İktidara Karşı Koyuşumuz Anarşist Bir Etiktir! – Hüseyin Civan

Etik, doğal bir yetenektir. Hayvanın evriminde, insanın dik durmasından önce gelir.
P. Kropotkin

Anarşizm ve iktidar arasındaki ilişki, iki zıttın birlikte varlığı değildir. Diyalektikçilerin görmekten hoşnut olacağı bir ikilik değildir. Tarih içerisinde birinin evrilmesiyle birisi açığa çıkmaz. Ya da tarihsel süreç içerisinde, biri diğerinin içerisinde var olup zamanı geldiğinde açığa çıkmaz. Örneğin sosyalistlerin, sosyalizmin kapitalizm içerisinde geliştiğini iddia ettiği gibi bir ilişki geçerli değildir anarşizm için. Yani iktidardan evrilmez!

Kuşkusuz anarşist mücadelenin bir süreci vardır. Ancak iktidarla ilişkisi bugün neyse dün de odur; yarın da öyle olacaktır!

Açıkça bu ilişki basittir. Birisi varsa ötekisi yoktur. Birlikte var olamazlar. Anarşizmin iktidar mekanizmaları ve iktidar ilişkileriyle derdi varoluşsaldır. Anarşizm iktidarı ve onunla ilgili olan her şeyi; mekanizmaları, kurumları, ilişkileri yok etmektir. Anarşizmin karşısında durduğu tüm mekanizma ve ilişkiler, anarşist düşüncenin ve eylemin varlığını yadsır. Bu tarz bir karşıtlık, birlikte ve uyum içerisinde var olmayı hedeflemez. Politik varlıklarını birbirleriyle ilişkilendirmez. Ama bu anarşizmi salt “karşıt olmaya” indirgemez. Ancak karşı çıkmakla yetinmeyi savunmaz anarşizm. Nedensiz bir karşı çıkışı da “her şeye karşı” oluşu da ideolojinin bir parçası saymaz. Anarşizm salt karşı olmanın, muhalefet etmek için muhalefet etmenin ideolojisi değildir.

Bu iktidar karşıtlığı anarşizm ideolojisinin, felsefesinin, etiğinin temelidir. İktidarlı ilişkileri, mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmaları yok etmeyi tasarlar. Bunun yanında paylaşma ve dayanışmayı; iktidarsız ilişkilerle oluşturulmuş toplumsal bir yapıyı; mülkiyetin olmadığı, sömürüsüz, ihtiyaç temelli bir ekonomiyi; merkezsiz ve federe bir yapıya sahip siyasal örgütlenmeyi savunur. Karşı olmak, karşı olduğu şeyi yıkmak ve yerine tahayyülünü kurduğu bir yaşamı yaratmak için yöntemler oluşturur.

İktidara karşı koyuş, yaratılmak istenen iktidarsız bir dünyanın tohumlarını atmak için elbette önemlidir. Yeni dünyanın şimdiden oluşmasının yegane koşullarındandır. Ama sadece sonrayla ilgili değildir iktidara karşı koyuş. Tek değerleri adaletsizlik, kölelik, rekabet ve bencillik olan mevcut sistem içerisinde iktidara karşı koyuş şimdiyle de ilgilidir.

İktidara dayalı ekonomik, siyasal ve toplumsal yapılar ve ilişkiler kendi varlıklarını bir dizi değer, ilke ya da kuralla açıklamaya ve meşrulaştırmaya çalışırlar. Yarattıkları bu değer, ilke ya da kurallar “iktidar”ın varlığını gizlemekten başka bir işe yaramaz; efendilerin işlerine gelmediği zamanlarda bunlar kullanılmaz. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik vb. değerler üzerinden yaratılan söylemler adaletsizliklerin, köleliğin, uyumsuzluğun ideolojilerinin, düşünce sistemlerinin, dinsel ve ekonomik yapıların iktidarlı işleyişlerini örtmek için kullanılır.

Bu değerleri oluşturan devlet, din, kapitalizm gibi kurumların bu değerlerin içselleştirilmesiyle derdi yoktur; iradeleri yok sayıp tüm bireylikleri, tüm varlıkları yaratmak istedikleri büyük nesnelliğin içerisinde eritmeye çalışırlar. Tüm bu kurallar dayatılır.

İktidara karşı koyuş, işte bu yüzden şimdiyle ilgilidir. Karşı koyduğu anda ona dayatılan itaate, köleliğe, iradesizliğe karşı çıkar birey özgürleşir! Karşı koyduğu anda, içinde yaşadığı adaletsizliklerin bir parçası olmayı reddeder! Özgür ve adaletli bir dünyaya atılan önemli bir adımdır.

İktidara karşı koyuş başka bir değer sistemine giriştir. Bu değerler, sadece kendini düşünen bir özneyle ilişkili değildir. İçinde yaşanılan dünyadaki tüm varlıkların birbirleriyle kurduğu ilişkiye odaklanır. Adaletsizliğin ortaya çıkmadığı bir uyumu hedefler. Paylaşma ve dayanışmayla bu ilişkinin somutlaşacağını bilir.

Bu değerler anarşist etiğin kendisiyle ilişkilidir. Anarşist ideolojinin özünde yatar. İdeolojiyi nasıl toplumsallaştırmaya çalışıyorsak bu değerlerin toplumsallaştırılması da toplumsal devrim mücadelesinde önemli bir yer tutar.

O yüzden, yoldaş Kropotkin’in söylediği gibi; iktidar karşısındaki dik duruşumuz, evrimdeki dik duruşumuzdan önce gelir.

Başkanlardan Başkan Beğenmek – Özgür Erdoğan

Kral Midas bir gün kendi gül bahçelerinin birinde yürüyüş yaparken güllerin arasında uyuyakalmış Satiros ile karşılaşır. Onu uyandırır ve kendi sarayında 10 gün boyunca konuk eder, onunla ilgilenir. Dionysos, bu durumdan oldukça hoşnut olur. Kral Midas’a, onu mükafatlandırmak için ne isterse yapacağını söyler. Frigya kralı, o kadar malı mülkü, gücü ve kudreti olmasına rağmen daha da zenginleşmek ister. Dionysos’tan dokunduğu her şeyi altına dönüştürmesini ister. İsteği anında yerine getirilir. Dokunduğu her şey altına dönüşen Midas oldukça mutludur. Ta ki, içeceği su, yiyeceği yemek, dokunacağı dostları altına dönüşene dek. O artık dünyanın en zengin insanı fakat aynı zamanda en aç, en susuz ve en yalnız insanıdır. Aç gözlülüğünün bedeli ağır olmuştur…

Yıldırım Bayezid’e adının başındaki ünvanı kazandıran şey, sahip olduğu kuvveti fevri bir şekilde, fütursuzca kullanması olmuştur. Bir satranç ustası olan Moğol imparatoru Timur, onun bu özelliğini bildiği için sinsice bugünkü Ankara civarına çekmiş, onun agresif saldırılarına karşı bir kaç basit taktikle karşılık vermiştir. Nihayetinde güçlü, kuvvetli, fevri, Bayezid kendini pek de uzun sürmeyen savaşın sonunda Timur’un çadırında tutsak olarak bulmuştur.

Zenginlik ve güç istenci, doğanın akışına aykırı bu iki eğilim, her zaman insanlığın başına büyük dertler açmıştır. İnsanlığın arasına bu iki ölüm tohumunu saçan tanrılara ve krallara methiyeler düzen mitolojilerde ve metinlerde bile bundan yakınılır. Nihayetinde, öldüklerinde ya da güçlerini yitirdiklerinde kendini güç ve zenginlik denizinde paralayan bu “tarihi kişilikler” hırslarıyla boğazına çöktükleri insanlar, yani halklar tarafından alaya alınarak yad edilirler. O yüzden krallar kralı Midas eşek kulaklıdır. İşte o yüzden, futursuz ve agresif Bayezid bir yıldırım gibi gelip geçmiştir bu dünyadan.

Tarihi neredeyse 10.000 yıl öncesine kadar giden Ankara’dan bir çok efsanevi kişilik gelmiş geçmiş, geçtiğimiz 25 sene içerisinde de bunlara bir yenisi daha eklenmiştir: Yağmacı devlet anlayışının yereldeki en büyük temsilcisi olan diğer meslektaşları gibi yalan, dolan, hile, hurda ve rant peşinde koşan bu zat-ı muhterem, insanda sinir bozucu etkiler yaratan farklı kişiliği ile ön plana çıkmıştır.

