toplumda doğanın herkese sunduğu ve yaşamın ihtiyaç duyduğu her şeyi; evleri, kıyafetleri, gıdayı, eşyayı üretenler ve yaşamın tüm bilgisine sahip olanlar yaşamsal araçlara sahip değildir. Tüm bu üretim sürecine ilişkin en ufak bir söz hakları dahi yoktur. Kapitalizmde işçilere reva görülen -asgari ücret, maaş, yevmiye- işçilerin ürettiklerinin kırıntısı bile değildir. Kapitalistler işçilerin ektikleriyle beslenir, diktikleriyle giyinir; işçilerin yaptığı saraylarda yaşar, işçilerin ürettiklerini kullanır. Fakat işçiler ancak hayatta kalmak, çalışmaya devam edebilmek ve patronlara daha fazla kazandırmak için kırıntılara mahkum edilir.

Adaletsizliğin olduğu yerde isyan kaçınılmazdır. Yüzyıllardır yaşamının tümü yalnızca kapitalistleri beslemek üzere işgal edilmiş olan işçiler makineleştirilmiş, yaşama yabancılaştırılmış, iş cinayetlerinde katledilmiştir. Elbette ki tüm bu adaletsizliklerin olduğu yerde mücadele de hep var olmuştur. Büyük ve sistematik sömürü, karşısında büyük ve örgütlü direnişleri de yaratmıştır.

Kapitalizmin saldırılarının yoğunlaştığı 19. yüzyıldan itibaren işçi mücadelesi de büyüyüp gelişti. İşte anarşizm de tam bu yüzyılda etkili bir toplumsal hareket ve düşünce biçimi olarak sınıf mücadelesindeki yerini almaya başladı. Anarşistler 1. Enternasyonal’den bu yana “İşçilerin kurtuluşu ancak kendi ellerindedir” sloganıyla patronlara ve patronları koruyan devletlere karşı mücadele etmiştir. İşçi sınıfının tarih boyunca en temel silahı olmuş olan “genel grev” silahı, ilk kez anarşist sendikalar tarafından sınıf mücadelesine kazandırılmıştır.

Anarşistler dünyanın pek çok coğrafyasında sendikalarda; işçi ayaklanmalarında barikatların en ön safında yer alarak; fabrika işgallerini, grevleri ve genel grevleri örgütleyerek; sokaklarda, fabrikalarda işçi sınıfının kurtuluşu için bildiriler ve gazeteler dağıtarak; işçi sınıfının ihtiyaçlarını gidermek için kolektifleştirmelerde bulunarak sınıf mücadelesini örgütlemiştir. Bu etkili mücadele, yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak ve mücadele etmek dışında yapabileceği başka bir şey olmayan anarşistlerin işçi ve ezilen olmalarından kaynaklanmaktadır. Sınıf mücadelesinin içinde doğan anarşizmin bu mücadeleye yaklaşımı, hiçbir zaman için işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmek olmamıştır. Bunun yanında anarşistler hiçbir zaman bu mücadeleyi yalnızca belli hak kazanımlarına indirgememiş, emeğin parayla satılmasının kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir mücadele perspektifi ortaya koymuştur.

Tıpkı 1886’da “Günde 8 Saat” talebiyle başlayan ve 1 Mayıs’ı yaratan mücadelenin örgütlenmesinde olduğu gibi anarşistler işçilerin hak arayış mücadelesinde yer alarak işçilerin örgütlülüğünün gücünü ortaya koymuş, kapitalistlerin sömürdüğü, açlığa yoksulluğa mahkum ettiği ve katlettiği işçilerin, işsizlerin, ezilenlerin özgürleşebilmesi için hak mücadelesinin ve öz örgütlenmelerin ötesinde de bir mücadelenin gerektiğini savunmuşlardır. Bununla birlikte anarşistlerin sınıf mücadelesinden anladığı, bir sınıfın diğerinin yerini alması değil, sınıfsızlığın sağlanmasıdır.

