Sosyal Devrimle İlgili İki Karşıt Anlayış

Dergimizin bu bölümünde, anarşizmin teorisine ve pratiğine dair çeşitli çeviri yazılara yer vereceğiz. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan ve Rus Devrimi’ndeki Bolşevik ihaneti en iyi anlatan kitaplardan biri olan “Bilinmeyen Devrim”den bir bölüm yayınlıyoruz. Volin bu çalışmasında, Kropotkin’in devrimci mücadeleleri anlatmak için kullandığı yönteme de uygun bir şekilde, toplumsal devrime yönelik iki karşıt anlayışı anlatıyor.

Ana görevimiz, olanaklarımız ölçüsünde Rus Devrimi’nde bilinmeyen ve az bilinen yanları tespit edip incelemektir. Batı ülkelerinde görmezden gelinmemekle birlikte dikkate alınmayan veya daha doğrusu yüzeysel olarak dikkate alınan bir olgunun tekrar altını çizelim.

Ekim 1917’den itibaren, Rus Devrimi yepyeni bir yola, Büyük Sosyal Devrim yoluna girdi. Böylece son derece özel, tamamen keşfedilmemiş bir yolda ilerledi.

Bu nedenle devrimin bundan sonraki ilerleyişi de yepyeni, özgün bir nitelik kazandı. (Dolayısıyla ifşaatımız da, artık şimdiye kadar olana benzemeyecektir. Genel akışı, onu oluşturan unsurlar, hatta dili, alışılmadık, özel bir veçheye bürünerek farklılaşacaktır. Bu farklılaşma okuru şaşırtmamalıdır.)

Daha az bilinen ve birçok okur bakımından beklenmedik bir başka olguya geçelim. Yine de geçerken okura bunu sezdirmiştik. 1917 Ekim Devrimi’ne kadar birbirini izleyen krizler ve başarısızlıklar boyunca, gerçekleştirilecek olan Sosyal Devrim anlayışı olarak yalnızca Bolşevizm yoktu. Politik, otoriter, devletçi ve merkeziyetçi karakteriyle Bolşevizm ile akraba (sol) Sosyalist-Devrimci öğretinin ve benzer birkaç küçük akımın yanı sıra, Sosyal Devrimi açıkça ve eksiksiz bir biçimde öngören bir ikinci temel fikir de biçimlendi ve devrimci çevreler arasında olduğu gibi, emekçi kitleler arasında da yaygınlaştı: Bu anarşizm fikriydi.

Başlangıçta çok zayıf olan etkisi, olaylar genişledikçe arttı. 1918 sonlarında da bu etki o duruma geldi ki, hiçbir eleştiriyi hele bir çelişki veya bir muhalefeti hiç kabul etmeyen Bolşevikler ciddi biçimde endişelendiler. 1919’dan başlayarak 1921 sonlarına kadar Bolşevikler bu fikrin ilerlemesine karşı alabildiğine ciddi bir mücadele, gericiliğe karşı olandan daha uzun ve zorlu bir mücadele yürütmek zorunda kaldılar.

Bu noktada pek bilinmeyen bir üçüncü olgunun altını çizelim: İktidara gelen Bolşevizm, anarşist ve anarko-sendikalist fikir ve hareketle, ideolojik veya somut deneyimler alanında değil, açık ve dürüst araçlarla değil, gericiliğe karşı kullandığı aynı baskı yöntemleriyle, yani saf şiddet yöntemleriyle mücadele etti. İşe liberter örgütlerin merkezlerini hoyratça kapatmakla, anarşistlere her türlü propagandayı veya faaliyeti yasaklamakla başladı. Kitleleri anarşistlerin sesini duymamaya, bu sesin değerini bilmemeye mahkum etti. Ancak bu baskıya rağmen, anarşist fikir zemin kazanmaya devam ettiğinden, Bolşevikler hızla daha şiddetli önlemlere, hapse atmaya, yasadışı ilan etmeye, ölüm cezasına çarptırmaya geçtiler. Bu koşullarda – biri iktidarda, diğeri iktidarın karşısında- iki eğilim arasındaki eşitsiz mücadele derinleşti, büyüdü ve belli bölgelerde gerçek bir iç savaşa vardı. Özellikle Ukrayna’da bu savaş durumu iki yıldan uzun sürdü, Bolşevikleri anarşist fikri boğmak ve bu fikrin esinlendirdiği halk hareketlerini ezmek üzere tüm güçlerini seferber etmek zorunda bıraktı.

Böylece Sosyal Devrim ile ilgili iki anlayış arasındaki mücadele ve bu bağlamda Bolşevik iktidar ile kimi emekçi kitle hareketleri arasındaki mücadele, 1919-1921 dönemi olaylarında çok önemli bir yer tuttu.

Bununla birlikte, son derece anlaşılır nedenlerle aşırı sağdan aşırı sola kadar tüm yazarlar – liberter edebiyat hariç – bu olguyu sessizce geçiştirirler. Dolayısıyla bunu tespit etmek, bu olguyla ilgili tüm ayrıntılı bilgileri vermek ve okurun dikkatini bu olaya çekmek zorundayız.

Diğer taraftan, ikili bir sorun ortaya çıkmaktadır:

1- Ekim Devrimi arifesinde Bolşevizm halkın oylarının ezici çoğunluğunu topladığına göre, anarşist fikrin öneminin ve hızlı yükselişinin nedeni nedir?

2- Anarşistlerin Bolşeviklere karşı konumu tam olarak neydi ve niçin Bolşevikler liberter düşünce ve hareketle mücadele etmek, hem de şiddetle mücadele etmek zorunda kaldılar?

Bu iki soruya cevap vermek, Bolşevizmin gerçek yüzünü göstermek bakımından bize en kolay yol olarak gözüküyor.

Mevcut bu iki fikri ve eylem halindeki iki hareketi karşılaştırarak, onları daha iyi tanımak, onlara gerçek değerlerini vermek, iki kamp arasındaki bu savaş halinin nedenini kavramak ve nihayet Bolşevik Ekim sarsıntısından sonra devrimin “nabzını tutmak” daha olanaklı olacaktır.

Dolayısıyla mevcut iki fikri ana hatlarıyla karşılaştıralım:

Bolşevik fikir, burjuva devletinin yıkıntıları üzerine yeni bir “işçi devleti” kurmak, bir “işçi ve köylü hükümeti” oluşturmak, “proletarya diktatörlüğü”nü oturtmaktı. Anarşist fikir hangisi olursa olsun bir politik devlete, bir hükümete, bir “diktatörlüğe” başvurmaksızın toplumun ekonomik ve sosyal temellerini dönüşüme uğratmak, yani devrimi gerçekleştirmek ve onun sorunlarını politik ve devletçi yolla değil, son kapitalist hükümeti alaşağı ettikten sonra, bizzat emekçilerin birliklerinin doğal ve özgür, ekonomik ve sosyal bir faaliyeti yoluyla çözüme kavuşturmak idi.

Eylemi eşgüdümlü kılmak için, birinci anlayış, hükümetin ve memurlarının yardımıyla ve “merkez”in resmi talimatları uyarınca devlet yaşamını örgütleyen merkezi bir siyasal iktidar öngörüyordu.