Basın toplantılarında ve kendi sahibi olduğu televizyonda gevrek gevrek sırıtarak durmadan yalan söyleyen ve görev süresi boyunca oğulları ile beraber sürekli zenginleşen başkan, bir çok Ankaralıya göre Ankara’nın başına gelen en kötü şeydir. Evet, doğrudur, bay başkan Ankara’nın başına gelmiş en güzel şey değildir. Fakat bir şeyin en kötü olmasının “var olan kötüyü” gölgelemesine fırsat vermeden bakalım kötünün kötüsünün icraatlarına:

“Tükürürüm Ben Böyle Sanatın İçine…”

1994 yılında, Ankara’yı yeniden dizayn etmeye girişen başkan, her şeye heykellerden başlamıştır. Mehmet Aksoy’un Altınpark’taki “Periler Ülkesi” isimli heykelini müstehcen bulduğunu söyleyerek kaldırtmış. Yapılan eleştirilere ise “Ahlaksızlığın adını sanat koymuşlar, tükürürüm ben böyle sanatın içine …” diyerek cevap vermiştir. Başkan sanat sevmiyordur. Periler ülkesi gibi bir çok heykel ve eser Ankara’nın meydanlarından kaldırılmış ya da yeri değiştirilmiştir. Yerlerine Çaydanlık, dinozor ve transformers heykelleri yerleştirilmiştir. Atatürk Orman Çiftliği Kavşağına yerleştirilen dinozor heykelinin maliyeti 10 milyon liradır.

“Bak karşı çıkanlara bir şey diyeceğim. Ankapark açıldığında parka gelirseniz yüzsüzsünüz”

Başkan 1 milyar 450 milyon liraya, AOÇ’nin olduğu yere Ankapark isimli bir eğlence parkı açtırmıştır. Fakat Ankaralılar parka ilgi göstermeyince eleştiriler başlamış, başkan bu eleştirileri alışıldık üslubuyla karşılamış, Twitter’da kendisini eleştirenlere yönelik son derece mızmız cevaplar vermiştir:

“Bak karşı çıkanlara bir şey diyeceğim. Ankapark açıldığında parka gelirseniz yüzsüzsünüz”

“Bana şeref sözü verir misin? Açılınca sen Ankapark’a gelmeyeceksin, çoluğunu çocuğunu eşini dostunu getirmeyeceksin…”

Fışkıyeyi Kim Kırdı?

2013 yılında yaşadığımız coğrafyanın neredeyse her bir yanı Taksim – Gezi isyanı ile çalkalanırken bir sabah Twitter’dan acı bir çığlık yükseldi. Bay başkan soruyordu.

“Belediyenin önündeki fışkiyeyi kim kırdı?!”

Battı Çıktılardan Çıkamayanlar

Başkan şehrin dört bir yanını battı çıktılarla donatmıştır. Her yol başında 2’ye, 3’e, 4’e bölünen yollar yüzünden birçok Ankaralı bile yolunu bulamaz hale gelmiştir. Üstüne üstlük Ankaraya deniz getirme espirisi bu battı çıktılar sayesinde “rüyaydı gerçek oldu” olmuştur. Bu battı çıktılarda boğulan minibüs ve araba sayısı halen tespit edilememiştir.

“4,5 km’lik yolu bir gecede açarak Büyükşehir Belediyesi bir rekora daha imza attı”

Başkan rekor üstüne rekor kırıyordu. En büyük rekorlarından birini bir gecede 3.000 ağaca kıydığı ODTÜ ormanı katliamında gerçekleştirdi! ODTÜ öğrencilerinin bazı akademisyenlerin ve neredeyse bütün toplumsal muhalefetin karşısında durduğu bir yol projesi için defalarca girişimde bulunmuş fakat direnişçilerin kararlılığıyla geri püskürtülmüştü. Fakat bir gece ansızın 100 iş makinesi, 400 kamyon ve yüzlerce polisle ODTÜ ormanına girmiş, sabah adeta bir çöle dönüşmüş orman arazisini göstererek rekoruyla övünmüştü. Başkanın ODTÜ projesi Ahmet Atakan’ın hayatına mal oldu. Ahmet Atakan, Antakya Armutlu Mahallesi’nde katıldığı eylemde polis tarafından katledildi.

Nereden Başlasak, Nerede Bitirsek?

Başkan böyleydi işte, yıllardan beri “seçiliyor” olmanın güveniyle çılgın projelere imza atıyor, Twitter’dan oraya buraya salça oluyor, oğullarını sağa sola başkan yapmaya çalışıyordu. Ethem Sarısülük’ün vurulduğu noktaya “Polisimizle gurur duyuyoruz” pankartı astırıyor, su kıtlığı çeken Ankaralılara, tatile çıkın şehir biraz rahatlasın diyordu. Musluklardan çamurlu su akıtıyor, bu suyu kameraların önünde “oh mis” diyerek içiyordu. Güç sarhoşu olmuş bütün başkanlar gibi patolojik bir vakaydı. Fakat bir gece, bir iktidar savaşının kurbanı oldu. Kendisinden daha güçlü biri “güç oyununda kaybetmemek” için tıpkı yıllarca onun diğerlerine yaptığı gibi onun ayağını kaydırıverdi. Onun “balonu” da işte böyle patlamış oldu. Her dokunduğu altına dönüşen başkan tarihin yitik iktidarlar ve onun uygulayıcıları için ayırdığı çöplükte yerini aldı. Zenginleşme, daha da zenginleşme isteğiyle hırslandıkça hırslanan, fütursuzca oraya buraya saldırırken kendi altını oyan rakiplerine karşı körleşti. Tutsak olmadıysa bile, kaybetti.

Başkan için oyun bitti. Onun yerini daha “normal” bir başkan aldı. Dinozor heykelleri yerinden kaldırıldı. Kırılan fıskiyenin yerine konulan fıskiye de kaldırıldı. Bazı yarım kalan projeler durdurulurken bazılarına devam edildi. Nihayetinde, Ankara “normale” döndü. Kiminin gizliden gizliye, kiminin açık açık içinin yağları eridi. Elbette, ayağı kayan bir muktedirin alacağı en güzel hediye toplumun alaylarıdır. Başkan da bundan payına düşeni almıştır.

Peki, gelen gideni aratacak mıdır? Ya da “normal” nedir? Coğrafyamızda hatta neredeyse tüm dünyada süratle devam eden rant ve talan politikaları, ekolojik yıkımlar, emek sömürüsü bitecek midir? Bekleyip göreceğiz diyemiyorum çünkü beklediğimizde kaç çeşit başkanla karşılaşacağımızı biliyorum. Bekleyip görmek yerine, görüp değiştireceğiz; yaşadığımız yerlerin kaderini başkanların patolojisine değil, orada yaşayan bizlerin tercihlerine bırakacağız, diyorum.

Özgür Erdoğan

Üniversite Entegrasyondur – Şeyma Çopur

1960’lara kadar, lise mezunu öğrencilerin sayısının az olmasıyla da ilişkili olarak üniversitelere giriş sınavsızdı. 1974 yılında üniversiteye giriş sınavlarının tek merkezden yapılmasına karar verilirken 1981 yılından itibaren sınav iki basamaklı hale getirildi. Bu dönemde devlet, üniversitelere girişe dair birçok düzenleme gerçekleştirdi. Talepler artmaya başlamıştı. 70’li ve özellikle 80’li yıllarla birlikte gerçekleşen pek çok düzenleme, bir yandan nüfusun artması gibi nedenlerle ilişkili olsa da daha çok, bu yılların küresel ölçekte önemli ekonomik değişimleri beraberinde getirmesiyle ilişkiliydi.

Bahsi geçen ekonomik değişiklik kuşkusuz, neo-liberal ekonominin, kapitalizmin hakim işleyiş biçimi haline gelmesiydi. Bu yeni ekonomik sistemdeki aktörler ve piyasa küresel ölçekte siyasi ve toplumsal yapılara etki etti. 1980’lerden bugüne iktidarların ekonomik politikaları da devlete ve kapitalist sisteme bağlı olan üniversiteleri büyük ölçüde belirledi. Bu dönemde, küreselleşen ekonomi ile piyasada kârı sağlayacak ve yeniden üretimi gerçekleştirecek, üretim veya tüketime odaklı (kapitalizm için gerekli olabilirken yaşamın doğal akışında -rekreasyon yönetimi gibi-) gereksiz pek çok mesleğin oluşturulduğuna ve bu mesleklerle ilişkili olarak farklı farklı bölümlerin kurulduğuna da tanık oluyoruz.

Sürekli üretmek isteyen, üretim sürecini anlatacak ve uygulayacak insanlara da ihtiyaç duyan sistem, çareyi öğrenci kontenjanlarını ve dolayısıyla üniversitelerin sayısını arttırmakta buldu. Bugün, bu coğrafyada neo-liberal ekonomik programın savunucusu olan ve bunu sürdürmek isteyen hükümet, iktidarı boyunca eğitim sistemi yoluyla ideolojik propagandasını yapıp kendi düşüncesine paralel nesiller yetiştirmek istedi ve aynı zamanda ekonomi politikaları ile ilişkili olarak eğitim sistemini ve üniversiteleri etkili bir şekilde kullandı. 1982 yılında üniversite sayısı 19 iken bugün Türkiye’de 206 üniversite mevcut. Niteliksiz pek çok üniversitenin varlığına neden olan ve milyonlarca insanın “diplomalı işsiz” olmasına yok açacak bu uygulama da başlı başına bir eğitim sektörünü oluşturdu. Kimi şehirlerin, kasabaların ekonomisi üniversite kampüsleri üzerinden döndü. Ayrıca sadece devlet değil çok sayıda özel şirket de eğitim kurumları açarak bu piyasaya dahil oldu. 7 buçuk milyon öğrencinin kayıtlı olduğu üniversiteler, piyasayı canlı kılacak kurumlardan. 2012’de başlayan uygulamayla birlikte, birçok üniversitede öğrenci kartı aynı zamanda bir kredi kartı oldu.