İtalya’dan Mısır’a pek çok coğrafyada mücadele etmiş devrimci anarşist Errico Malatesta bütünlüklü bir işçi mücadelesinin önemini şu sözleriyle anlatıyor:

“Bizim için önemli olan, sadece işçilerin az ya da çok talepte bulunmaları değil; kendi çabalarıyla, kapitalistlere ve hükümete karşı doğrudan eylemleriyle istediklerini elde etmeye çabalamalarıdır. Bizler, işçi hareketinin yaşamsal önemini ve anarşistlerin bu harekette güçlü ve aktif bir rol almasına duyulan ihtiyacı her zaman anlamışızdır. Ve bu, çoğunlukla, emekçi gruplara daha canlı ve gelişen bir yapı kazandırmak için yoldaşlarımızın girişimlerinin bir sonucudur. Biz, işçi sendikasının; bugün işçilerin içinde bulundukları kölelik durumunu anlamaya başlayabilecekleri, özgürlüklerine kavuşmayı isteyerek kendilerini baskı altında tutanlara karşı verecekleri mücadelede tüm ezilenlerin dayanışma içinde olmaları gerektiğini anlayabilecekleri bir yol olduğunu -bunun yanında patronlar ve asalaklar olmaksızın üretimin yeniden düzenlenmesi ve sosyal yaşamın devamı için gerekli ilk çekirdek olarak görev yapacağını- düşünmüşüzdür.”

Yüzyıllardır bu mücadelenin doğrudan içerisinde olan devrimci anarşistler için her şeyin herkesin olduğu, mülkiyetin ve otoritenin olmadığı, dolayısıyla sömürü, baskı ve katliamların olmadığı özgür ve adil dünya; kapitalizme karşı bütünlüklü bir mücadele ile yaratılabilir. Sınıf mücadelesi tüm iktidarlı yapılarla mücadelenin yanı sıra kapitalizmin neden olduğu bencil, rekabetçi ilişki biçimlerini ve tüketim kültürünü bugünden yok etmemize yarayacak, kapitalizme karşı işçilerin kendi ihtiyaçlarını karşılamasını ve üretimlerini yapmasını sağlayacak örgütlenmeler yaratmasıyla başarıya ulaşacaktır. İhtiyaç ve koşullara göre patronlara karşı hak mücadelesi vermeyi de, iş yerlerini patronsuzlaştırma veya kolektifler, kooperatifler oluşturmayı da hedefleyen bu mücadelenin amacı sınıfsız bir dünya yaratmak olmalıdır.

Sınıfsızlık anarşizmle mümkündür!

Halkların Özgürlük Mücadelesi

Kapitalist sömürüye; devletlerin işgal, imha ve asimilasyon saldırılarına karşı halklar yüzyıllardır özgürlük mücadelesi vermektedir. Sanayileşmenin, modern kapitalizmin ortaya çıkışı, devletlerin sömürgecilik yarışları ve milliyetçilik ideolojisinin yaygınlaşmasıyla gelişen ulus devletleşme süreci ikili bir biçimde halkları tahakküm altına almaya çalışmıştır. Bir yanda bir halk baskı, manipülasyon ve sömürünün etkisiyle bir ulus haline getirilmiş; başka yanda başka bir halk devletleşen ulusların saldırılarına maruz kalmıştır.

Rudolf Rocker’ın da söylediği gibi “Devleti yaratan ulustur fakat ulus kavramı halk kavramını karşılamaz. Ulus, yaratılmış bir kavramdır”. Halk aynı coğrafyada yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan toplulukları ifade etmektedir. Devletli siyasetin etkisiyle yaratılmış millet ve ulus kavramları yaşadığımız coğrafyada dinin etkin konumu sebebiyle farklı anlamları taşımaktadır. Millet kavramı, dinsel ya da mitsel ortaklıklar yaratarak toplulukları bir arada tutmayı hedefler. Ulus kavramı ise modern devletin dinden kopmasıyla ya da yükselttiği laiklik/sekülerlik gibi politikalarla tüm vatandaşların belli bir akıl etrafında, aynı toprağa ve aynı yasaya bağlı olması üzerinden aynılaştırılmasıyla oluşmuştur.