Diğer anlayış ise şunu varsayıyordu: Politik ve devletçi örgütlenmenin kesin olarak terk edilmesi; yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeylerde ekonomik, sosyal, teknik veya diğer örgütlerin (sendikalar, kooperatifler, değişik birlikler vs.) doğrudan ve federatif bir anlaşması ve işbirliği; dolayısıyla hükümet merkezlerinden kendisinin kumanda ettiği çepere doğru giden, ne hakimiyet ne de kumandanın olduğu, somut gereklere göre doğal ve mantıksal biçimde saptanmış gerçek ihtiyaçlara ve çıkarlara uygun ekonomik ve teknik bir merkezileşme.

Anarşistlere yönelik sadece “yıkmayı” bilirler, hiçbir “olumlu” yapıcı fikirleri yoktur yakıştırmasının, hele bu yakıştırmayı onlara “solcular” yaptığında ne denli saçma – veya çıkarcı – olduğuna işaret etmek yerinde olacaktır. Aşırı sol partiler ile anarşistler arasındaki tartışmaların konusu her zaman burjuva devletinin yıkılmasından (ki bu konuda herkes hemfikirdir) sonra yerine getirilecek olumlu ve yapıcı görevdir. Bu durumda yeni toplumun kuruluş tarzı ne olacaktır: Devletçi, merkeziyetçi ve politik mi yoksa federalist, politik-olmayan ve yalnızca sosyal mi? Birbirleri arasındaki çekişmelerin konusu her zaman bu olmuştur: Anarşistlerin ana kaygısının her zaman tam da geleceğin inşası olduğunun tartışmasız kanıtıdır bu!

Partilerin politik ve merkezileşmiş “geçici” devlet tezinin karşısına anarşistler kendi tezini koyarlar: Ekonomik ve federatif gerçek topluluğa adım adım ama dolaysız geçiş. Politik partiler yüzyıllara ve köhneleşmiş rejimlerden miras kalan sosyal yapıya dayanırlar ve bu modelin yapıcı fikirler içerdiğini ileri sürerler. Anarşistler ise yeni bir kuruluşun daha başından itibaren birtakım yeni yöntemler gerektirdiğini kabul ederler ve bu yöntemleri önerirler. Tezleri doğru veya yanlış olsun, her halükarda ne istediklerini gayet iyi bildiklerini ve net yapıcı birtakım fikirlere sahip olduklarını kanıtlar.

Genel olarak, yanlış -veya çoğu zaman bilinçli olarak hatalı- bir yorumlama, liberter anlayışın her türlü örgütlülüğün yokluğu anlamına geldiğini ileri sürer. Bundan daha yanlış bir şey yoktur. Söz konusu olan “örgütlülük” veya “örgütsüzlük” değil, iki farklı örgütlülük ilkesidir.

Her devrim, kaçınılmaz olarak, az çok kendiliğinden bir biçimde, dolayısıyla karışık, kaotik bir tarzda başlar. Açıktır ki – ve bunu liberterler de tıpkı diğerleri gibi gayet iyi anlarlar- bir devrim burada, bu ilkel aşamada kaldığı takdirde yenilgiye uğrar. Devrimde, diğer her türlü insani faaliyette olduğu gibi, kendiliğinden atılımın hemen ardından örgütlülük ilkesi devreye girmelidir. İşte asıl mesele de o zaman doğar: Bu örgütlülüğün tarzı ve temeli ne olmalıdır?

Birileri tüm işi ele almak, onu kendi anlayışına göre yürütmek, bu anlayışı tüm topluluklara kabul ettirmek, bir hükümet kurup devleti organize etmek, iradesini halka dikte etmek, güçle ve şiddetle “yasaları”nı kabul ettirmek, kendisiyle hemfikir olmayanlarla mücadele etmek, onları tasfiye etmek ve hatta ortadan kaldırmak üzere bir merkezi yönetici grubun – “seçkinler” grubunun – oluşması gerektiğini ileri sürer.

Diğerleri böylesi bir anlayışın saçma, insan evriminin temel eğilimlerine aykırı ve son tahlilde, girişilen iş bakımından, yararsızdan öte zararlı olduğunu kabul ederler. Elbette der anarşistler, toplumun örgütlü olması gerekir. Ancak bu yeni, normal ve artık olanaklı örgütlenme, özgür bir biçimde, sosyal olarak ve her şeyden önce tabandan hareketle yapılmalıdır. Örgütlenme ilkesi bütüne el koymak ve kendini ona dayatmak üzere önceden yaratılmış bir merkezden değil, tam tersine tüm bu noktalara hizmet vermeye yönelik doğal merkezler olarak eşgüdüm düğümlerine varmak üzere her noktadan çıkmalıdır. Elbette, örgütçü anlayışın, örgütlenme yeteneğine sahip insanların – “elitler”in- müdahil olmaları gerekir. Ancak her yerde, her durum ve koşulda, tüm bu insani değerler, diktatörler olarak değil, gerçek işbirlikçiler olarak ortak esere özgür bir biçimde katılabilmelidirler. Her yerde onların örnek olması ve onlara egemen olmaksızın, onları kendilerine tabi kılmaksızın veya onları ortadan kaldırmaksızın iyi niyetleri, girişkenlikleri, bilgileri, yetenekleri ve yetileri bir araya getirmeye, eşgüdümlü kılmaya ve örgütlemeye çaba harcamaları gerekir. Böylesi insanlar gerçek örgütçüler olacaklardır ve eserleri de, doğal, insani ve fiilen ilerici olacağından verimli ve sağlam gerçek örgüt olacaktır. Oysa eski zulüm ve sömürü toplumunun örgütlenmesini kopya eden – dolayısıyla bu iki amaca uygun – diğer örgütlenme yararsız ve istikrarsız olacaktır; dahası yeni amaçlara uygun olmadığından, kesinlikle ilerici de olmayacaktır. Nitekim bu örgütlenme, yeni bir toplumun hiçbir unsurunu içermeyecektir; tam tersine sadece görünümlerin değişikliğe uğramakla yetindiğinden eski toplumun ölüm döşeğindeki tüm kusurlarını taşıyacaktır. Her bakımdan köhneleşmiş, aşılmış, dolayısıyla doğal, özgür ve gerçekten insani bir kurum olarak olanaksız olan bir topluma ait olduğundan bu örgütlenme, yeni bir hilenin, yeni bir aldatmacanın, yeni bir şiddetin, yeni zulüm ve sömürülerin yardımı dışında ayakta kalamazdı. Açıktır ki böylesi bir örgütlenme, Sosyal Devrimin motoru olarak verimsiz olacaktır. Komünistlerin ileri sürdükleri gibi, “geçiş toplumu” olarak kesinlikle hizmet edemez, zira böylesi bir toplum, evrileceği toplumun en azından birkaç tohumuna mutlaka sahip olmalıdır; oysa devletçi otoriter her toplum ancak alaşağı edilmiş toplumun kalıntılarına sahip olabilir.

Liberter teze göre, devrimin yapıcı sorunlarının tümüne her yerde girişmesi gereken, gerçek ihtiyaçlara göre federe ve merkezileşmiş değişik sınıfsal örgütlenmeleri (fabrika komiteleri, sanayi ve tarım sendikaları, kooperatifler vs.) aracılığıyla bizzat emekçi kitlelerdir. Özgür ve bilinçli olduğundan, güçlü ve verimli eylemleriyle, çabalarını tüm ülke çapında eşgüdümlü kılmalıdırlar. “Elitler”e gelince, liberterlerin anlayışına göre, onların rolü kitlelere yardımcı olmaktır. Onları aydınlatmak, onları eğitmek, onlara gerekli öğütleri vermek, onları şu veya bu girişime yönlendirmek, onlara örnek oluşturmak, eylemlerinde onları desteklemek ama hiçbir biçimde onları hükümet olarak yönetmemek.