Kapitalist sistem, üniversiteleri kendi yarattığı kültürlere ve kurumlara entegrasyonu sağlama aracı olarak da kullandı. Sürekli değişen sınav sistemlerine, müfredatlara entegre olabilen, bencilce ve rekabetçi bir biçimde birilerinin üstüne basıp yükselen, kariyer basamaklarını çıkabilmek için toplumsal sorunları görmezden gelenler bu sisteme uyumlu bireyler oldu.

Devlet, politikalarıyla kapitalist sistemin birçok ihtiyacını karşıladı. Bugün üniversiteler, eğitim sisteminin gereklerini eksiksiz bir biçimde yerine getirenleri kapitalizme entegre etmeye hazır. Üniversiteler, sistemin en çok ihtiyacı olan, işin “bilimsel” yönlerini öğrenmiş ya da öğrenmeye hazır olan öğrencileri seçebilmesi ve onları daha nitelikli hale getirebilmesi için de bir araç.

Tüm bu bağlantılarla birlikte tekrar düşünelim. Bizler bu üniversitelerde yetişmiş, sisteme kalifiye elemanlar olabilecek miyiz? Olma ihtimalimiz olsa da bunu tercih edecek miyiz?

Şeyma Çopur

Militarist Şehirde Bir Antimilitarist – Zeynep Tan

Ankara’da sokaklar, caddeler, her gün geçip gittiğimiz meydanlar, kavşaklar militarizmin yansımalarıyla, izleriyle dolu. Genelkurmay Kavşağı, Zırhlı Birlikler durağı, taştan paşalar, cadde isimleri, meydan adları, asker çarşıları, ordu evleri, heykeller, anıtlar… Militarizm öylesine yerleşmiş ki Ankara’ya, yaşadığımız yeri tariflerken, bir adres belirtirken dahi devletin kirli geçmişinin “kahramanları” ya da savaşları karşımıza çıkıyor, onlardan kurtulamıyoruz. Devlet, gündelik konuşmalarımızın içine sızan militarist isimlerden, meydanlardaki büyük heykellere, silah ve kamuflaj mağazalarından müzeleştirilmiş işkence yuvası hapishanelerine varıncaya kadar gözümüzün görebileceği her alanı işgal ediyor. Ankaralılar için günlük yaşamın her yerinde izlerine rastlanan ve neredeyse olağan kabul edilen bu durum, bir antimilitarist olarak beni oldukça rahatsız ediyor.

Devletin sözlüğüne göre militarizm, bir ülkede ordu gücünün aşırı derecede ağır basması, her tür sorunu askeri yöntemlere başvurarak çözme, bundan dolayı silahlı kuvvetlere öncelik tanıma eğilimi. Biz anarşistlere göre militarizm, devletin, egemenliği altında tuttuğu tüm bireyleri (ölmelerini veya öldürmelerini isteyebilecek) kendi askeri olarak görmesi ve yaşamın her alanında doğrudan veya dolaylı olarak uyguladığı baskı ve zor mekanizmasıdır.

Militarizm hayatımızın her anını sarıyor. Yaşamımıza etki eden tüm kurumlara bir göz atın: Okul, aile, ordu, ticari işletmeler, siyasi partiler, hatta kendini muhalif olarak tanımlayan birçok politik grup… Hemen hepsi hiyerarşik, militarizmden beslenen ve militarizmi besleyen kurumlar. Emir almak ve vermek gündelik yaşamın bir parçası..

Her gün militarist bir anıtın önünden geçiyoruz. Hayatı bu anıtların dikilmesine sebep olan ideoloji yönlendiriyor… Genel olarak bütün dünya sürekli silahlanıyor ve zorbalık bir çözüm yöntemi olarak kafalara kazınıyor.

Etrafımıza bir bakalım… Caddelerin, sokakların ve hatta çocuk parklarının isimleri bir “kahraman” bir komutanınsa, çocukların ellerindeki oyuncaklar da silah oluyor çoğu zaman. İşte o zaman militarizmin günlük hayatımızın içine nasıl sindiğini anlayabiliriz tekrar tekrar. Mesela hepimiz denk gelmişizdir garlardaki asker uğurlama etkinliklerine. Militarizmin propagandası, davullarla, zurnalarla gerine gerine yapılır. Yaşamın her alanında militarist ögelere maruz kalan halk içinse bu tarz bir etkinlik artık gelenekleşmiş, yaşamsal anlamda yerini daha da sağlamlaştırmıştır. “Mehmetçik” kavramını ortaya çıkaran militarizm ülke genelinde yıllardır erkek çocuklarına Mehmet isminin verilmesine neden olmuştur. Militarizmin etkisini görebilmek için çok uzaklara değil, sıradan bir günümüze bakmamız bile çok şeyi fark ettirecektir.

Militarizm bizleri aynılaştırmaya, düşünme-eleştirme yetilerimizi köreltmeye çalışırken ve bir düzen mantığının kural koyuculuğuyla belirlendiği bir yaşam biçimini dayatmaya devam ederken biz devrimci anarşistler, her yerde olduğu gibi bu dayatmanın oldukça fazla yapıldığı bu şehirde de antimilitarist bir mücadele vereceğiz. En büyük yaratıcısı olan devlete ve tüm kurumlarına karşıyken, kullanılan yöntemleri özgürlüğün en büyük düşmanları olarak görüyorken özelde Ankara’nın genelde de tüm yaşam alanlarımızın militarizmden arındırılması için mücadele etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bunun için de devleti, tahakkümü ve bunların bütün kurumlarını tümüyle reddettik ve reddedeceğiz, kimsenin askeri olmadık ve olmayacağız, bir şiddet mekanizmasının içinde yer almadık ve yer almayacağız.

Anti-militarizm bizim için politik bir duruş ve bir sorumluluktur. Yaşanılan mekanın bireyi ve toplumu etkilediğini ve sınırladığını düşünerek, bizler de devletin tek tipleştirdiği insanlar olmamak, adaletli ve özgür bir yaşam için tahakküme boyun eğmemek, yaşam alanlarımızda özgürce yaşamak, baskı ve zulümden kurtulmak için evlerde, okullarda ve sokaklarda antimilitarist duruş sergiliyoruz ve sergileyeceğiz. Bizler boyun eğmedikçe; kolektif akıl ve duygularımızla güvenlik ve tehdit üzerinden kurulan tahakküme karşı baş kaldırdıkça var olacağız.

Zeynep Tan

Sokrates’ten Kropotkin’e Erdem – Ece Uzun

Arete, Türkçe’ye erdem olarak çevrilse de, Latince pek çok farklı anlamı içinde barındırmaktadır. “Her varlığın kendine özgü fonksiyonu en iyi biçimde yerine getirme” olarak tanımlanır. Kimi zaman mükemmellik olarak tanımlansa da, bireyi oluşturan “iyi” özelliklerin tümü şeklinde bir karşılığının olduğu söylenebilir. Erdem her ne kadar; özellikle Nietzche’den beri evrim geçirse de, bireyi ve toplumu anlamak ve buna yönelik belirlemeler yapmak açısından önemlidir. Bu yazıda; erdem çevirisini kullanacak ve erdeme dair ilkçağ felsefesinden hareketle küçük bir sorgulama yapacağız.

Etik ve İlk Erdem Öğretisi

Arete ilk, Homeros’un Odysseia eserinde bir yarı tanrı Reksenor’un kızı olarak geçer. Homeros’tan sonra areteyi ilk kez kullanan, Sokrates’tir. Eski Yunan filozoflarının doğaya yönelik geliştirdikleri felsefi anlayışlara karşın Sofistlerle birlikte ortaya çıkan ve gelişen; insana ve topluma dair felsefi sorgulamalar olmuştur. Bu anlamda Sokrates, sofistlere karşı önemli eleştiriler yapsa da Sofistler gibi bireye ve topluma yönelmiştir. Ancak Sokrates’in felsefe tarihindeki önemi, şüphesiz ki etiğin (ahlak felsefesi) kurucusu olmasıdır. Bu nedenle, Sokrates’in yaşadığı M.Ö 5. yüzyıl, etiğin altın çağı olarak da nitelendirilebilir.

Sokrates’te Erdem

Sokrates’e göre erdem kişinin ulaşabileceği en yüksek değerdir. Ancak erdemin ne olduğunu bilmeden, erdemden söz etmek pek mümkün değildir. Diyaloglar ile bir araştırma/sorgulama yöntemi geliştiren Sokrates’in en nihai amacı erdemli bir insan olabilmektir.