Ancak millet ve ulus kavramlarının ikisi de insan toplulukları arasındaki hiyerarşiyi devlet üzerinden kurgular. Devletli olan halkların, devletsiz halklardan daha gelişmiş olduğunu iddia eder. Millet ya da ulus olamamak üzerinden kurulan bu hiyerarşi, gelişmişliği yaymak adına devletsiz halklara yönelik saldırıları ve asimilasyonu meşru görür. Bu süreçte halkların millet/ulus kavramları çerçevesinde yaşadıkları devletleşme pratiği, karşısında daima özgürlük mücadelelerinin yükselişini bulmuştur.

Halkların özgürlük mücadeleleri ulusal ya da milli gibi niteliklerle tanımlanmaya çalışılmış, bir devlet kurma isteğiyle özdeşleştirilmiş olsa da bu mücadeleler; kaçınılmaz olarak yerel ve küresel iktidarlara, merkeziyetçiliğe, devletlere karşı mücadeleyle şekillenmiştir. Günümüzde de Rojava’dan Chiapas’a kadar farklı coğrafyalarda gerçekleşen mücadeleler klasik ulusal mücadele tanımlarına uymamaktadır.

Halkların özgürlük mücadeleleri toplumsal yaşamı, kendi karar alma süreçleri ve kendi kültürüyle örgütleyen; ötekileştirmeye, asimilasyona, katliamlara karşı bir araya gelen ve ortak kültürü paylaşan insanların direniş hareketidir. Toplumsal, politik dönüşümü sağlama amacıyla mücadele etmeye başlayan halkın kurduğu örgütlenmeler özü itibarıyla devlete karşıdır. Devlet ortaya çıktığı sürece halkın özgürlüğünün sağlanamayacağının farkında olan anarşistler yüzyıllardır bu mücadelelerin içinde yer almıştır.

Polonya halkının Rus İmparatorluğu’na karşı verdiği mücadelede, Ermeni ve Bulgar halklarının Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verdiği mücadelede anarşistler hep etkin bir biçimde yer almışlardır. Devrimci mücadelenin her aşamasında halkların özgürlük mücadelelerinin yanında olan Mihail Bakunin desteğini “Slavlara Çağrı”, “Ulusal Bildirge”, “Devlet ve Anarşi” metinlerinde sıkça dile getirmiştir. Rus İmparatorluğu’nun işgali altında olan Slav halklarının yanında yer alırken Slav halkların özgürlüğünün ancak başka halkların özgürlüğü ile tamamlanabileceğini de belirtmiştir.

Ona göre halkların özgürlüğü sadece bir yerde kazanarak değil her yerde kazanılarak gerçekleşir. Halkların özgürlük mücadelesinin ulusal kurtuluş mücadelesinden farklı olduğunu “İlerici Slavlar safdil aldatmacalardan, halkçı özlemlerin sözde temsilcisi olduğunu iddia eden ulusçuluk oyunlarından bir an önce arınmalıdır.” sözüyle dile getirmiştir. Bir halkın bir imparatorluk ya da devletten bağımsızlaşmasından sonra kendi devlet ve askeri örgütlenmeleri yerine yalnızca şehirlerin, bölgelerin, komünlerin ve bireylerin mutlak özgürlüğü ve özerkliği temelinde inşa edilen federalist bir yapı kurması gerektiğini anlatmıştır.

Ortada “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” diye bir teori henüz yokken bile farklı coğrafyalarda halkların özgürlük mücadelelerini savunan anarşizmin toplumsal devrime dönüştüğü pek çok coğrafyada anarşist devrimler, halk özgürlük mücadeleleriyle iç içe geçmiştir. Çünkü ancak bu yolla bir halkın kazandığı özgürlük başka bir halkın özgürlüğüyle bütünleşerek tamamlanabilir. Bunu anlamak için Endonezya’dan Meksika’ya geniş bir yelpazede, anarşizmin halk mücadelelerindeki etkisine bakılabilir.