Liberterlere göre, sosyal devrimin sorunlarının mutlu çözümü ancak milyonlarca insanın özgürce ve bilinçli olarak ihtiyaçlarının ve çıkarlarının ama aynı zamanda fikirlerinin, güçlerinin, yeteneklerinin, becerilerinin, yetilerinin, eğilimlerinin, mesleki bilgilerinin, ustalıklarının tüm çeşitliliğini katıp uyumlu hale getirdikleri kolektif ve dayanışmacı eserinden doğabilir. Ekonomik, teknik ve sosyal organizmalarının doğal işleyişiyle, “elitler”in yardımıyla ve gerektiğinde, özgürce örgütlenmiş silahlı kuvvetlerinin korumasıyla, emekçi kitleler, liberterlere göre, sosyal devrimi ileri doğru fiilen itebilir ve tüm görevlerini pratik olarak adım adım gerçekleştirebilirler.

Bolşevik tez bunun tam tersidir. Bolşeviklere göre, (“işçi” adı verilen ve sözde “proletarya diktatörlüğü” uygulayan) bir hükümet kurarak sosyal dönüşümü sürdürecek ve onun muazzam sorunlarını çözecek olan elittir – onların elitidir-. Kitleler, bu elitin niyetlerini, kararlarını, emirlerini ve yasalarını sadık bir biçimde körü körüne “mekanik olarak” uygulayarak ona yardımcı olmalıdır (liberterlerin elitin kitlelere yardım etmesi gerektiği yolundaki tezinin tam tersi). Kendisi de kapitalist ülkeler silahlı kuvvetlerinden kopya edilmiş silahlı kuvvetler de “elit”e körü körüne itaat etmelidir.

İki fikir arasındaki esas fark bu oldu ve budur.

1917’de Rusya’daki sarsıntı anında sosyal devrim ile ilgili iki karşıt anlayış da bunlar oldu.

Bolşevikler, söylediğimiz gibi, anarşistlerin söylediklerine kulak vermek bile istemediler, tezlerini kitleler önünde sergilemelerine de izin vermediler. Mutlak, tartışmasız, “bilimsel” hakikate sahip olduklarına inanarak, bunu dayatıp acilen uygulama iddiasıyla, kitlelerin ilgisini çekmeye başlar başlamaz, tüm hakimlerin, zalimlerin ve engizisyoncuların geleneksel yöntemiyle, şiddet yoluyla liberter hareketle mücadeleye girişip tasfiye ettiler.

Ekim 1917’den itibaren, iki anlayış gitgide keskinleşen ve olanaklı bir uzlaşmaya yer bırakmaz biçimde bir çatışmaya girdiler.

Dört yıl boyunca bu çatışma, 1921 sonlarında liberter akımın “manu militari” (silahlı kuvvet marifetiyle) kesin olarak ezilmesine kadar, devrimin dönüm noktalarında gitgide daha çarpıcı bir rol oynayarak Bolşevik iktidarı diken üzerinde tuttu.

Daha önce söylediğimiz gibi, bu olgunun önemine ve verdiği derse rağmen veya daha çok o yüzden, bütün “politik” basın tarafından özenle görmezden gelinmiştir.

Üniversiteli için Dayanışma Rehberi

 

Cebeci Mücadeledir

Devletin daha iktidarlı yönetici kadrolar yetiştirmek amacıyla kurduğu Cebeci Kampüsü, iktidara başkaldırının coğrafyamızdaki en temel merkezlerindendir aslında. İçerisinde meşhur adıyla Mülkiye’yi, İletişim, Hukuk ve Eğitim Bilimleri fakültelerini barındıran kampüsü televizyonlardan izlemişseniz “karşıt görüşlü gruplar arasında çıkan kavga” haberleriyle bilirsiniz hep. Bunun gerçeğe izdüşümü şudur halbuki; Cebeci öğrencileri faşist saldırı ve provokasyon girişimlerine karşı yaşam alanlarını savunmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. İktidarlar kimi zaman panzerleriyle girmeye çalışır kapısından, kimi zaman televizyonların karşıt görüş dedikleri güruhu yollarlar. Cebeci öğrencileri de bu saldırılara direnciyle, devrimci geleneğiyle ve iktidarların başına ördüğü çoraplarla bilinir hep. İktidarın derdine derman olsun diye yapılan binaları, ezilenlerin dertlerine derman aradıkları mücadele alanlarına dönüşmüştür.

Adını bağlı bulunduğu semtten alır, karakterini de zamanla bu semte yansıtmıştır Cebeci. Öğrenci semtine dönüşen Cebeci’nin mülk sahipleri de tıpkı egemenler gibi muzdariptir bu yansımadan. Çünkü vaktiyle öğrencilerin verdiği mücadelelerle kira fiyatları büyük oranda düşürülmüştür. Bu kira grevleri sayesinde bugün bile şehrin merkezine bu kadar yakın olup da bu kadar ucuz olan tek semttir Cebeci. Yani mahallesinden okuluna Cebeci’nin her karışı mücadeledir. Ve bir gecede onlarca akademisyeni ihraç da edilse, yasaklarla ve baskılarla açık hava hapishanesine dönüşse de mücadeleye devam edecektir.

 

2. El Kapitalizme Karşı Barikatlardan Biridir

Yeni eve çıkanlar ya da evinde eksik olan eşyaları bir türlü denkleştirip alamayan bizler için ihtiyaçlarımızı karşılamakta 2. el eşyalar iyi bir seçenek olabilir.

2. el kapitalizme karşı barikatlardan biridir. (Kısaca kapitalizme karşı barikatlardan bahsedelim; bizler şimdiden yaratmak istediğimiz anarşist yaşamın kapitalizmin kültürel saldırısıyla karşı karşıya olduğunu bilerek, bu saldırıları engellemek ve yeni bir anarşist kültür yaratmak için barikatlarımızı oluştururuz.)

Her sene binlerce buzdolabı hurdacıların yolunu tutarken yerini doldurmak için yüzbinlerce yeni buzdolabının üretilmesi, A sınıfı diye bizlere tekrar satılması kapitalizmin bir döngüsüdür. Bu döngü yeni modeli fabrikalarda bize ürettirirken evdekini eski model diye attırıp yenisini aldırarak üretimi ve tüketimi sonsuzlaştırıyor. Böylece kapitalizm için biz gençler hem üretimde hem tüketimde sömürülen güç oluyoruz. Bu sömürü döngüsünü kapitalizme karşı barikatlarımızı kurarak kırabiliriz. İşte bu barikatlardan biri de kapitalizmin bizden istediği “yeniyi al eskiyi at” anlayışına karşı koyup, ihtiyaçlarımızı elden ele dayanışma yoluyla veya 2. el dükkanlarından temin etmek olabilir.

