3. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Thu, 30 Jun 2022 16:57:42 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg 3. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Portre (3): Lucia Sanchez Saornil – Nisa Durdu https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/ https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/#respond Tue, 08 Feb 2022 13:11:43 +0000 https://karala.org/?p=1232 Lucía Sánchez Saornil… Şair kimliğiyle de tanınan, İberya Devrimi’nin ve anarşist kadın örgütü Mujeres Libres’in (Özgür Kadınlar) yaratıcılarından biri olan Lucía Sánchez Saornil, 1895’te Madrid’de dünyaya geldi.

Küçük yaşta annesini ve erkek kardeşini kaybedince babası ve kız kardeşine bakmak zorunda kalarak çalışmaya başladı. Bir yandan da sanat okulunda resim eğitimi alıyordu. İlk şiiri henüz 18 yaşındayken yayımlandı.

İlk yıllarda şiirlerini, kadınlara yönelik sansürü atlatabilmek için erkek ismi kullanarak, Luciano de San Saor takma adıyla kaleme aldı. O yıllarda İspanya’da ortaya çıkan ultraist hareketten etkilenerek avangart ve erotik şiirler yazdı. İlerleyen yıllarda mücadeleyle tanıştıkça, şiirleriyle devrimci düşünceleri uyandırması gerektiğine karar vererek politik şiirler yazmaya başladı. Ve önceden bir parçası olduğu avangart sanat akımı ultraizmi burjuva olarak nitelendirdi.

1916 yılında telefon operatörü olarak çalışmaya başlayan Saornil, çalıştığı şirkette örgütlenen grev sonrasında anarşist sendika CNT’ye katıldı. 1933’te Madrid’de CNT’nin yazı işleri sekreteri oldu. 1936 İberya Devrimi’ne giden süreçte her geçen gün büyüyen anarşist mücadeleyi yazdı. Solidaridad Obrera, Mother Earth, Tierra y Libertad, Umbral gibi anarşist yayınlarda birçok yazısı yayınlandı.

Mujeres Libres

“En adi köle, evinin eşiğinden içeri girer girmez bir lord, bir efendi kesilir. Tek dürtüsü evindeki kadınlar için bağlayıcı bir düzen kurmak olur. Sadece on dakika öncesinde burjuva aşağılamasının ateşten gömleğini giymek zorunda olan bu adam, bir tiran gibi kabarır ve bu mutsuz yaratıkları sözde aşağı oluşlarının ateşten gömleğini giymeye zorlar.”

Lucía Sánchez Saornil, 1936’da yoldaşları Mercedes Comaposada ve Amparo Poch ile birlikte Mujeres Libres’i kurdu. Madrid’de doğan örgüt, sadece iki sene içerisinde tüm İberya’da 147 grup ve 20 bin üyeye ulaşarak bir federasyona dönüştü.

Mujeres Libres, anarşist hareket içerisinde bir kesim tarafından son derece olumlu karşılanırken, bir kesim de “ayrılıkçılığa” neden olacağından ve “feminizme düşme tehlikesi” taşıdığından bahsedilerek eleştiriyordu. Fakat kadınlar bunu reddettiler.

Mujeres Libres “Biz feminist değiliz ve hiçbir zaman olmadık. Biz erkeklere karşı savaşmıyoruz. Birlikte çalışmak ve birlikte mücadele etmek zorundayız yoksa toplumsal devrimi asla başaramayız. Fakat biz bir kadın örgütüne ihtiyaç duyuyoruz çünkü kendimiz için mücadele etmeliyiz.” diyerek, kadınların özgürleşmesinin, “yok sayılarak köleleştirme, üretici olarak köleleştirme ve kadın olarak köleleştirme üçgenine” meydan okuyarak mümkün olacağını söylüyordu.

Mujeres Libres, kadının özgürlüğünün ancak kapitalizme ve devlete karşı verilen bütünlüklü bir mücadele ile, anarşizmle mümkün olacağını savundu. Mujeres Libres kadınların bireysel gelişimi için okullar açıyor, dergi çıkarıyor, radyo yayıncılığı yapıyor, mücadeleyi İberya’nın dört bir yanında örgütlüyordu.