Özetle devletsiz bir zeminde gerçekleşen halk hareketleri anarşistler için önemlidir. Çünkü halklar ancak devletsiz bir zeminde kendi siyasi, sosyal ve ekonomik kararlarıyla yaşamlarını yeniden yaratabilirler. Bizler de tüm bu nedenlerle birlikte, yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır devlete ve kapitalizme karşı mücadele eden Kürt halkının özgürlük mücadelesinin bir parçasıyız. Yıllardır kendi dilini konuşması yasaklanmış, toplumsal yaşamda ötekileştirilmiş halkların mücadelesinin meşruluğu anarşistler için oldukça açıktır. Halkların özgürlük mücadelesi toplumsal devrim mücadelesidir. Asimilasyoncu, işgalci ve katliamcı devletlere karşı ezilen halkların özgürlük mücadelesinin bir parçası olmak anarşistlerin sorumluluğudur.

Cinslerin Özgürlük Mücadelesi

İktidarlı yapıların ortaya çıkıp kurumsallaşmasıyla birlikte iktidar, doğadan kopan cins olan erkekte somutlaşmıştır. Doğanın hakimi olmaya çalışan erkek, kendisi dışındaki cinslerin de hakimi olmaya çalışmıştır. Bu eril hakimiyet örgütlenip devletler kurulduğundaysa toplumsal değerler tümüyle değişmiş; erkeğin iktidarını meşrulaştıran yeni değerler ortaya çıkmıştır. Bu değerlerle birlikte, “heteroseksüel erkek” dışındaki tüm cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimlerden bireyler cinsiyet hiyerarşisinde aşağıda konumlandırılmıştır. İktidarlı yapıların ortaya çıkmasıyla nasıl ki insan kendisini doğanın merkezine koymuşsa, heteroseksüel erkek de kendisini insanın merkezine koymuştur. Heteroseksüel erkek dışındakiler, ayrı iradelere sahip özneler değil erkeğin hizmetinde olan araçlar olarak görülür. Kadınlık ve erkeklik bu amaçlarla kültürel olarak inşa edilen ve öğrenilen kalıplardır. Bir cinsiyetin diğerlerinden üstün olduğunu söyleyen iktidarlı düşünce ve hareket biçimlerinin tümü olan cinsiyetçilik; pratik, fiziksel saldırıların dışında dil aracılığıyla da varlığını sürdürür. Erkek olmayanı aşağılayan, yok sayan; bedenine ve varoluşuna tehdit oluşturan söylem, kelime, hakaret ve küfür toplumsal yaşamda erkek olmayana yönelik şiddetin ve ayrımcılığın meşrulaştırılmasına neden olur.

Sadece kadını ve erkeği kabul eden toplumsal cinsiyet olgusuyla, kadın ve erkeğin toplum içindeki konumu ve bu konuma uygun rolleri, toplumsal yaşama ne oranda katılacakları belirlenmiştir. Kadın ve erkeğin toplum içindeki politik, ekonomik, sosyal farkları cinsiyete dayalı iş bölümüyle belirlenmiştir. Kadınlara ya da erkeklere ait özellikler ve beceriler, kadınlardan ve erkeklerden beklenen davranış biçimleri birbirinden ayrılmış; her ikisine de toplumsal cinsiyet rolleri biçilmiştir. Toplumsal cinsiyet rolleri farklı coğrafya ve tarihsel zamanlarda, farklı kültürlerde cinslere toplumsal olarak yüklenen rollerin ve sorumlulukların bütünüdür. Bu anlamıyla toplumsal cinsiyet yalnızca cinsiyeti belirtmekle kalmaz, aynı zamanda cinsler arasındaki iktidar ilişkilerini de belirler.

Erkek egemen sistem toplumun büyük kesimini (kadınları ve LGBTİ+’ları) baskı altında tutmasına rağmen toplumun çoğunluğu tarafından içselleştirilmiştir. Erkek egemenliğin içselleştirilmesi, devletin mikro hali olan ailede başlar. İşlevi bireyi toplumun değerlerine entegre etmek olan eğitim sistemiyle pekişir; dini öğretiler ve din kurumlarıyla, devletin yasalarıyla sürer. Erkek egemenliğinin var olduğu toplumsal işleyişte erkek egemenliğini içselleştiren bireyin refleksleri, söylemleri, davranışları, ilişki kurma biçimleri ataerkildir. Böylece tüm davranışlarımızda erkek egemenliğin toplumsal rolleriyle hareket eder, ataerkiyi yeniden üretir ve pekiştiririz.