2. El Pazarları

Yüksel, Konur, Karanfil üzerinde geceleri bir pazar kurulur. Zabıta 21:30’da sokaktan ayrılır ayrılmaz işportacılar tezgahlarını indirirler sokaklara. 21:30’dan sonra bu tezgahlarda ikinci el kıyafetten korsan kitaba, el emeği ürünlerine kadar birçok şey çok ucuz fiyatlara bulunabilir. İşportacılar birkaç yıl önce bu tezgahları açabilmek için defalarca eylem yaptılar, zabıta saldırılarına direndiler. En sonunda belediye geri adım attı ve işportacıların taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Bu lokasyonun bir kısmı şu sıralar doğrudan polis işgali altında olsa da işporta tezgahları hala kuruluyor. Buraları bir tüketici olarak kullanma imkanı olduğu kadar, ürettiklerini burada insanlarla paylaşmak için de hiçbir engel yok. Sokakta işporta açmak isteyen herkesin Konur Sokak’taki herhangi bir işporta tezgahına gidip kendisine uygun yer göstermesini rica etmesi yeterli.

İskitler Bit Pazarı

Şehrin en ulaşılabilir bit pazarı İskitler’de. Buraya Cuma, Cumartesi, Pazar günleri Akköprü metro durağında inip 10 dakika yürüyerek ulaşılabiliyor. Her bit pazarında olduğu gibi burada da her şey bulunabilir yalnız ne kadar erken yola çıkılırsa o kadar iyi.

ODTÜ

Şehirden bağımsız ve bir şehir kadar büyük kampüsüyle bilinir Orta Doğu Teknik Üniversitesi. Tüm fakültelerini bu kampüste toplamış olmasıyla şehrin diğer üniversitelerinden ayrılır. Yani diğerleri gibi Ankara’ya üniversite için gelip kendinizi Polatlı’da bulma şansınız yoktur. Eymir Gölü’ne kıyısı olan kampüsün içinde en bilinen lokasyon ise şüphesiz Devrim’dir. ODTÜ her şeyinden çok devrimle anılmıştır her zaman. Robert Komer’i hepiniz bilirsiniz ama en iyi iktidarlar bilir, ODTÜ öğrencileri 1969 yılında arabasını yakınca korkudan yıllarca kampüse girememiştir çünkü.

ODTÜ’lüler barınma için genelde 100. Yıl İşçi Blokları’nı tercih ederler. 100. Yıl kampüse çok yakın, fiyatları da ortalamanın biraz altındadır. Mahalle Berkin Elvan Bostanı’na ev sahipliği yapar.

ÇAYED

Ayrıca Çankaya Yardımlaşma ve Ekonomik Dayanışma Derneği de öğrencilere özel bir kez yararlanmak şartıyla ücretsiz eşya yardımı yapıyor. Bir ev için gerekli olan beyaz eşya, kısıtlı olmakla birlikte hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz bu derneğin eşya deposuna Güvenpark’tan Dikmen dolmuşlarını kullanarak ulaşabilirsiniz. Aşırı talep nedeniyle eşya bulunamadığı zamanlar olsa da öğrenciler için iyi bir alternatiftir.

Süpermarketlere Karşı Semt Pazarları

Varlığını koruyarak barkodlara karşı hala direnen semt pazarları bizlerin de yoğun olarak kullanacağı alanlardır. Pazarları süpermarketlerin yerine kullanmamız hem maddi hem de kültürel olarak önemlidir. Süpermarketlerde satılan ürünlerin pazara göre daha ucuz görünüyor olması bizleri aldatmasın. Pazar her zaman daha avantajlıdır. Çünkü pazarda fiyat asla sabit değildir. Marketlerde uzun süre bekletilmiş ürünleri halk gününe denk geldiysek ucuza alabiliriz. Fakat pazarlarda daha taze ürünleri akşam saatlerinde marketlere oranla daha ucuza bulabiliriz. Mesela kilosu 8 lira olan domatesin fiyatının akşam saatinde 3-4 liraya inmesi, süpermarketlerde karşılaşabileceğimiz bir uygulama değildir. Ayrıca sırt çantası taşıyan hepimiz süpermarketler için potansiyel “hırsızız”dır . Pazar alışverişinde vaktimizi daha fazla harcayacağımız aşikardır. Bundan dolayı umutsuzluğa kapılmamalıyız, pazarda harcadığımız vakit çok keyiflidir, tadını çıkaralım. Peynircinin önünden geçerken peynirlerin tadına, meyvecilerin tezgahından da en güzel meyveyi alıp tadına bakalım. Semt pazarlarının adresini vermiyoruz. Çünkü yaşadığınız her yerde bir semt pazarı vardır.

Karala Dergisi, 1. sayı

 

 

 

Endüstriyel Futbola Karşı Özgür Lig – Şamil Parlak

3 sene önce Ankara’da endüstriyel futbola karşı alternatif yaratmak iddiasıyla yola çıkan Özgür Lig’in 6. sezonu başladı. Futbol borsada değil arsada oynanır şiarıyla, rekabete, cinsiyetçiliğe, homofobiye, faşizme ve endüstriyel futbola karşı olan ligin ne şampiyonu var ne küme düşeni. Ligde galibiyet 3, beraberlik 2, mağlubiyet 1 puan olarak hesaplanıyor.

Ligin kurucuları boş bir arsa aramakla başlıyor işe fakat Ankara’da futbol oynamaya elverişli tüm alanların betona boğulduğunu fark edip mecburen bir halı sahayla anlaşıyorlar. Maçlar 6 sezondur bu sahada oynanıyor. Turnuva usulünün play-off şeklinde değil lig şeklinde olması gerektiğini ve futbolun amatör ruhunu koruması gerektiğini savunan Özgür Lig, endüstriyelleşen futbola karşı duruşuyla, her takımda kadın, erkek, LGBTİ+ bireylerin katılımını teşvik etmesiyle, tepeden inme değil kolektif karar alma ilkesiyle egemen futbol anlayışına karşı varlık gösteriyor.

Bu sezon Sportif Lezbon, Spartaküs, Rüzgarla Dans, Kara Kızıl, Ötekinler, Serüvenciler, Dingil Gücü, Topal Karınca olmak üzere 8 takımla başlayan lig her türlü cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden kişileri ligde yer almaları için davet ediyor. Özgür Lig’de cinsiyetçi, türcü, homo/transfobik, etnik ayrımcılığa yer veren her türlü söylem ve tavır oyundan ve ligden çıkartılma sebebidir. Özgür Lig maçlarında önceden belirlenmiş hakemler yoktur. Eğer takımlar isterlerse ortak belirledikleri, eşi/dostu hakem yapabilirler. Hakem olmadığı sürece de kararlar ortaklaşa alınır. “Oyuncun böyle dedi” kuralı geçerlidir. Özgür Lig, endüstriyelleşmeden sahada kalabilmeyi hedefler. Amatörlük temel esastır. Bu sebeple ve amaçla, kati suretle futbol lisansına sahip oyuncu ve antrenörleri takım kadrolarında kabul etmez. Ligin kendisi, takımlar ya da tek bir oyuncu bile reklam amaçlı sponsorlukları kabul edemez.

Özgür Lig tüm bunların yanında toplumsal mücadelelerin sesini de sahalarına taşır. Devletin adaletsizliklerine ve baskılarına karşı Özgür Lig sahaları bir eylem ve dayanışma sahasına dönüşür.