“Söyler misin Sokrates, erdem öğretilebilir mi ya da erdemli yaşamakla mı elde edilir? Yoksa öğrenmekle, yaşamakla değil de doğuştan veya başka yoldan mı gelir?” diye başlar Menon diyaloğu. Bu soruya Sokrates’in ilk cevabı; “(..)Gelgelim onun öğrenilip öğretilemeyeceğini bilmek şöyle dursun; ne olduğundan bile haberim yok.” olur. Diyaloğun sonunda erdemin ne olduğuna dair kesin bir cevap verilmezken; diyalogdan erdemin bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Erdemli olabilmek için, “bildiğini sanma” yanılgısından kurtulup gerçek bilgiyi edinmek gerekir. Gerçek bilgi duyularla elde edilebilen, her zaman değişiklik gösteren bir yanılsama (doksa) değil, her daim geçerli olan bilgidir (episteme). Bunun yanı sıra, bilginin de neyin bilgisi olduğu önemlidir. Kişinin karakter ve davranışlarına yönelik bilgiler erdemli bir insanı yaratacaktır. Gorgias diyaloğunda Sokrates; “haksızlıkların en büyüğünün” kötülük görmek olduğunu düşünen -ünlü sofist Gorgias’ın öğrencisi- Polos’a haksızlıkların en büyüğünün kötülük etmek olduğunu kanıtlamıştır. Bir bakıma Sokrates’in erdemi; iyi ve doğru olandan, gerçek cesaretten ve bilgiden yana olmaktır.

Platon’da Erdem

Sokrates’in öğrencisi Platon da ilk dönem diyaloglarında Sokrates’in düşüncelerine tamamen katılmakta ve bu öğretiler doğrultusunda ilk sistemli siyaset felsefesini yaratmaktaydı. Platon’un erdem kavramına ilişkin yaklaşımında farklı olan, erdemi ahlak felsefesinden siyaset felsefesine de taşımış olmasıdır. Onun varlık felsefesi ise; her varlığın öz bir işlevi olduğu düşüncesine dayanır ve işlevini gereği gibi yerine getiren varlık, erdemli olarak değerlendirilir.

Platon’a göre erdem kendinde bir kavram olmakla birlikte kendinde olan başka kavramlarla da ilişkilidir. (İleride Platon, Sokrates’in de kullandığı bu kendinde kavramını idea olarak şekillendirecektir.) Yani erdemin parçaları vardır. Bunlardan birisi ılımlılıktır, genellikle ölçülülük olarak kabul edilir. Ölçülülük ancak bilginin getirisiyle akılsızlıktan kurtularak ve dünyevi arzuları bırakarak gerçekleşebilir. Bu dünyevi duygulardan biri olan öfkeye karşı kişinin eylemesi gereken bir başka erdem, yürekliliktir. Yani cesaret. Cesaret ise bir duruma veya eyleme “gözü kara” bir şekilde girmek değil, doğruluğa ve iyiliğe dair olanı yapmaktır. Ve son olarak bilgi ise ölümsüz tini getirir. Bu üç erdeme sahip olma durumunda ve her birinin birbiriyle ahenk içerisinde olmasında ise adalet ortaya çıkar. Yani adalet, diğer erdemlerden üstün bir konumdadır. (Antik Yunan kültüründe bu dört erdem kardinal erdemler olarak adlandırılır.)

Aristoteles’te Erdem

“Adalet yalnızca erdemin bir parçası değil, bütünüdür.”- Aristoteles – Politika

Platon’un öğrencisi Aristoteles, kurduğu felsefi sistem ile pek çok noktada Platon’un tersine bir yaklaşım geliştirse de onun erdem kavramına ilişkin yaklaşımı Platon’a benzerdir. Platon’la benzer şekilde erdemi yalnız etiğin içerisinde değil, siyaset felsefesinde ele alır. Nikhomakhosa’a Etik’te insanın en yüksek amacının mutluluk olduğunu söyleyen Aristoteles etik ile politikanın birbirinden ayrılamayacağını vurgulamıştır. Ahlak kapsamında ele aldığı erdemler; adalet, cesaret, cömertlik, dostluk gibi, iki aşırı uç arasında doğruyu ortada bulmanın erdemleridir. Burada Aristoteles, Platon’un erdeminden etkilenmiştir. Ahlaki erdemler haricinde dionetik erdemler olarak adlandırdığı erdemler; entelektüel faaliyete bağlı olan erdemlerdir. Bu erdemlerden phronesis en yalın ifadesiyle pratik bilgelik olarak çevrilir. İnsanlar için iyi ve kötüyle ilgili şeylerde kurallardan yararlanmaktır. Tekhne sanata dair erdemler, episteme ise bilgiye dair eylemleri ele alır. Sophia ise felsefi, teorik, en yüksek bilgeliktir ve erdemlerin en önemlisidir. Çünkü insanın en yüksek yetisi olan akıl ve aklın da yüksek faaliyeti olan “kuramsal temaşa”ya dayanırlar. Aristoteles’te erdem yalnızca bir olgu değil, aynı zamanda eylemlerin bir sonucudur da. Bu da onun erdemi sorumlulukla ele aldığını gösterir.

Neden Erdem

İnsana, insan davranışlarına yönelik önemli felsefi sorgulamalar yapan Sokrates, ardından gelen ilk sistemli felsefenin kurucusu Platon ve Eski Yunan’ın en büyük filozofu kabul edilen Aristoteles, ardından gelen Epikürcüler, Stoacılar, Septikler… Neden felsefi sorgulamalarının en önemli teması erdem olmuştur? Şüphesiz bu soruya dair yazılabilecek onlarca sayfalık bir yazı ve filozofları bu sorgulamalara iten tarihi nedenler var.

Eski Yunan filozoflarından yüzyıllar sonra, 19. ve 20. yüzyıllarda yaşamış, devrimci anarşist Kropotkin’in de konusu olmuştur “etik”. Kropotkin’in tüm deneyimlerini bir görüş etrafında şekillendirdiği; bilimsel, felsefi ve sosyolojik görüşlerinin özeti niteliğindedir. Ahlak öğretilerinin gelişiminde Eski Yunan’ın önemini vurgularken, bu felsefi geleneğin ahlakı metafiziksel ve spiritüalist bir bakış açısında çevirmesini eleştirir. Yine de, ahlak için çok önemli bir filozofa, Sokrates’e katılarak ondan alıntı yapar: “Erdem, Tanrılardan gelen bir vahiy değil, neyin hakikaten iyi olduğuna, insanın başkalarını baskı altına almasındansa adaletli davranarak yaşayabilmesini, yalnızca kendinin değil toplumun da iyiliğini sağlayanın ne olduğuna dair rasyonel bir bilgidir.”

Bugünün ahlak değerleri bireyin davranışlarına ve toplumun iyiliğine yönelmek bir yana; dinin, devletin ve kapitalizmin değer yargılarıyla şekillendirilmiştir. Hangi dine mensup olursa olsun kurallarını yerine getiren, devletin dayattığı ilişki biçimini kabullenen ve sahiplenen, herkesin üzerine basarak daima kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmeyi “liberalizm”le ilişkilendiren bireylerden ve bu bireylerin yarattığı toplumun değer yargılarından ibarettir.

Tam da bu bireye ve topluma dair değer yargılarının geliştiği ve ivme kazandığı dönemde etik ve erdem Kropotkin gibi büyük bir devrimcinin konusu olmuştur. Çünkü ahlaktan ve ahlaki erdemlerden söz edebilmek için yalnızca bireye değil topluma ilişkin düşünmek gerekir. İktidarlı ilişkilerle sarılı, otorite ve mülkiyete dayalı toplumlarda erdemden söz etmek bugün “idealar dünyası”na inanmak gibidir!

“Etik” kitabı bundan açıkça bahsediyor olsa da şöyle der Kropotkin; “Biz ki caniyiz, herkes için ekmek, adalet ve özgürlük istiyoruz.”

Ece Uzun

297 – Şamil Parlak

Güneşle eş zamanlı ya da güneşten bile önce çıkarız yatağımızdan, durağa yetişmemiz 10 dakika. 10 dakikada, yaratmak için hazır hale getiririz kendimizi. 30632 numaralı duraktan 10 dakikada bir geçer 297. Mutlu Mahallesi’nden başlar, Batıkent’e kadar insan taşır.

 

Eskiden BMC kamyonlarla taşınırmış insanlar, her yerden geçmezmiş, herkes de binemezmiş öyle. Ustabaşı inermiş ön tarafından, süzermiş şöyle bir kalabalığı, en güçlü kuvvetli görünenlerimizi atarmış römorkuna. Ne oturacak koltuk varmış, ne tutacak demir. Ama şimdi öyle değil, şimdi devir değişti. Şimdi gidiyorum durağa, kaçırsam bile 297’yi, yenisi 10 dakikaya gelecek biliyorum. Fazla meraklıysam açıyorum akıllı telefonumu, yazıyorum durak numarasını, şak diye çıkıyor; 297-3 Mutlu-Batıkent, 3 dakika… Neymiş eskiden, öyle  köle pazarı gibi… Şimdi öyle değil, şimdi her şey daha modern…

Mutlu’dan Tuzluçayır’a gelene kadar yaklaşık 50 kişi binmiş olur, Tuzluçayır’da bir yarısı daha eklenir bu sayıya. En fazla 100 kişi taşıyabiliyor ama bizim 200 kişi binmişliğimiz de yok değil. Yarımız oturur, yarımız kendine aşırı ergonomik yerler bulur. Ayaktasındır ama cama pencereye yaslanırsın, 10 numara tutunacak yer bulursun kendine demirlerden, ne frenle savrulursun ne gazla yalpalarsın, sana en fazla yaklaşabilecek insanla aranda en az 5-6 santim kalır. Bu 5-6 santimde “kişisel alan” dedikleri, minimuma indirgenmiştir. Sıfıra yakın temas, sıfıra yakın ter demektir, anlatılmaz yaşanır. Sonra Abidinpaşa’dan da alırız bir otobüs kadar insan; “Arkalara doğru ilerleyelim!”.