Bin yıllardır kadınların varoluşuna doğrudan saldırılar düzenleyen, onu kendisi için bir nesneye, köleye indirgeyen; giyinme, konuşma ve ilişki kurma biçimine, hangi işi yapıp, saat kaçta eve gideceğine müdahale eden; kısacası sömüren, katleden, kullanan ve yöneten erkek egemen sistem yıkılmalıdır.

LGBTİ+’ların varoluşuna saldıran, onları toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya, iradelerini tümden yok etmeye çalışan erkek egemen sistem yıkılmalıdır. Varoluşa yapılan her saldırı bir mücadeleyi ortaya çıkarır; bu kimlikle verilen mücadele, erkek egemenlik ve cinsiyetçilik ortadan kaldırılıncaya dek sürer. Erkek egemenliğe ve cinsiyetçiliğin her biçimine karşı mücadele etmek, özgürlük için bir zorunluluktur.

Bunun yanında, toplumsal olarak dayatılan cinsiyet rollerini de reddetmek, bütün olarak erkek egemen ilişki biçimlerini, söylemleri bugünden terk etmek gerekmektedir. Bütün tahakküm ve iktidar biçimlerine karşı olan biz anarşistler için özgürlük bütün cinslerin özgürlüğünü kapsamaktadır. Kadın mücadelesi de LGBTİ+ mücadelesi de sadece bir kimlik savunusu değil varoluş mücadelesidir. Anarşist kadın örgütleri de LGBTİ+ örgütleri de öz örgütlenmelerdir. Kendi yaşamlarımızdan başlayarak erkek egemen sistemle ve erkeklikle mücadele etmeyi, cinslerin özgürlüğü mücadelesini veren öz örgütlenmelerde yer almayı, bu öz örgütlenmeleri desteklemeyi sürdüreceğiz.

Gençlik Mücadelesi

İktidarlı ilişkilerin ve yapıların sistematikleşmesinde gerontokrasinin -yaş hiyerarşisi- önemli bir payı bulunmaktadır. İktidarlar kendi varlığını sürdürebilmek için en eski iktidar ilişkilerinden biri olan gerontokratik ilişkileri kullanarak toplumsal yaşamın en hareketli, yaratıcı ve üretken kesimi olan gençliği kontrol altına almaya çalışmaktadır.

Toplumun kontrolünün sağlanması için gençliği kontrol etmenin önemli olduğu düşüncesiyle iktidarlar baskı ve manipülasyon araçlarını birlikte kullanmaktadır. Aile, eğitim ve ordu gibi kurumlarla iktidarlar gençliği hedef almakta ve kendisine uygun “gelecek nesiller” yaratmaya çalışmaktadır.

Otoriteye itaat, devletin en küçük birimi olan ailede öğretilmeye başlandıktan sonra eğitim sistemiyle sürdürülür. İktidarlar kendilerine uygun, sorgulamayan ve itaat eden nesiller yaratmak için eğitim sistemini kullanır. Eğitim sistemiyle, aynı zamanda kapitalizme kalifiye eleman yetiştirilmek istenmektedir.

Sınavlarla gençliğe rekabet ve bencillik dayatılmakta, gençliği gelecek kaygısıyla toplumsal sorunlardan ve yaşamdan uzaklaştırmaya çalışılmaktadır.

Üniversite okuyan, mezun olan ya da üniversite okumayan binlerce genç işçi de üretimdeki geniş payına rağmen toplumsal yaşama kazandırdığı gelirden çok az pay almakta, sürekli olarak sömürülmektedir.

Yalnızlaşmaya, iradesizleşmeye, teslimiyete neden olan tüm bu kurum ve ilişkilere karşı gençlik hemen her dönemde toplumsal mücadelelerde en dinamik kesimlerden olmuştur. İktidarların yaşamlarının her alanına sızmaya, iradelerini tutsaklaştırmaya, baskının her türlüsünü uygulamaya çalıştığı gençliğin yaratıcı ve enerjik karakteri özgürlük mücadelelerinin en çok ihtiyaç duyduğu niteliklerden biridir.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde dünyanın pek çok coğrafyasındaki toplumsal hareketlerde gençliğin rolü de bunun bir göstergesidir. Kropotkin’in gençliği mücadeleye çağırdığı yazıda da ısrarla vurguladığı gibi gençliğin heyecanı toplumsal mücadelelerde önemli bir konumdadır.