Şamil Parlak

Karala Dergisi, 1. Sayı

Anarşizmin Tarihi Anarşizmin Örgütlü Tarihidir

 

“Şimdi düşüncelerden bahsetmenin vakti değil, şimdi eylem vakti. Bugün her şeyden önce, proleter güçlerin örgütlenmesi gerek. Ancak bu örgütlenmeyi, proletaryanın kendisinin gerçekleştirmesi gerekiyor.”

Mikhail Bakunin

Jura Federasyonu’ndaki Yoldaşlara Mektuplar, 1873

 

1860’ların sonu, 70’lerin başı… Bakunin’in yazınsal anlamda en verimli olduğu dönem. Birinci Enternasyonal’deki tartışmalardan yola çıkıp yazdığı yazıların büyük bir çoğunluğu iyi bir öngörü, iyi bir analiz ve anarşizmi olgunlaştıracağı düşünsel bir süreçten çıkmıştır. Tam da böyle bir dönemde, Bakunin’in düşünceleri, teori vs.ye ilişkin kaygısını bu kadar açık dile getirmesinin altında yatan nedeni iyi anlamak, anarşist felsefenin, hareketin, ideolojinin iyi anlaşılmasında önem taşır.

Bakunin’in önem sırasında ilk yere örgütlenmenin verilmesinin nedenini kavramak, anarşizmin örgüt ve örgütlenmeyle ilişkisinin açık bir şekilde ortaya konmasında önem taşımaktadır. Bu kaygıyı iyi görmek gerek.

Farklı coğrafyalarda anarşizm denildiğinde, o coğrafyada yaşayan insanların akıllarından oluşan şeyler, hatta sözcüğün kullanılabilir olması, kendine “anarşistim” diyenlerin çıkması, her şeyden önce düşünsel bir çabanın ürünü olmaktan önce, anarşizmin bir hareket olma özelliği ile açıklanabilir. Anarşizm, elde teorik bir kılavuzla çıkmaz yola. Yaşamsal pratiklerden geliştirdiği deneyimlerini sonrasında kullanmayı bilse de, eyler; eylediğini örgütler.

Hareket olabilme toplumsallığının yakalanması, birbirinden bağımsız, kısmen ilgisiz kimselerin kendiliğinden, rastlantı eseri bir araya gelmesiyle ilintili değildir. Yeni bir toplumsallıkta oluşmuş bir hareket, birbirleriyle iktidarsız bir ilişki içerisinde olan bireylerin bir aradalıklarıyla oluşur.

Bu bir aradalığın ismi ne kadar çok öyle ifade edilmekten kaçınılırsa kaçınılsın, bu örgüttür, örgütlülüktür. Bireyler, belli bir duygudaşlıkla yani yoldaşlıkla belli niyetleri gerçekleştirmek için beraberce eylemeye niyetlendikleri andan itibaren, örgütlü hareket ediyorlar demektir.

Örgütlü hareket, topluluk halinde yaşayan canlıların doğasında vardır. İhtiyaçların karşılanması, bireylerin yaşamlarını devam ettirebilmelerindeki bu dayanışma hali, sadece insana has bir durum değildir.

Topluluk halinde yaşayan bireyler, birbirleriyle ilişki kurmaktan imtina edemezlerse eğer, birbirleriyle kurdukları ilişki biçimini her halükarda tanımlamaları gerekecektir. Bu tanımın iktidarsız bir temelde yapılması, anarşizm için kaçınılmazdır; özgür bir insanın düşündüklerini eyleyebilmesi için kaçınılmazdır.

Öyleyse, örgüt ve örgütlülüğün durduğu yer, bireyin toplumsal ilişkiler içerisinde özgür olabilmesiyle yakından ilişkilidir.

Bu özgürleşme çabasına, anarşist hareketin vuku bulduğu tüm coğrafyalarda rastlanır. İktidar ilişkilerinden kurtulma mücadelesi veren bireyler, devlet, din, şirketler gibi varoluşsal olarak iktidarlı olan kurumlara karşı güçlü olabilmek adına bir araya gelmemişlerdir sadece. Aynı zamanda bu dayanışma hali, iktidarsız bir toplumun var olabilmesindeki koşuldur.

Bireyler arasındaki ilişkilerin iktidarsız bir şekilde örgütlenmesiyse anarşist bir toplumda olması gereken bu dayanışma hali, bireylerin birbirleriyle aynı anda varlıklarını gerçekleştirebilmelerinin gereğidir.

Anarşizm tarihi her şeyden önce, iktidara karşı verilen mücadelenin ve dayanışmayla bir arada yaşayabilmenin tarihidir. Farklı coğrafyalarda eşzamanlı bir şekilde yeşeren anarşizmin, o coğrafyalarda taşıdığı özgünlüğün kaynağı da budur. Farklı bireylerin oluşturdukları örgütlü çabalar, o yerelliğin özelliklerini de barındıracaktır.

Bugün anarşizmden bahsedenler fark edeceklerdir ki, anarşizmin farklı coğrafyalarda deneyimlenen tarihi, anarşizmi o coğrafyalarda örgütlemişlerin tarihidir. Bir düşüncenin, hareketin ayakta kalmasının tek koşulu, o düşünceyi yaşatacak, o hareketi devam ettirecek bir örgütlülüğün olmasıdır.

Küba

Anarşizmin Avrupa dışında örgütlendiği yerler önemlidir. Çünkü anarşizm, farklı coğrafyalarda deneyimlenenlerle beraber olgunlaşabilmiştir. Bu coğrafyalardan biri Güney Amerika’dır.

Anarşizmin Küba ile tanışması, özellikle anarko-kolektivizmin ve anarko-sendikalizmin bu coğrafyada ezilen köylü ve işçileri etkilemesiyle oldu. Küba’nın İspanya Krallığı’nın bir kolonisi olmasının ve İspanya’dan göçen işçilerin burada diğer işçilerle beraber örgütlenmesinin, Küba’da anarşizmin ortaya çıkmasından etkisi vardır.1865’te bu ortak çabayla yayınlanan La Aurora, bunun en önemli örneğidir.

Tütün fabrikasında çalışan işçilerin, özellikle Barselona’dan göç eden işçilerle örgütlenmeye başlaması, 1885’te Circulo de Trabajadores’i ortaya çıkardı. Bu işçilerin ilk eylemi, Chicagolu anarşist işçiler için Havana’da yaptıkları destek mitingiydi. Çıkardıkları El Productor gazetesiyle, bu mitingi Küba çapında büyük bir kampanyaya dönüştürdüler. 1887’de Alianza Obrera’ya dönüşen bu işçi örgütü, Küba’da ilk 1 Mayıs’ı kutladı.

Küba halkının karşılaştığı ekonomik sorun kapitalizmin dayattığı koşullarsa, siyasi anlamda da en büyük problem İspanya Krallığı’na karşı verilen özgürlük mücadelesiydi. İspanyol yoldaşları, Kübalıların bu özgürlük mücadelesine en çok destek verenlerdi. Var olan sorunlara karşı verilecek en büyük cevap, toplumun örgütlü hareketiydi. Küba halkının bu örgütlü hareketle tanışmasında anarşizmin rolü büyüktür. 1900’lerin başına gelindiğinde tütün işçileri, şeker işçileri, fırıncılar ve şoförler, örgütlü bir şekilde anarşist işçi sendikalarındaydı. Aynı tarihlerde kendisi için tehlikenin farkına varan devlet, İspanyol anarşistleri sınır dışı etmeye başladı. 1915’e kadar anarşistlerin baskın olduğu işçi hareketi, devletin yoğun baskısıyla bu baskınlığı yitirmeye başladı. Küba Komünist Partisi kurulduğunda, sene 1925’ti. 1930’lara gelindiğinde sosyalistler Ulusal İşçi Konfederasyon’unda daha etkinleşti. Ancak 1936’da kurulan “Özgürlükçü Gençlik”anarşizmin Küba’da tekrar güçlenmesini sağladı. Sonrasında Solidaridad Internacional Antifascista’yı (SIA) kuran gençlik, CNT-FAI’ye yardıma gitti.