Dikimevi kavşağında Mamak biter, Çankaya başlar. Dikimevi kavşağını sağ salim atlatmak çok önemli, geçenlerde buradaki durağı biçti otobüsün biri, 12 kişi öldü. Bir de Kızılay’a kadar en fazla kalabalık burada olur; “Maksimum doluluk oranı”na hoşgeldiniz. Artık kimin kahvaltısı heder olur, kimin ayakkabısı paspas bilinmez. Kahvaltı tabii, bizim oturarak yaptığımız bir şey değildir, izin günü hariç hep 297’de yaparız kahvaltımızı.

Cebeci, Siyasal, Kurtuluş biter, Kızılay başlar. Heyecan dolu karşılaşmanın ilk 45 dakikası geride kaldı demektir bu sayın okuyucu, yarımız iner burada başka otobüslere biner, başka yerlere giderler. Öyle hemen boşalmaz tabii 297, en az inenler kadar da kuyrukta bekleyenler vardır. Bu devre arasını iyi değerlendirmen gerekir, en zeki, en çevik ama genelde en ahlaksızlar kapar boş koltukları. Seçenekleri iyi değerlendirmek, fırsatları kaçırmamak, reklam sloganlarının yanında 297’nin boş koltuklarını tarifleyen sözcükler olur.

Kızılay kavşağını geçerken 2 günde bir denk gelme şerefine nail olduğumuz bir tören başlar. Gerçek bir devre arasında olduğumuzu hissederiz, artık nerenin “başkanı”, kimlerin “patronudur” bilinmez, “onlar” sahneye çıkar. Bizi çok anlattık, biraz da onlardan bahsedelim.

Onlar, dakika hesabı yapmazlar, bütün dakikalar onlarındır. Bir yere yetişmezler, birilerinin onlara yetişmesi gerekir. Evlerinden çıkar, arabalarına binerler. Dertleri belki trafik çilesidir olsa olsa. Sonra yüksek binalarına çıkarlar. Bir kaç kapıkulu daha kapılarını korur, arkalarını bekler. Hizmetçileri, şoförleri, korumaları, garsonları, bakıcıları, aşçıları, yardımcıları vardır. Makam odalarına kadar onlarca insan eşlik eder, gider otururlar rahat koltuklarına, kahveleri masalarına gelir.

Ne para hesapları vardır ne geçim derdi, ne dünü düşünürler ne yarını.. Bunların hepsini onların yerine yapan birileri vardır çünkü. Karınları acıkır, daha onlar acıkmadan birileri hazır etmiştir bile yemeklerini. Bizim yaptığımız yemekleri yer, bizim çakmak tutup içilecek hale getirdiğimiz sigaralarını yakarlar üstüne. Canları sıkılır mesaileri biter, moralleri bozulur toplantıları ertelenir. Biraz hava almak isterler, şehrin tüm açık havaları onlarındır (Eğer hala kalmışsa). Hava kararınca dönerler evlerine, ev dediysek öyle bizim bildiğimiz evlerden değil onlarınki, başka türlü.

Ama sanırlar ki dertsiz başlarına hiç dert açılmayacak. Sanırlar ki, hayatlarının her anını onların keyiflerine heba edenler hiç bıkmayacaklar yok pahasına heba olmaktan. Şoförler, hizmetçiler, temizlikçiler, bakıcılar, servis elemanları, o her gün tıka basa yedikleri yemekleri yapan aşçılar, o altlarındaki arabayı yoktan var eden metal işçileri, oturdukları evleri yaratan ameleler hiç uyanmayacak sanırlar. Biz ömrümüzün tamamını onların keyfi için heba ederken, onlar sanki bir gün şehrin ücra köşelerinde yaşayan bütün yaşam yaratıcıları karşılarına dikilmeyecekmiş gibi rahat rahat yaşayıp dururlar.

Sanki bir gün, 1 arabaya binen 297 kişi, 297 arabaya binen 1 kişinin karşısına dikilmeyecekmiş gibi.

Deliler Köyü Geel

Kropotkin 1877’de Paris’te, “Hapishanelerin Mahkûmlar Üzerindeki Moral Etkileri” başlığı altında verdiği konferansta akıl hastalarının durumundan da söz etmişti. Kropotkin’e göre onların zincirlerinden kurtulmuş olmaları yeterli değildi. Gerçekten sağlıklarına kavuşmaları isteniyorsa kapatıldıkları akıl hastanelerinden dışarı çıkarılmalıydılar. İşte o zaman “Özgürlük mucizeler gerçekleştirecekti”. Anarşist Kropotkin, bu savlarına bir de kanıt gösteriyordu: Geel adlı “deliler köyü”.

Geel, Ortaçağ’da Anvers (Belçika) yakınlarında küçük bir köydü. Burada putperest babası tarafından öldürülmüş ve akıl hastalarının koruyucusu sayılan Azize Dymna adına yapılmış bir kilise, kilisenin hemen yanında da bir şifa yurdu bulunuyordu. Akıl hastaları kötü ruhlardan arındırılmak (ekzorsize edilmek) üzere kiliseye getiriliyor, şifa yurdunda bir süre bakılıyorlardı. Ancak, getirilen hastaların sayısının giderek artması üzerine şifa yurdu barınma ihtiyacını karşılayamaz hale geldi ve kilise, köy halkından, hastaları evlerinde konuk etmelerini istedi. Köylüler bunu severek kabullendiler.

Böylece neredeyse her evde bir akıl hastası barınır oldu.

On üçüncü yüzyılda pratik nedenlerle başlayan bu uygulama, zaman içinde bir tedavi yöntemine dönüştü. Geel Köyü bir tür akıl hastaları kolonisi niteliği kazandı. Akıl hastalarının tahakküm altında olmadıkları, “akıllılarla” birlikte yaşadıkları bir koloni.

Geel Köyü “delileri” bağrına basmıştı. Akıl hastaları ve köylüler gündelik hayatın akışı içinde kaynaşmışlardı. Köylüler evlerine aldıkları hastaları ailenin üyesi kabul ediyor, onlara sofralarında yer veriyorlardı. Tarlada birlikte çalışıyor, köy şenliklerinde birlikte sarhoş oluyor ve eğleniyorlardı. Onları birbirlerine bağlayan kardeşçe sevgiydi. Bu bağ kolay kolay kopmuyordu. Kropotkin’in de belirttiği gibi, Geel halkı haykırıyordu: “Delilerinizi bize verin. Biz onların halinden, onların dilinden anlarız. Gönderin bize onları, özgürleştirelim.”

Aydınlanma’yı yayarak Avrupa’yı karanlıktan kurtarma misyonunu üstlenen Fransızlar, 1879’da yöreyi işgal ettiklerinde Geel’de bir kültün büyümüş olduğu gerekçesiyle buradaki şifa yurdunu kapattılar. Fakat köy halkının akıl hastalarını evlerine almalarını engelleyemediler. Geel, bu tarihten sonra da bir “deliler kolonisi” olmayı sürdürdü.

Geel bugün Anvers iline bağlı bir belediye. Aileler hâlâ akıl hastalarına bakıyorlar. Ancak bunun için hastaların “eleme”den geçmeleri gerekiyor. Daha açık bir anlatımla, belediye sınırları içindeki akıl hastahanesinde sıkı denetime tabii tutulan hastalar arasında ancak “tehlikeli” olmadıkları saptananların aileler arasında yaşamalarına izin veriliyor. Kısacası Geel’deki geleneksel komünal terapi günümüzde, merkezi otoritenin denetime girmiş ve kurumlaşmış bulunuyor.

Bütün anarşist komünistlerde olduğu gibi, Kropotkin’in düşüncelerinde de romantik bir Ortaçağcılık vardır. O da Ortaçağ’ın köy ve kasabalarındaki yüz yüze ilişkileri, dayanışmayı, lonca örgütlenmelerini, hayır kurumlarını yüceltir. Ortaçağ köylerini “karşılıklı yardımlaşmayla” işleyen ideal toplum kabul eder. Geel de böyle bir Ortaçağ köyüydü.

Darwin’in evrim kuramını eleştiren Kropotkin’e göre doğadaki canlıların hayatta kalabilmek için birbirleriyle ölümüne mücadele etmeleri kural değildir. Doğada esas olan dayanışma, yardımlaşmadır. Dayanışma insan toplumunun evriminde de önemli rol oynamıştır. Tarih boyunca ilkel komünde, Ortaçağ’ın köy ve kasabalarında, zanaatçi loncalarında hep dayanışma temel ilke olmuştur. Ancak, 16. Yüzyıl Avrupası’nda özel mülkiyet sisteminin yaygınlaşması ve modern devletin doğuşuyla birlikte kardeşçe ilişkilerin yerini göze göz, dişe diş bir rekabet almıştır. Geel’deki dayanışma ve karşılıklı yardım, kapitalizmin gelişimi içinde beliren ve bazı “altın kalpli kapitalistler” eliyle gerçekleştirilen hayır işlerinden farklıydı. Modern zamanlar öncesine özgüydü.