Yaşça büyük olanın genç olana uyguladığı tahakkümün sona erdiği; bilginin sınavlara, yüksek ücretlere, üniversitelere sıkıştırılmadığı ve özgür bilgi paylaşımının sağlanacağı, düşünsel ve pratik yaratıcılığın özgürce eyleme dökülebileceği bir dünya için mücadele ediyoruz.

Gençliğin bu mücadeleyi bugünden bireysel ve toplumsal dönüşümü sağlayan bir örgütlülükle kazanabileceği düşüncesiyle gençliğin iradesine, yaşam biçimine ve tümünde yaşamına yönelik saldırılara karşı sokaklarda, üniversitelerde, yaşamın her alanında mücadeleyi büyütmeliyiz.

Ekoloji Mücadelesi

Doğanın bir parçası olduğu halde kendisini ayrıştırarak onun efendisi olduğunu sanan, doğadaki canlı-cansız tüm varlıkları kaynak olarak gören insanın uyguladığı tahakküm; insanın insan üzerindeki tahakkümünden daha az tehlikeli değildir.

“Dünyadaki her şeyin insanın hizmetine yaratıldığı” ya da “evrimsel olarak en gelişmiş olan türün, insanın, diğer varlıkları dilediğince kullanma hakkına sahip olduğu” gibi, biçimi farklı olsa da özünde aynı yanlışı savunan yaklaşımlar, bu tahakkümün toplumun farklı kesimleri tarafından kabul görmesine neden olmaktadır. Bu tahakküm ilişkisiyle kendini var eden iktidar elbette yaşamın da, yaşamın varlığı için tek çare olan ekolojik uyumun da karşısındadır.

Devlet ve kapitalizmin sistematik saldırılarına karşı ekolojik uyumu savunmak, ekoloji mücadelesini yükseltmek kurtuluşumuz için zorunluluktur. Çünkü doğanın ve yaşamın talan edilmesine karşı olan bu mücadele alanı, bütün varlıkları kapsar. Ve elbette tek başına kurtuluş yoktur. Bu mücadele, bütün varlıklar iktidarların saldırılarından, yani iktidarlardan kurtuluncaya dek sürecektir. Yaşamı savunuyorsak eğer; canlı ya da cansız, doğadaki tüm varlıkların mücadelesini vermekten başka bir seçeneğimiz yoktur.

Bu alandaki mücadele bir yandan yerellerde yerelin özneleriyle birlikte örülürken diğer yandan genele yönelik stratejiler üretmelidir çünkü sorunun kaynağı ortaktır; iktidardır.

Kimi zaman temel ilkelerde uzlaşabildiğimiz bölge veya gündem odaklı birliktelikler, ortak mücadelelere zemin oluşturan platformlar kurarak ya da var olan platformlara dahil olarak; kimi zaman köy köy, mahalle mahalle kendi süreçlerimizi örerek; kimi zamansa bu pratiklerimizi yazıya dökerek, pratiğimizden beslenen teorimizi anlatarak bu mücadeleyi toplumsallaştırmaya çalışmamız gerekmektedir.

Ancak bu şekilde iktidarın talan politikasına karşı çıkmanın yanı sıra kendi gündemlerimizi yaratabiliriz. Ancak bu şekilde iktidara karşı görünse de onu meşrulaştıran, postmodernizm çıkmazında gündemden gündeme savrulan ve meseleye bütünlüklü bakmadığı için asla çözüm üretemeyen ayrık parçacıklar olmanın ötesine geçebiliriz.