1940’larda anarşizmin toplumda yine belirginleşmesiyle, baskı furyası devam eder. Kurulan Küba Anarşist Grupları Federasyonu örgütü ve sonraki adıyla Küba Özgürlükçü Birliği (ALC), Castro kapatana dek mücadelesine devam edecektir. 1950’de Batista hükümetine karşı sosyalistlerle beraber gerilla gruplarında geliştirilen birliktelik, Castro hükümetinin 1960’larda ALC’yi kapatmasıyla sona erdi. Bu tarihten sonra anarşistlerin büyük bir çoğunluğu, ülke dışına sürgün edildi.

Güney Afrika

Anarşizmin farklı coğrafyalarda köklü bir geçmişi olduğunun bilinmesi, hareketin köklerini ve etkilediği mücadele biçimlerini anlamak açısından çok önemli. Güney Afrika’da son dönemde oluşan anarşizan toplumsal hareketlenmelerinin kökenini burada aramak gerek.

1904’te Cape Town’da Sosyal Demokrasi Federasyonu’ndaki etkin anarşist kanattan önce, 1880’lerde Henry Glasse’nin çıkardığı gazeteler ve Kropotkin çevirileri, Güney Afrika’da anarşizmin kısmen bilinmesine yol açmıştı.

1915’te bu anarşist kanat Uluslararası Sosyalist Birlik’i (ISL) kursa da, süreç içerisinde etkisini yitirip 1921’de ISL, Güney Afrika Komünist Partisi’ne dönüşüyordu. Ancak, Dünya Sanayi İşçileri’nden (IWW) etkilenen bir kanat Afrika Sanayi İşçileri’ni (IWA) kurdu.

Güney Afrika’daki toplumsal hareketler, Afrika özgürlük mücadelesiyle çok ilişkili olduğundan; neredeyse tüm örgütlenmeler bu mücadelenin içinde yer almışlardır. Anarşistler de bu örgütlerin içinde yer alarak 1980’lere kadar anti-apartheid mücadelesi vermişlerdir. 1990’larla beraber Durban ve Johannesburg’da Anarşist Devrimci Hareket (ARM) kuruldu. ARM’ı kuranların çoğunluğunu öğrenciler ve anti-apartheid mücadelesi veren militanlar oluşturuyordu.

1995’te ARM, İşçi Dayanışma Federasyonu’na (WSF) dönüştü ve platformizmi benimsedi. Siyah işçi hareketi ve öğrenci hareketini birleştiren WSF, anarşizmi Zimbabwe, Tanzanya, Zambiya’da da örgütlemeye başladı. 1999’da WSF kapandı ve Bikisha Medya Kolektifi ve Zabalaza Kitap Kolektifi’ne dönüştü. İki grubun çıkardığı ve 2000’lere damgasını vuran Zabalazagazetesi, özelleştirmeye ve evlerden tahliyelere karşı toplumsal bir hareket örgütledi.

2003’te Zabalaza Anarşist Komünist Federasyonu ve 2007’de Zabalaza Anarşist Komünist Cephesi (ZACF) kuruldu. ZACF, sonraki süreçlerde yeni toplumsal hareketlere odaklandı, topraksız halk hareketini destekledi. Bunun bir parçası olan Abahlali baseMjondolo hareketi ile dayanışma halindeler.

Arjantin

Güney Amerika’da anarşizmin toplumsallaşabildiği bir başka yer de Arjantin. 1870’lerle beraber ilk anarşist örgütler oluşmaya başlamıştı. Hatta 1871’de Birinci Enternasyonel’de Buenos Aires’ten temsilciler göndermişti.

1876 yılında Bakunin’in düşüncelerinin etkisiyle İşçilerin Propaganda Merkezi isimli bir örgüt kuruldu. 1885’te Errico Malatesta, kısa bir süreliğine Arjantin’de yaşar. Malatesta’nın da etkisiyle, ilk anarşist işçi sendikası kuruldu. El Perseguido da aynı tarihlerde yayınlanan ilk anarşist gazeteydi.

Anarşistler bu dönemde yoğunluklu olarak işçi örgütlenmelerindeydi. 1891’de İspanya’dan ve İtalya’dan gelen göçmen işçiler arasında Pellicer Paraire ve Pietro Gori de vardı. Paraire’nin öncülüğünde La Protesta Humana gazetesi çıktı. Gazetenin savunduğu çizgi, ekonomi için militan işçi federasyonu, siyaset için de anarşist örgüttü.

1901’de kurulan ilk ulusal emek konfederasyonu “Arjantin İşçi Federasyonu”ydu (FOA). Örgütün temel prensiplerinin belirlenmesinde Paraire ve Gori’nin etkisi olsa da, örgüt sosyalistlerin de dahil olduğu ortak bir projeydi.

1902 tarihinde genel grev ilan eden ve Arjantin’in büyük bir kesiminde başarılı da olan FOA’ydı. Küba örneğinde olduğu gibi hemen “yabancılar yasası” çıktı. Hedeflenen etkili olan federasyon üyelerini ülkeden göndermekti. Ancak birçoğu Arjantin’e geri dönmek üzere Uruguay’a geçti.

1903’te La Protesta Humana isim değiştirdi, La Protesta oldu. FOA’daki anarşistlerin daha da güç kazanmasıyla, örgütün anarşist çizgisi daha belirgin hale geldi ve o da isim değiştirdi; FOAArjantin Bölgesi İşçi Federasyonu oldu (FORA). Zaten bunu izleyen süreçteki kongrede FORA, anarşist-komünizme bağlı olduğunu açıkladı.

1 Mayıs 1904’te, 70.000 işçinin Buenos Aires sokaklarında yürümesiyle anarşizmin etkisi yoğunlaştı. Ve dolayısıyla anarşistlere yönelik baskı da. 1920’li yıllarda gerçekleşen birçok isyanda FORA’nın etkisi büyüktü. 1935’te kurulan Arjantin Anarşist-Komünist Federasyonu, İspanya Devrimi’ne katıldı. 1940’ların ortalarında, Peron başkan olduğunda sadece iktidarı değil toplumun önemli bir kısmını da etkiledi. İşçi sendikalarının büyük bir bölümü Peronizmin etkisinde kalınca 1955’e kadar ( Arjantin Özgürlükçü Federasyonu-FLA kuruluncaya kadar) anarşist bir örgüt topluma etki edemedi. FLA ve FORA şu an hareket halindeki iki anarşist örgüt.

ABD

ABD, anarşizmin birçok farklı ekolünün oluştuğu bir coğrafya. Bunda anarşizmin bu kadar çok toplumsallaşmasının rolü çok büyük. Öte yandan, halkın içinde bulunduğu olumsuz durumlardan kurtulmak için giriştikleri mücadelede de anarşizmin etkisi ve rolü büyük.