Kropotkin, Geel Köyü’nde Ortaçağ’a ilişkin ütopyacı ve romantik düşüncelerini zenginleştiren kanıtlar bulmuştu. Geel bir “kardeşlik toplumu”ydu. Tahakkümsüz, adaletli, paylaşımcı bir toplum.

Sevinç ve kederi paylaşan, gönüllü bir şekilde yardımlaşan, dayanışma içerisindeki insanların bir araya geldikleri komün.

Bu toplumda özgürlük mucizeler gerçekleştiriyor, toplumsal yaşam zaferler kazanıyordu.

Geel Köyü’ndeki komünal terapi insanların devlete ihtiyaç duymadan en ağır ve en yaşamsal sorunlarını dahi çözümleyebileceklerini göstermişti. Kropotkin, o dönemde sosyalistlerce savunulan “devlet eliyle sağlık hizmetleri” düşüncesini eleştirirken, Geel’de özgürlüğün yarattığı bu mucizeyi kanıt olarak öne sürüyordu. Kropotkin’e göre sağlık devlete bırakılmayacak kadar ciddi bir sorundur. Devlete, diğer alanlarda olduğu gibi, bu bakımdan da güvenilmez. Çünkü bürokrasiyi yaşamın acilliğinin önüne geçirmekten çekinmez.

İnsancıl davranışların, kardeşçe ilişkilerin yarattığı bu komünal tedavi bugün bizlere bir düş gibi görünüyor. Ortaçağ’ın büyülü dünyasına dönmenin mümkün olmadığı da inkar edilmez bir gerçek. Fakat, özellikle 1960’larda akıl hastalarının durumlarını iyileştirmek için önerilen radikal çözümlerin Kropotkin’in Geel örneğinden yola çıkarak geliştirdiği düşüncelerle benzerlikler taşıdığını pekala söyleyebiliriz.

Felix Guattari ve bir grup Lacancı psikiyatristin kurdukları Clinique de la Borde, Mayıs 1968’in mirasını da sahipleniyordu. Klinikteki doktorların teröristlere yataklık yaptıklarını ileri süren polis, buraya birkaç kez baskın düzenlemişti.

1970 yılında Heidelberg’de bazı radikal doktorlar ve bir grup akıl hastası biraraya gelerek SPK (Sozialistisches Patienten Kolektiv/Sosyalist Hastalar Kolektifi) adlı bir örgüt kurmuşlardı. Örgütün amacı akıl hastalarının tedavisinde çok köklü değişikliklerin yapılması için kampanyalar yürütmekti. Parlamento dışı muhalefete karşı çok sert önlemlerin alındığı 1970’lerin Batı Almanyası’nda anarşist düşünceleri benimsemiş SPK doktorlarının Kızıl Ordu Fraksiyonu ile ilişkileri olduğu, hastalara bomba imal etmeyi öğrettikleri ileri sürüldü. Yargılamalar sonucu doktorlardan Siegfried Hausner, Wolfgang ve Ursula Huber hapis cezalarına çarptırıldılar. (Meraklısı için not: Endüstriyel müzik topluluğu SPK’nın adını bu kolektiften aldığını, topluluk üyelerinden Graeme Ravell ve Derek Thompson’ın da bir süre psikiyatri kliniklerinde hasta bakıcılık yapmış olduklarını anımsatalım.)

Kropotkin, Geel örneği için, “Özgürlük mucizeler yaratıyor” demişti. Yaşamının son dokuz-on yılını akıl hastanesinde geçirmiş olan Antonin Artaud’un şu kehaneti Kropotkin’in sözünü daha da anlamlı kılıyor: “En sonunda mucizenin gerçekleşmemesi mümkün değil.”

Halil Turhanlı’nın Şenlik, Sanat ve Sabotaj kitabından alınıp düzenlenmiştir.

Devrimi Yaşayan ve Yaratan Özgür Kadınlar: MUJERES LİBRES

İberya*, 1868’den 1936’ya kadar taş üstüne taş konarak hazırlanan bir devrim süreci yaşadı. İberya’daki anarşistler şöyle diyordu, “Devrim yoktan var olmayacak, devrim güçlü ve sağlam bir zemine ihtiyaç duyar, bunu yaratmanız gerekir.” İberya’nın anarşizmle tanıştığı 1868’den itibaren, anarşistler ilmek ilmek bir geleneği ördüler. Eşek üzerinde köy köy gezen anarşistler, gittikleri her yerde baskıya karşı halkın örgütlülüğünün kazanacağını anlattılar.

Toplumsal devrim sürecine giden 70 yıllık dönemde İberya’daki anarşistler kolektivizm ve komünizm eğilimlerini başarılı bir şekilde birleştirerek anarko-sendikalizmi yükseltmiş, toplumsal devrimci anarşizm adına tarihsel bir iş başarmışlardı. Bununla birlikte toplumsal dönüşüm iddiasını hem endüstriyel hem de kırsal alanlardaki işçiler arasında yaymışlardı. 1936 Temmuz’una gelindiğinde CNT’nin üye sayısı 1 milyonu aşmıştı ve hemen hemen tüm sektörlerde CNT’li işçilerin etkilerinden bahsedebilirdi. Bununla birlikte anarşistler, anarşizmin toplumsallaşması için sadece işçi mücadelesinin yeterli olmadığını biliyorlar ve her alanda toplumun tüm kesimlerine yönelik çalışmalar yürütüyorlardı.

Bu dönemde bir taraftan gençler ve yetişkinler için eğitim programları geliştirildi, kültür merkezleri açıldı, ülke çapında geniş tabanlı bir gençlik örgütlenmesi yürütüldü; diğer taraftan da kültür, politika ve sosyal meseleler üzerine anarşist bir perspektif geliştiren dergiler, gazeteler yayınlandı. Bu programların çeşitliliği, anarşist hareketin tarım işçilerinden ev kadınlarına, ev işçilerinden çocuklara kadar birçok kesim tarafından anlaşılmasına ve sahiplenilmesine fırsat verdi. Biz bu yazıda İberya’nın anarşist kadınlarına ve onların mücadele pratiklerine yoğunlaşacağız.

Özgür Kadınlar Buluşuyor

Toplumsal devrime doğru giden yolu, kadınlar da yıllardır arşınlıyordu. Özellikle tekstil sektöründe çalışan kadınlar hem direnişlerde hem sendikal faaliyetlerde aktif bir şekilde yer alıyorlardı. Katalonya’nın bazı endüstriyel bölgelerinde, diktatörlüğün son yıllarında bile kadın çalışması yürüten gruplar vardı. 1928’de, Terrassa’da CNT’li kadınlar, FAI’nin kültür merkezinde bir araya gelerek kendi sorunları üzerine tartışmaya ve eşit ücret, ücretli annelik izni gibi konuları sendika toplantılarında gündem etmeye başlamışlardı. Her ne kadar kadınların bütünlüklü gelişimini desteklemek adına kaynakları sınırlı olsa da, 1936 Temmuz’u geldiğinde Terrassa’lı kadınlar devrime hazırlardı ve daha savaşın ilk günlerinde bir klinik ve bir hemşirelik okulu kurdular.

Barselona’da CNT’ye bağlı Kadın Kültür Grubu (Grupo Cultural Femenino) 1934 yılı sonlarına doğru Asturias İsyanı sonrasında kuruldu. Soledad Estorach’ın da içinde yer aldığı bu grup, kadınların sendika ve devrimci mücadele içerisinde daha aktif bir rol oynamasının önünü açtı.

Madrid’te Mercedes Comaposada ve Lucia Sanchez Saornil de benzer çalışmalar yapmışlardı. Sanchez, başından beri kadınların CNT içinde daha da aktifleşmesi için Barcelona’da yoğun çalışmalar yürütüyordu. Daha sonra Madrid’te Mercedes’le tanıştı ve birlikte, CNT içindeki sendikalarda ve sendika dışında örgütlenen kadın gruplarına bildiriler gönderiyorlar, kadınların hangi meseleler üzerinde yoğunlaşmak ve konuşmak istediklerine dair fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Daha sonra bu ekibe Amparo Poch ve Gascon’un da dahil olmasıyla çıkaracakları Mujeres Libres (Özgür Kadınlar) dergisinin altyapısını oluşturmuş oldular.

Mercedes ve Lucia birçok grupla iletişim halinde olmalarına rağmen 1936 yılına kadar Barselona’daki Kadın Kültür Grubu ile bir araya gelmemişti. Onların da bir araya gelmesiyle Mujeres Libres Federasyonu artık gerçek anlamıyla kurulmuştu.

Özgür kadınları bir araya getiren fikirler neydi?