Bu yayın çalışmalarıyla ulaşılamayan kadınlar için, örgütün gezici propaganda grupları İberya’yı köy köy geziyordu. Mujeres Libres’in toplamda 14 sayı yayınlanan dergisinin ilk sayısı aynı gün tükendi. Lucía bu derginin de editörüydü.

İberya Devrimi

19 Temmuz 1936’dan itibaren devrime aktif bir şekilde katılan Lucía cephede CNT gazeteleri Juventud Libre ve Frente Libertario için savaş tarihçiliği yaptı. İlk köylü ve işçi kolektiflerinin örgütlenmesinde rol aldı.

Madrid’de kesintisiz bombardımanların olduğu bir gece radyoda “Madrid, Madrid, benim Madrid’im” şiirini okudu. Diğer milislerin yerini alabilecek kadın işçi tugaylarının kurulmasını önerdi ve milisler ve aileleri arasında bir irtibat servisi örgütledi.

1937’de Valencia’ya döndü ve Mujeres Libres’in genel sekreterliğini üstlendi. Aynı zamanda anarşist Umbral gazetesinin genel yayın yönetmeniydi.

Orada ömür boyu hayat arkadaşı olacak olan América Barroso ile tanıştı. Mayıs 1938’de uluslararası dayanışma örgütü Solidaridad Internacional Antifascista’da bir süre basın ve propaganda sekreterliği yaptıktan sonra İberya genel sekreterliğini devraldı.

Franco ordularının işgali sonrasında sevgilisi ile birlikte Paris’e iltica etti. Paris’in Naziler tarafından işgal edilmesinin ardından anarşist ve lezbiyen oldukları için toplama kampına götürülme ihtimaline karşı América ile birlikte 1942’de İberya’ya geri döndü. Bir süre kaçak yaşadığı Madrid’de Mujeres Libres’i yeraltında yeniden örgütlemeye çalıştı. Madrid’de fotoğraf editörü olarak çalışırken faşistler tarafından fark edilince Valencia’ya gitti. Lucía burada sanatla uğraştı, resimler yapıp şiirler yazdı ancak hiçbirini yayınlamadı. Tek şiir kitabı 1938’de yayınlanan “Romancero de Mujeres Libres” idi.

Lucía, yaşamı boyunca kadın özgürlük mücadelesini örgütledi. Kadının, özgürlüğünü şimdi şu anda kazanmak zorunda olduğunu vurgulayarak devlete ve kapitalizme karşı verilen mücadelenin ataerkiye karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamayacağını söyledi. Nisan 1937’de yapılan Mujeres Libres kongresinde konuşan Lucia, kadınların cephe gerisine çekilmesi ve militarizasyon tartışmalarına, “Savaş her şeyden önemlidir diyenlere sesleniyoruz. Evet, her şeyden önemlidir ama özgürlükten değil, yaşasın devrim!” diyerek karşı çıkmıştı.

Lucía lezbiyen olduğunu hiçbir zaman gizlemedi. América Barroso ile ilişkisini özgürce yaşayarak kadın eşcinselliğinin normal kabul edilmesinde önemli bir rol oynadı. Anneliğin kutsanmasına karşı çıkan Lucía, annelik kavramının kadını biyolojik bir nesneye indirgediğini söyledi: “Bir anarşist için, işçiden önce insan vardır, anneden önce kadın olmalıdır.”

2 Haziran 1970’te meme kanseri nedeniyle hayata veda ederken bizlere özgürlük için hiç durmadan mücadeleyle dolu bir yaşamı miras bıraktı. América Barroso, Lucía’nın mezar taşına şu sözleri yazdırdı: “Peki ama… Umudun öldüğü doğru mu?”

MUJERES LİBRES

Önce İberya yarımadasının
Kadınları ayaklandı.
Masmavi gökyüzüne karşı,
Ayaklarını sağlam basarak
Alev alev yollarda,
Işığa gebe ufuklara doğru.

Yaşamın vaadini doğrulayarak,
Geleneğe meydan okuyoruz.
Acıdan doğmuş yeni bir dünyanın,
Sıcak kiline biçim veriyoruz.

Bırakın da geçmiş
Kaybolsun hiçlik içinde!
Düne niye aldıracağız ki?
Kadın sözcüğünü
Yeniden yazmak istiyoruz.