Evet, parçalı bir mücadeleyle gıda, su ya da iklim krizi gibi toplumdaki farklı kesimlerin bir şekilde gündeminde olan, gündeminde olmasa bile yaşamını doğrudan etkileyen kapitalizmin ve devletin krizlerinden kurtulmamız mümkün değildir. Ayrıca gündemdeki bu krizlerin neden ve nasıl çözülemez krizler halini aldığını da irdelememiz gerekir.

Su krizini ele alacak olursak, sorumlunun tarım ve sanayi sektörleri olduğu gerçeğinin üzerini örterek çözümü bireylerin daha temkinli ve tasarruflu su kullanımından ibaretmiş gibi göstermenin ekoloji mücadelesine katkısı olmadığı ortadadır.

Gıda krizi gıdanın üretim-dağıtım-tüketim süreçlerindeki bütün sosyoekolojik adaletsizliklerden kaynaklanmaktayken çözümün sadece sağlıklı gıda ve “organik sektörü”nde aranması gerektiğini söyleyenler, bu sektörün dışında değildir.

Daha detaylı bir örnek vermek gerekirse; iklim krizinin sorumlularını, iklim krizi söylemini dünya çapında yükseltip bu krizi yeşil kapitalizmin alternatifleriyle çözmeyi önerenleri ve bu krizi yok sayanları birbirlerinden ayrı değerlendirmemiz mümkün değildir.

Bu krizin en önemli nedenlerinin başında sayılan fosil yakıtların doğayı ne ölçekte tahrip ettiği ortadadır ancak yenilenebilir enerji şirketlerinin kar stratejileri, merkezi ve büyük ölçekteki planlamalarıyla bu enerjinin tahribat gücünün de ne denli yüksek olduğunu görmezden gelemeyiz.

Hele ki bu kriz söylemlerinin çığırtkanı olan “popüler çevreciler”in kapitalizm için yeni sektörler dışında bir “çözüm” önermediğini, fosil yakıt şirketlerininse yenilenebilir enerji sektörüne yaptıkları yatırımlarla “dünyayı kurtarmayı” amaçlamadıkları apaçık ortadadır.

Şunun da altını çizmek gerekir: Sadece popülerleşen iklim krizine yoğunlaşan bir mücadele, “Hangi enerji daha yeşil?” sorusuna yoğunlaşmaktan, “Bu kadar enerjiye gerçekten ihtiyaç var mı?” sorusunu gündemine almaz, alamaz. Dolayısıyla kapitalizmi ve devleti yeşile boyamanın ötesine geçmesi mümkün değildir.

Saymakla bitmeyecek bu krizlerden çıkışın yoluysa vahşi kapitalizm ile yeşile boyanmış kapitalizm arasında bir seçim yapmaktan ya da devletten ekolojik reformlar talep etmekten değil kapitalizmi ve devleti topyekün yok etmekten geçer.

Hal böyleyken farklı bölgelerdeki farklı sorunlar karşısında, farklı biçim ve yöntemlerle de olsa, kapitalizmin ve devletin çözüm diye sunduğu yanılsamaların ötesinde yaratılacak kolektif çözümler; yerellerin birbirleriyle dayanışma ilkesi paralelinde kuracağı ilişkilerle bütünlüklü bir mücadelenin parçası olacaktır.

Élisée Reclus’ye göre de: “İnsan ve doğanın tam birliği, halklar arasında olduğu kadar kastlar ara­sındaki sınırların da yıkılmasıyla gerçekleşebilir.

Bunun anlamı kapita­lizmin bünyesindeki ekonomik eşitsizlik ve sömürü sistemi­nin, modern devletin bünyesindeki siyasi baskı sisteminin, ataerkil ailenin kökenindeki cinsel hiyerarşi sisteminin, ırksal hiyerarşideki etnik baskı sisteminin, doğaya egemen olma ve ona hükmetme anlayışına dayanan türcü hiyerarşi sisteminin yıkılmasıdır.

Tek bir canlı, tek bir tür, tek bir halk, tek bir cins, tek bir birey bile tutsaksa, yeryüzü tutsaktır; yaşam tutsaktır. Bu tutsaklıktan kurtuluşun tek yolu, özgürlük için bütünlüklü mücadeledir.

]]>
https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-butunluklu-mucadele-karala/feed/ 0 1151