Barselona ve Madrid’teki kadınların buluşmasının ardından kadınların özgürlük mücadelesi de ivme kazandı. Bu ivme hareket içerisinde bir kesim tarafından son derece olumlu karşılanırken, bir kesim ise hareketin “ayrılıkçılığa” neden olacağına ve bu grubun “feminizme” düşme tehlikesine dikkat çekerek bu hareketi eleştiriyorlardı. Fakat kadınlar bunu reddettiler. Mujeres Libres militanlarından Suceso Portales ise “Biz feminist değiliz ve hiç bir zaman olmadık.” diyordu. “ Biz erkeklere karşı savaşmıyorduk… Birlikte çalışmak ve birlikte mücadele etmek zorundayız, yoksa toplumsal devrimi asla başaramayız. Fakat biz bir kadın örgütlenmesine ihtiyaç duyduk çünkü kendimiz için mücadele etmeliydik.” Kadınların özgürleşmesinin “yok sayılarak köleleştirme, üretici olarak köleleştirme ve kadın olarak köleleştirme üçgenine” meydan okuyarak mümkün olacağını söylüyorlardı. Mujeres Libres, kadının özgürlüğünün, ancak kapitalizme ve devlete karşı verilen bütünlüklü bir mücadele ile, anarşizmle mümkün olacağını savunuyordu.

Mujeres Libres’in kuruluşu, kadınların devrim sürecinde anarko-sendikalist hareket ve toplum içerisindeki yerlerine sahip çıkmaları adına önemli bir adım olmuştur. Oluşan bu birliktelik kadınlar arasında güçlü bir topluluk duygusu yaratmış ve bu birlikteliğin kendisi özgürleştirici bir nitelik kazanmıştır. Bireyin özgürleşmesi, topluluktaki diğer bireylerle güçlü bağlar kurmasının bir sonucudur ve oluşan bu topluluk duygusu, bu duyguyu paylaştıkları yıllar boyunca onları dönüştürmüş ve özgürleştirmiştir. Birlikte geçirilen zaman, yapılan planlar ve yeniden şekillendirilen toplumsal alanlarla; bir arada başardıkları her şey kendi potansiyellerine dair daha geniş bir farkındalık kazanmalarını sağlamıştır. Bunlar onların sadece hatıraları değil kendi bireysel dönüşümlerinin de gerçekliğidir. Bu, devrim sürecinden sonra, sürgün yıllarında ve sonrasındaki baskı dönemlerinde de onları güçlü ve bir arada tutan duygunun kaynağıdır.

Özgür kadınlar neler yaptılar?

Mujeres Libres, kadınların sadece mücadele ederek özgürleşebileceğini söylerken iki kavramı öne çıkartıyordu. Kendini gerçekleştime (capacitacion) ve örgütlenme (captacion). Bunlardan birinin eksik kalmasının, kadının özgürleşmesinin önüne geçeceğini savunuyor ve çalışmalarını her ikisinide sağlayabilecek şekilde tasarlıyor ve gerçekleştiriyordu; bu da geniş ve çok yönlü bir yaklaşımı gerekli kılıyordu.

Kadınların kendini gerçekleştirmesinin yollarından biri bireysel gelişimdi. Kadınların okuma yazma bilmesini, cinsel sağlık, annelik ve çocuk gelişimi gibi konularda donanımlı olması gerektiğini söylüyor ve bu amaçla okullar açıyor, farkındalık yaratma grupları oluşturuyordu. Bu okullardan en bilineni Casal de la Dona Treballadora 1937’de Barselona’da açıldı. Bu okulda, okuma yazma ve temel bilimlerin dışında Dünya Tarihi, Fransızca, İngilizce, Rusça gibi dersler de veriliyordu. Ayrıca okulda meslek eğitimine yönelik daktilo, hemşirelik, terzilik, elektrik, tarım eğitimi ve sendikal örgütlenme, sosyoloji gibi konularda da dersler vardı. Buradaki derslere her gün 600-800 kadın katılıyordu.

Mujeres Libres bu enstitülerin tek başına amaca ulaşmaya yetmeyeceğini biliyordu ve kadınlar sosyal ve duygusal dönüşümünü sağlayabilmek için yöntemlerini sürekli çoğaltıyordu.

Henüz devrim sürecinden önce başlattıkları günlük çocuk bakım hizmeti, devrim sürecinde de geliştiriyorlardı. 1934’te Barselona’da çocuklu işçi kadınların mücadele alanlarında daha aktif yer alabilmesi için, gereken zamanlarda onların çocuklarına bakarak bir çözüm geliştirmeye başlamışlardı. O günleri anlatırken Soledad’ın gözleri parlıyordu; “Kadınların evlerine gittiğimizde onlara propaganda yapardık. Özgürlükçü komünizmden ve başka konulardan bahsederdik. Zavallı kadınlar toplantıdan çıktıktan sonra bir de bizim nutuklarımızı dinlerlerdi. Bazen kocaları da evde olur, bizim tartışmalarımıza katılırdı.” Sonrasında Mujeres Libres ilk kongresinde “çocuk bakımının bütün topluluğun bir sorumluluğu olduğunu” savunarak, tüm fabrikalarda ve atölyelerde emzirme ve çocuk bakımı için odalar kurmaya çağırdı ve bunların kurulmasında aktif olarak çalıştı.

Mujeres Libres’in işçi seksiyonu, fabrikalara düzenli olarak ziyaretler yapıyordu. O ziyaretleri şöyle anlatıyordu; “Oradaki işi bazen on beş yirmi dakikalığına bazen bir saatliğine durduruyor ve işçilerle konuşuyorduk. Bu elbette işçi komitesiyle görüşerek yapıyor ve sendikanın desteğini alıyorduk… Bu dersleri çok tekstilden metalurjiye, aydınlatmadan ağaç işçiliğine kadar çok farklı alanlarda tekrarladık. Bazı günler neredeyse elli fabrikaya gidiyorduk” Bu kolektiflere yapılan gezilerin hem kendini gerçekleştirmeye hem de örgütlenmeye denk düşen iki amacı vardı. Hem kadınlarla iş yerindeki sorumlulukları hakkında toplumsal dönüşüm hakkında konuşuyor ve onları örgütlenmeye çağırıyorlar; hem de Mujeres Libres’in tüm işçi komitelerinde ve bütün fabrikalarda temsil edilmesinin önünü açıyorlardı.

İberya’da anarşist kadınlar toplumun her alanında propagandalarını yaygınlaştırmayı çok önemsiyorlardı. Bu amaçla 1936 yılında federasyonla aynı ismi taşıyan Mujeres Libres dergisini çıkarmaya başladılar. Dergide politik konulardan çocuk bakımına, güncel tartışmalardan film eleştirilerine, sağlıktan modaya, özgür aşktan seks işçiliğine kadar çok geniş bir yelpazede yazılar yazılıyor, tüm bu konular anarşist bir perspektiften bakılarak tartışılıyordu. Bu yayınların dağıtımını da organize ediyorlar, İberya’nın her yerine ulaşmasını sağlıyorlardı. Devrim sürecinde Barselona Ramblas’ta bir kulübe kurmuşlar ve yayınlarını buradan da dağıtmışlardı. Bu kulübeyi aynı zamanda halka açık sergiler ve yapılan başka etkinlikler için de kullanmışlardı.

Ülke çapında kültür ve propaganda grupları oluştururken, Barselona’da bir grup da düzenli radyo yayınını üstlenmişti. Başka bir grup ise basılı yayınların ve radyo yayınının ulaşmadığı yerlere, köylere giderek sözlü propaganda yapıyorlardı. Mercedes’ten aldığı derslerin ardından, güçlü bir hitabet yeteneğine sahip olan Pepita Carpena gezici propaganda turlarını üstlendi. Gezici kütüphaneler kurarak İberya’nın köylerini kasabalarını arşınladılar.

Mujeres Libres bunların yanında Barselona’da yataklı bir doğum hastanesi kurdu. Casa de Maternidad adındaki doğumevinde, doğum ve doğum sonrası bakımın yanında anne sağlığı, doğum kontrolü, cinsellik ve bebek bakımı hakkında bilgiler de veriliyordu.

İberya’nın tamamında kolektifleştirmelerde, kooperatiflerin kurulmasında aktif olarak yer alan Mujeres Libres’li kadınlar toplumun ihtiyaç duyduğu her alanda çalışmalar yaptılar. Devrimin ilk günlerinden başlayarak herkes için yiyecek sağladılar, aşevleri açtılar. Çocuk gelişimine dair fikirlerini geliştirerek eğitime anarşist bir bakış getirdiler. Cinsellik üzerine bilgilendirme çalışmaları yaptılar ve seks işçilerinin özgürleşmesi için bir rehabilitasyon merkezleri kurdular. Mültecilerin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için programlar oluşturdular. Tüm bu faaliyetlerin yanında, kadınlar Franco ordusuna karşı cephede antifaşist mücadeleye de katıldılar.

İberya’da yeşeren bu devrim, ortaya konan pratiklerle, bugün hala hem anarşist mücadeleye hem de kadın mücadelesine ışık tutmaktadır. Kadınların kendilerini ilgilendiren kararları kendilerinin alması ve böylece tarihte aktif bir özne olmaları, bugün hem dünya çapında hem de yaşadığımız topraklardaki kadın mücadelesi için önemini kaybetmemiştir. Çünkü İberya’daki anarşistlerin söylediği gibi “Devrim yoktan var olmayacak,”, Çünkü devrimi ancak, bahanelere sığınmadan, yaşamlarını eline almak için elini taşın altına koyanlarla, kendi hayatlarının ve birbirlerinin sorumluluğunu almaktan kaçınmayanlarla, bitmez tükenmez enerji ve çabayla yaratabiliriz.