1800’lerin ortalarında ekonomisi ağırlıklı olarak köylü üretimine dayanan ABD’nin Proudhon’un fikirlerinden etkilenmesi bu yüzden kaçınılmazdı. Yüzyılın sonuna doğru gelindiğinde anarşist-komünizmin etkisi Freedom gibi aylık Devrimci Anarşist-Komünist gazetelerle iyice belirginleşir. Bunda toplumu da aynı ideallerle örgütleme faaliyetinin içerisinde olan Lucy Parsons ve Lizzy Holmes gibi isimlerin etkisi vardır. Bu örgütlenme faaliyetinin nereye gittiğini The Alarm’ın etkisiyle büyüyen işçi sınıfı mücadelesinde, 8 saatlik iş günü eylemlerinde ve Haymarket’te katledilen anarşist işçilerde görmek mümkün.

ABD’de işçi mücadelesi tarihi, örgütlü anarşizmin tarihiyle kol kola gider. Johann Most’ların, Emma Goldman’ların, Alexander Berkman’ların işçi hareketindeki önemli isimler olması bu biraradalıkla açıklanabilir. 8 saatlik iş günü eylemleriyle yükselen işçi hareketine ruhunu veren işçi grevlerini yaratanlar yoğunluklu olarak anarşistlerdi.

1 Mayıs 1886’da 340.000 işçiyi sokağa döken, genel greve iten aynı örgütlü anarşist çabaydı. Sacco ve Vanzetti gibi işçi mücadelesiyle özdeşleşmiş isimlerin anarşist olması bu yüzden rastlantı değildi. 1905’te Dünya Sanayi İşçileri (IWW) kurulduğunda bu kol kola giden mücadele bütünleşmiş oldu.

Örgütlü anarşizm, ABD’de sadece işçi hareketinin güçlenmesine değil, toplumsallaşmasına bağlı olarak toplumda rahatsızlık hissedilen Dünya Savaşı gibi konulara da söz üretebildi. Savaş karşıtlığını örgütleyebildi.

1960’larda Goodman, Bookchin, Dolgoff, Chomsky, Perlman gibi isimlerin ABD’den çıkması da, anarşizmin bu kadar farklı ekolleri yaratabilmesi de buradan bakıldığında şaşırtıcı değildir. ABD’de bu kadar toplumsallaşabilmiş bir hareket, ebetteki kendi özgün deneyimlerini oluşturacaktır. Anarşizmin örgütlü gücüne buradan bakabilmek önemlidir. Keza hareketin toplumsallaşması, düşünsel zenginliğe yol açacaktır; anarşizmin toplumdaki bireylerin algısındaki yansımaları bu şekilde açığa çıkacaktır.

1980’lerle beraber hareketsizleşen anarşizm, 1990’larla beraber önemli bir örgütlenme oluşturacaktır. Kuzeydoğu Anarşist Komünistlerin Federasyonu (NEFAC), platformist eğilimiyle anarşizmi, bu coğrafyada örgütlemeye devam etmektedir.

İspanya

Anarşizm tarihinde İberya’nın rolü büyüktür. Bu topraklar, anarşist düşüncenin gerçekle buluştuğu, gerçeğin anarşist düşünceyi şekillendirdiği topraklardır. Yaratılan deneyimler, anarşizmin ne olduğunu, nasıl yaşanıldığını gösteren deneyimler olması açısından; neden anarşizmin örgütlü bir şekilde yaratılması gerekliliğinin anlaşılması için tekrar tekrar düşünülmesi gereken deneyimlerdir.

Buradan düşünüldüğünde ilk anarşist yayın El Porvenir’in, Ramon de la Sagna tarafından burada çıkartılması çok da şaşırtıcı değildir. Anarşizm örgütlenmeye ve toplumsallaşmaya erken tarihlerde başlar. 1868’de Fanelli öncülüğünde Birinci Enternasyonal’deki İspanya delegelerinin savundukları anarşizm bunun en büyük örneğidir.

Zengin ve fakir arasındaki ayrım açıldıkça, din ve devlet baskısı insanlar üzerinde arttıkça anarşizm de toplumsallaştı. İşçiler isyan etti, Luddist eylemler başladı, sendikalar ortaya çıktı. Anarşist düşünceler, konuşmalarla, tartışmalarla ve La Solidaridas gazetesiyle yayıldı.

20. yüzyılda sendikalizm fikri toplumda iyice yerleşiyor. Çünkü istenilen bir yaşamın somutlaşması için sendikanın önemli bir araç olduğu fark ediliyor. Patronsuz, devletsiz ve ruhban sınıfından uzak bir yaşamın gerçekleştirilmesinde önemli bir araç.

1900’lerde İspanya Bölgesi İşçi Toplulukları Federasyonu kuruldu. Ülke genelinde grev ilan edilmesi, kapitalizmin ne olduğunun anlaşılmasına olanak verdi. Federasyon sonrasında, İspanya Bölgesi Anarşist Örgütü’ne dönüştü. 1907’de Solidarida Obrera çıktı ve Solidaridad Obrera gazetesi, aynı zamanda CNT’nin kurulmasını sağlayacak ekip oldu. 1910’da CNT (Ulusal İşçi Konfederasyonu) kuruldu. 1917’ye gelindiğinde CNT’nin üye sayısı bir milyonu aşmıştı, devlet anarşistler üzerindeki baskısını arttırdı. CNT ise her seferinde genel grevle karşılık verdi.

1927’ye gelindiğinde, halk toplumsal işleyişin kontrolündeki devlet etkisini olabildiğince azaltmış ve CNT ile üretim ve tüketim süreçlerindeki kontrolü eline aldı. Böyle bir ortamda beliren siyasal bir ihtiyaçtan dolayı İberya Anarşist Federasyonu (FAI) oluşturuldu. FAI, bu yaşamsal örgütlenmenin sürekliliği için bir teminattır. Siyasal farkındalıklar FAI aracılığıyla arttırılıp, henüz yok olmayan devlet ve diğer iktidar mekanizmalarına karşı bir öz örgütlülük yaratılmıştır.

1930’ların ortalarında başlayan devrim sürecinde FAI üye sayısını, 5000’den 30000’e çıkarmıştır. Toplumsal devrimin ne demek olduğu, ’36 ile başlayan süreçte anlaşılmıştır. Franco’nun ordularına karşı bir yanda cephede olan halk, diğer yanda yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacakları üretim-tüketim-dağıtım problemini CNT aracılığı ile çözmüştü. Bu süreç Juan Garcia Oliver’ların, Buenaventura Durruti’lerin ortaya çıktığı bir süreç olmuştur.

Yeni nesillerin, yeni değerlerle yetişmesi sorununa çözüm de bu toplumsal örgütlülükten gelmiş, Francesc Ferrer’in geliştirdiği tarzda özgürlükçü eğitim modelleri denenmiştir.

Anarşizmin, yarattığı örgütlenme algısı sadece toplumda ekonomik anlamda ezilen kesimlerde değil, erkek egemenliğinden kaynaklı ezilmişliğe karşı kadınların örgütlenmesinde de yer bulmuştur. Mujeres Libres, yarattığı bu örgütlülükle 38000 üyeye ulaşmıştır. Tabi ki etkisi, anarşist bir dünyanın deneyimlendiği tüm İberya toprakları olmuştur.