Dünyanın kadınları ayaklandı önce,
Işığa gebe ufuklara doğru.
Alev alev yollarda,
İleri, ileri…
Işığa doğru!

Lucía Sánchez Saornil

]]>
https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/feed/ 0 1232
Derekent – Deniz Mine Öztürk https://karala.org/dergi/derekent-deniz-mine-ozturk/ https://karala.org/dergi/derekent-deniz-mine-ozturk/#respond Sun, 06 Feb 2022 13:20:06 +0000 https://karala.org/?p=1202 Griliğine şarkılar yapılmış, kasvetine melankolik şiirler yazılmış, kiminin beton kent diye andığı, sevmek için neden bulamadığı, kiminin ise nedensiz sevdiği kent… Sokakların denize çıkmasa da bir sürü deren varmış ya Ankara… Beton kent diye anılması gayet normal. Herhangi bir caddesinde ya da meydanında 10 dk yürümek griliğe doymaya yetiyor. Oysa bir rivayete göre bu beton kentin ismi Baykal Gölü’nün civarında bir dereler bölgesi olan Angara’dan geliyor. İlçe ve semt isimleri ise Akdere, İncesu, Hoşdere, Bülbülderesi, Dereboyu, Kavaklıdere, Bentderesi, Çamlıdere, Cevizlidere… Say say bitmiyor.Peki nerede şimdi bu kadar dere? Şu an bastığın yerin tam altında!

Bir Ankaralı günde ortalama 20 derenin farkında olmadan üzerinden geçer. Gölbaşı’nda Mogan ve Eymir’den İncesu doğar, İmrahor Vadisi’ni geçip Kolej’e oradan Abdi İpekçi Parkı’na ve Atatürk Bulvarı’ndan Ulus istikameti ile Hatip Çayı’na katılır. Kalecik’teki İdris Dağı’ndan gelen Hatip Çayı ise Lalahan’dan Kayaş’a, oradan Mamak’a ve Altındağ’dan sonra İncesu’yu da alarak Çubuk Çayı’na akar. Çubuk’taki Aydos Dağı’ndan gelen Çubuk Çayı ise Solfasol–Keçiören–Etlik yolunu kullanır ve Akköprü’den sonra İncesu ve Hatip Çayı ile birleşir. Bu birleşim Ankara Çayı adını alır, ardından batıya gider ve Sakarya’da buluşur. Sakarya’da Karacasu’dan Karadeniz’e dökülür. Bu nedenle Ankara Çayı aslında Karadeniz Havzası’ndadır. Akköprü’de sırtınız Ankamall’a dönük doğuya doğru 50 adım atıp asfaltın altına şöyle bir baktığınızda bütün dereleri görebilirsiniz. Yılın 12 ayında aktiftir Çubuk, Hatip ve İncesu. Şu anki Fevzi Çakmak Bulvarı’nın altında da Kirazlıdere vardır. Güneyden kuzeye akar ve devlet 1960-1970 yılları arasında bu dereyi de yok eder. Yukarıda bahsettiğimiz derelerin hemen hemen hepsi Kirazlıdere örneğindeki gibi yok edilmiştir. Kalanlar ise kanalizasyona bağlanmış ve pis su akar haldedir. Biraz geçmişinden örnek verecek olursak, 1932 yılında Ankara’nın imar planını hazırlayan Alman şehir planlamacı Jansen, Ankara Kalesi eteklerinde bir plaj planlamıştır. 1924 tarihli Ankara haritalarında bu dereler üzerinden geçen 24 köprünün olduğu yazar. İncesu, diğerlerinden temiz olduğu için kenarında topluca çamaşır yıkanmaktadır. Çubuk Çayı ise Hacı Bayram Veli’nin köyü Solfasol’den geçtiği için kutsal sayılır ve dilek kağıtları bırakılır.