*1936 Devrimi tüm İberya Yarımadası’nda etkili oldu.

 

Özlem Arkun

İktidar Karşısında Bir Dev: Bakunin

Bir devrimci anarşistin hayatı nasıl anlatılır? Doğumu, yaşayışı ve ölümü üzerine kurulu bir şablondan değil elbette. Özgürlük, eğer düşündüğünü eyleyebilmekse; devrimci bir anarşisti anlatırken düşünceleri önemli bir yerde durur. Çünkü o, düşüncelerini içinde bulunduğu anda gerçekleştirebilmenin çabası içerisindedir.

Söz konusu anarşist Bakunin ise, yaşamı üzerine bir şeyler yazabilmek daha da zordur. Üzerinde dikkatli çalışmayı gerektirir. Yazdıklarının ve eylediklerinin nelere yol açtığı, sadece içinde bulunduğu zamandan anlaşılmaz. Öngörülerinin haklılığı sonraki yüzyıllarda da kendini göstermiştir.

Bakunin, tarihte anarşist düşüncenin pratiğe dökülmesindeki en büyük isimlerden biri değildir sadece. Hareket insanı gibi gösterilmesine karşın, anarşist düşüncenin en önemli tartışmalarını vermiş; düşüncenin geliştirilmesine büyük katkılarda bulunmuş bir anarşisttir.

Bakunin’in Eylemi

1840’ta doğduğu topraklardan; Rusya’dan ayrıldıktan sonra Polonya’dan Bohemya’ya; İtalya’dan Fransa’ya, Avrupa’da devrimci düşünceyi ve hareketi gittiği her yere götürdü. Avrupa’nın dört bir yanında köylü isyanlarının en ön saflarında, işçi örgütlenmelerinin kuruluşunda, ezilenlerin özgürlüğü önünde engel olan bütün güçlere karşı savaştı. Bunu yaparken ezilenlerin örgütlenme gerekliliğini anlattı. İktidarlara karşı verilecek mücadelenin, yıkıcı ve güçlü yanını tam da buraya koydu. “Özgürlük ancak özgürlükle, halkın topyekün isyanıyla ve halkın tabandan gönüllü örgütlenmesiye yaratılabilir.”

19. yüzyılda Bakunin’in Avrupa’daki etkisinin ne olduğunu anlamak açısından, Çarlık Rusya’ya karşı mücadeledeki en etkili isimlerden Alexander Herzen’in anekdotu değerlidir. “Bakunin Paris’ten Prag’a giderken Alman köylülerinin isyanıyla karşılaşır. Köylüler kalenin etrafında ne yapacaklarını bilmez halde dolanırken, Bakunin arabadan iner ve isyanın neden olduğunu sormakla zaman kaybetmeden, köylüleri örgütler. Arabasına geri dönüp yola koyulduğunda kale çoktan dört tarafından yükselen alevler içindedir.”

1847’de, Polonya Ayaklanması’nı anmak için Paris’te yaptığı bir konuşmadan dolayı Fransa’dan sınırdışı edilir. Çarlık Rusya’nın, Bakunin’i yakalamak için tüm çabalarına rağmen, Bakunin Avrupa’nın farklı şehirlerinde gizlenmeyi başarır. Buralarda boş durmaz, ayaklanmalar örgütler. Özellikle Dresden ayaklanmasıyla ismi, otorite ve baskıyla karşılaşan tüm kesimlerin dilinde dolaşmaya başlar. Sadece Slavların değil, farklı imparatorlukların zulmüne maruz kalan halkların verdiği özgürlük mücadelelerinde, Bakunin’in düşünceleri ve eylemleri bir dayanak noktası haline gelir.

1850’den 1861’deki hapishaneden kaçışına kadarki süre içerisinde Çarlık Rusyası tarafından tutsak edilir. Önce Japonya’ya, sonra ABD’ye oradan da İngiltere’ye geçerek mücadelesine kaldığı yerden devam eder. Özellikle hapisten kaçtıktan sonraki bu süreçte, Uluslararası Kardeşlik İttifakı’nın altyapısı oluşturulmaya başlanır. Gittiği farklı yerlerdeki Kardeşlik Örgütlenmeleri, Floransa Kardeşliği örneğinde olduğu gibi Enternasyonal’in yerel birimlerine dönüşür. 1869’da (sadece işçilerin uluslararası en büyük örgütlenmesi değil, ezilen halkların da bir örgütlenmesi konumunda bulunan) Enternasyonal’in Basel Kongresi’ne katıldığında, sadece Enternasyonal için yeni bir dönem başlamaz, sosyalizmin içerisindeki iki ekol anarşizm ve marksizm arasındaki temel ayrılıklar şekillenir. 1873’te Karl Marks’ın örgütlediği karalama kampanyalarıyla, ayak oyunlarıyla Bakunin ve grubu Enternasyonal’den ayrılır. Dolayısıyla İsviçre, Fransa, İspanya, İtalya ve Belçika seksiyonları da… Sonrasında St. Imier’deki Kara Enternasyonal’in yerellerini oluşturacak bu seksiyonlar, bulundukları bölgelerdeki anarşist hareketin ve düşüncenin gelişimi noktasında önemli bir yere sahip olmuşlardır.

1870’de Lyon Ayaklanması’ndadır. Ayaklanma, Paris Komünü açısından önemlidir. Çünkü ayaklanma komünün ilk adımıdır. Lyon’daki düşünce Paris’i komünleştirir. Merkeziyetçiliğe karşı özörgütlülük temelinde inşa edilen ayaklanma özellikle Paris Komünü’ndeki anarşistler tarafından ilham alınarak uygulanır. Bir yıl öncesindeki ayaklanmadaki tutuklanma kararından dolayı, Marsilya’da saklanmak zorundadır. Ölümünden iki yıl önce Bologna’da örgütlemeye çalıştığı isyan, onun son çabası olarak anarşist tarihteki yerini alır.

Bakunin’in Düşüncesi

Mücadeleyle bu kadar iç içe geçen bir yaşamının, Bakunin’i yazınsal anlamda verimli olmasına müsade etmediği gibi yaygın bir kanı vardır. Bu yaygın kanının aksine, Bakunin düşünsel anlamda anarşist ideolojiye katkısı oldukça yüksektir. Mücadele alanındaki deneyimler onun yazdıklarına oldukça etki edebilmiş ve dönemin (ve sonraki dönemlerin) temel tartışmalarına anarşist bir perspektif oluşturmuştur.

Almanya’da Gericilik; Slavlara Çağrı; Federalizm, Sosyalizm ve Anti-teolojizm; Tanrı ve Devlet; Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi, Özgürlük ve Devlet gibi yapıtları, yazdıklarının sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Yazdıklarında, genel olarak içerisinde bulunulan durum ya da sistemi irdelemeye çalışan Bakunin, sadece tespit yapmaz. Durumun ya da sistemin nasıl üstesinden gelineceğine ilişkin de yazar.

Hapishane yıllarından önceki süreçte, federalizm, halkların özgürlüğü, devlet karşıtlığı gibi konular üzerine en fazla yazdığı, konuştuğu ve tartıştığı konulardır. Enternasyonal’e dahil olduğu süreçte, Marks ve ekibine karşı giriştiği otoriter sosyalizm eleştirileri, sadece anarşist düşünce açısından değil, devrimci perspektif açısından da önemlidir. Sosyalizmin sonraki pratiklerinde devletin ve otoritenin rolünün ne olduğu, bu deneyimlerin nasıl olumsuzluklara yol açtığı düşünüldüğünde Enternasyonal’deki tartışmalar önemini bir kez daha ortaya koyar. Paris Komünü gibi farklı toplumsal devrim süreçlerine ilişkin değerlendirmeleri ayrıca önemlidir. Farklı deneyimlerin bizzat içerisinde yer almış bir devrimcinin değerlendirmeleri olması açısından, Bakunin’in tüm çabaları özgürlük düşüncesinin coğrafyalar arası pratikleme çabasıdır.

Düşünce ve Eylemin Uyumu

“Komünizm teoriden değil, pratik içgüdüden türer.”

Düşünce ve eylem arasındaki dengeli bir uyumdur Bakunin’in yaşamı. Nasıl ki, anarşizm sadece bir kuram ve düşünceler bütünü değilse; düşüncelerin inşasına dayanan bir eylem ve hareketse, Bakunin de anarşizmin bu özelliğini kendisine ilke edinmiştir. Bir yandan düşüncelerini dünyanın farklı yerlerindeki özgürlük mücadeleleriyle şekillendirmiş, bir yandan da anarşist ideolojinin somutlanması için Jura Federasyonu’ndan Floransa Kardeşliği’ne özörgütlülükler oluşturmuştur.

Bakunin, yaşamını özgürlüğün önünde dikilen her iktidarı yıkmaya adamış devrimci bir anarşist. Yaşamın yaratıcı kaynağı olduğu için yıkıcı tutkusunu dizginlemeden…