1939’da Franco faşizminin hedef aldığı şey de bu yüzden bu toplumsal örgütlenme olmuş, bu örgütlenmeyi kırmaya çalışmıştır. Dünya üzerindeki diğer faşist devletlerin desteğiyle, Katalonya’ya kadar anarşistlerin geri çekilmesine neden olsa da, mücadeleye devam eden Maqui’ler Katalonya’nın özgürlük mücadelesine yardımcı olmakla kalmamışlar, anarşizmin bu coğrafyadan kopartılamayacağının kanıtı olmuşlardır.

Ukrayna

Anarşizmin yaşandığı, toplumsallaştığı bir başka coğrafya da güneydoğu Ukrayna’dır. “Özgür Topraklar”, anarşist komünist ilkelerle yaşamın örgütlendiği bir coğrafyadır.

Bunda, 19 yüzyıldan itibaren başlayan anarşist örgütlenme çalışmalarının rolü çok büyük. Mykhailo Drahomanov’un Proudhon ve Bakunin etkisiyle yazdığı ve yaşama geçirmeye çalıştığı fikirler önemli yer tutuyor.

Özgür Topraklar’ın inşasında Nestor Makhno ve Devrimci İsyan Ordusu’nun rolü ne kadar önemliyse, bu topraklarda anarşizmin yaşamasında Nabat’ın (Anarşist Örgütlerin Konfederasyonu)rolü o kadar büyüktür. Nabat sadece Özgür Topraklar’da üretim, tüketim ve federalizm ilkesinin işlemesini sağlamaya çalışmıyor, aynı zamanda Güney Ukrayna’nın tüm şehirlerinde anarşizmi toplumsallaştırmaya çalışıyordu.

1920 ve 21’de önce Menşeviklere sonra Bolşeviklere karşı girişilen bir dizi savaş, Özgür Topraklar’ın korunmasına yardımcı olsa da; sonrasında Kızıl Ordu’nun buraya girmesi ve birçok anarşisti katletmesiyle son buldu.

Çin

19. yüzyılda Rusya’daki örgütlü anarşizm, Çin’i de etkiledi. Ancak bu etkilenme Çin anarşizminin doğmasına yol açmadı. Özellikle Paris ve Tokyo’daki öğrencilerin, anarşist düşüncelerle uğraşmaya başlamasıyla anarşizm, Çin’de daha görünü bir hal aldı.

1906’da Li Shih-tsen gibi, Çin felsefesiyle anarşizmi ilişkilendiren düşünceler ortaya çıktı. Taoism ve Budizm’le karşılıkçılık ve federalizm fikrini birleştiren Çin düşünürleri ortaya çıktı. Bu süreçte, anarşizmin sadece Çin’deki düşünceleri etkilediği değil; aynı zamanda Çin felsefesinin de anarşizmin üzerinde etkisi olduğu sık konuşulanlar arasındadır. Özellikle anarşizmin birey vurgusuyla, Çin felsefesindeki birey vurgusu arasındaki ilişkinin bu etkilenme sonucu ortaya çıktığı söylenir.

Anarşizm’in Çin’de toplumsal bir hareket haline gelmesinde ABD’deki anarşistlerin etkisi var. 1911’de anarşizmin Çin’de geldiği konum, ABD’ye çalışmaya giden Çinli işçilerin etkisiyle oluşuyor. O dönem, Meksikalı ve Çinli işçilerin oluşturdukları işçi birlikleri anarşisttir. Bunda anarşistlerin, o dönemde siyah, Latin ya da Asyalı tüm işçileri kapsayan söylemlerinin etkisi var. 1890’larda Emma Goldman’ın, San Francisco’da yaptığı konuşmaya binlerce Çinli işçi katılır.

1908’de Çinli işçiler, IWW’de örgütlenir. IWW, aynı zamanda beyazların üstünlüğüne karşı çıkan, farklı ırklardan işçilerin örgütlendiği tek işçi birliğidir. Burada IWW’de örgütlenen işçiler, Çine geri döndüğünde, anarşizmin gelişmesine katkıda bulunurlar. 1914’te birçok işçi ve köylü anarşizme örgütlenir.

1919’dan sonra başlayan süreçte, özellikle 4 Mayıs Hareketi ile başlayan süreçte, Bolşeviklerle yakınlaşan anarşistler, Çin Komünist Partisi’yle etkilerini kısmen yitirseler de; Guangzhougrubu örgütlenme ve propaganda ilkelerini benimser ve anarşizmi ayakta tutar. Halkın Sesi isimli gazete çıkarırlar.

Komünist Parti’nin iktidarı sırasında etkilerini büyük ölçüde yitirirler. Çünkü örgütlenmenin önünde büyük bir engel vardır.

Anarşizmin Örgütlü Olduğu Coğrafyaları Düşünmek

Anarşizmin 19.yüzyıl itibarıyla, birçok farklı coğrafyada toplumsallaştığı bilinen bir gerçektir. Elbette anarşizmin örgütlenme alanı, farklı kıtalarda yer alan bu coğrafyalarla sınırlı değildir. Avustralya’dan Kanada’ya, Vietnam’dan Yunanistan’a kadar uzanmıştır anarşizmin örgütlenme alanı.

Anarşizmin örgütlenme tarihi, Birinci Enternasyonalleri, Paris Komünleri’ni, Haymarketleri, Özgür Toprakları, ’36 Devrimini, Kronştadları oluşturmamıştır sadece. Endonezya’da bir ulusal kurtuluş mücadelesinde çıkmıştır bu örgütlü tarih kimi zaman karşımıza, kimi zaman Meksika’da 1911’de Magonların özgürlük mücadelesinde. Kore’nin Japonya tarafından istilasına karşı giriştikleri bir çaba olmuştur anarşizm, kimi zaman Filistin’e saldırının bir parçası olmak istemeyen İsraillilerin vicdani retlerinde belirginleşmiştir.

Yazıda geçen örgüt isimleri, örgütlerdeki insan sayıları, çıkan gazeteler ve dergiler bir şeyi ispatlama çabasından çok, anarşizmin etkisini ve bu etkinin örgütlü olma nedenselliğini açıklamaya yöneliktir. Toplumsal bir düşünce ve hareket olarak anarşizm, toplumsallaşma kaygısı ve çabasının dışında düşünülemez. Bu durum anarşizmin, örgütlenme karşıtı, toplumsallaşma karşıtı, sistemin bireyci anlayışının bir uzantısı olarak göstermek isteyen tüm düşüncelere karşı verilmiş bir yanıttır.

Düşünceler toplumsallaştığı bir ortamda, hareket halindeyken özgünlük kazanır. Farklı anarşist ekollerin doğmasına yol açan da bu örgütlülük halidir. Anarşizmin iktidarsız bir ilişki bütünü olarak tanımlandığı düşüncelerin, tarihte deneyimlenebildiği coğrafyalar, yani toplumsal devrimlerin yaşandığı coğrafyalar, bu örgütlülük halinin ortaya çıktığı durumlardır. Örgüt ve örgütlenmenin farklı şeyler olduğunu söyleyecek olanlara verilecek en güzel cevap da, ezene karşı ezilenlerin oluşturduğu bu örgütlenmelerin birden çok anarşist örgütün varlığıyla oluştuğu gerçeğidir.

Hüseyin Civan

 

Karala Dergisi, 1. sayı