Böyle bir mazisi olan bu toprakların şimdi geldiği halden anlıyoruz ki güzel olan her şeyin karşısında olan devlet, dereleri de tutsak etmiştir. Bir devlet pratiği olarak betonlaştırılır, üzeri örtülür, yönü değiştirilir, “ıslah edilir” ve “düzene sokulur” dereler. Ya egemenlerin istediği şekli alır ya da hiç var olmamalıdır. Birlikte yaşamak mümkün değildir. Çünkü kendi haliyle yönetilebilir değildir dereler, tıpkı insanlar gibi. “İlerleyen” bilim, teknoloji, teknik doğanın daha kâr edilebilir hali için, üzerindeki bütün canlılarla birlikte daha “yönetilebilir” hale gelmesi için kullanılır. Yönetimden anlaşılan ise bir avuç ezenin çıkarı için geri kalanın sömürüldüğü düzenin devamlılığını sağlayabilmektir. Her canlı doğada kendine patika, yol açar. Sürekli geçtiği yolu kolaylaştırmak ister. Ve gide gele yolu aşındırır, değiştirir. Ancak insanlar kendi bedenleri dışında kullanabildiği başka araçlar ve geliştirdikleri yöntemlerle bu değiştirme kapasitesini hayli arttırmıştır.

Doğayı kendi istekleri doğrultusunda büyük ölçüde manipüle edebilirler. Sorun tam da buradadır. Bu değiştirebilme gücü kimin ya da neyin isteği doğrultusunda kullanılacaktır? Bir avuç insanın kârına kâr katmak için mi; bütün bir insanlığın -ama sadece insanlığın- çıkarı adına, diğer canlıların varlığını yok sayan bir doğrultuda mı; yoksa bütün canlılarla uyum içinde yaşayabilmenin yollarını aramak için mi? Elbette yollar insanların da ihtiyacı. Ancak yolların ve kent düzenlemelerinin kimin için, ne için ve ne uğruna yapıldığının her zaman sorgulanması gerekir.

Maruz kaldığımız kentler bütün canlıların faydalanabileceği yaşam alanları oluşturmaktan ziyade, çoğunlukla uzun vadeli koruma anlayışı olmaksızın, dönemin iktidarlarının acil ihtiyaçlarını karşılamak için planlanıyor. İnsanlar görece daha “rahat” yaşadığı topraklardan imkansızlıklara boğularak Ankara gibi büyük kentlere sürülüyor. Sonra bu insanlar için kimi zaman bir seçim vaadi olarak, kimi zaman bölgede yapılacak başka bir yolsuzluğun üzerini örtmek için, kimi zaman trafik sorununa çözüm olacağını iddia etmek için yollar yapılıyor, asfaltlar döşeniyor.

Kentlerde en kalabalık insan toplamının ortaklaşa kullandığı sokaklar, caddeler, meydanlar; halkın bir araya gelerek iktidarların otoritesini sarsacak herhangi bir eyleme geçmesinin önünü alacak şekilde düzenleniyor. Öyle ya, betonla rant elde edecek hısım akraba mı çoğaldı, mutlaka dökecek bir dere bulunur. Çarpık akılların çarpık politikalarıyla şekillenir kentler. Bugün ise asfalta ve betona boğulmuş, gri, sıkıcı, tekdüze olan; üzerinde yaşayanlarla birlikte Ankara coğrafyası değil, TC devletinin Ankarasıdır. Fazla yağışta asfaltın üzerini çağlayan derelere döndüren, insanların evlerini, dükkanlarını su bastıran, can kayıplarına yol açan ise ne Ankara coğrafyasıdır ne de doğanın yasaları. Dereleri tutsak etmiş, kenti geçirimsiz asfaltlara, rant projelerine, baskı araçlarına teslim etmiş iktidarların politikalarıdır. Ancak bu politikalar insanların olduğu gibi derelerin isyanını da sonsuza kadar bastıramaz. Üzeri örtülen, yok sayılan, baskılanan her şey bir noktada kendini hatırlatacak bir yol bulur. Ankara’nın altındaki tutsaklar da üzerindekilerle birlikte elbet bir gün özgürleşir!

]]>
https://karala.org/dergi/derekent-deniz-mine-ozturk/feed/ 0 1202
Bir Zamanlar Herkesin Hırsız Olduğu Bir Ülke Vardı – Italo Calvino https://karala.org/dergi/bir-zamanlar-herkesin-hirsiz-oldugu-bir-ulke-vardi-italo-calvino/ https://karala.org/dergi/bir-zamanlar-herkesin-hirsiz-oldugu-bir-ulke-vardi-italo-calvino/#respond Sun, 06 Feb 2022 13:19:54 +0000 https://karala.org/?p=1199 Bir zamanlar herkesin hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi. Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü. Böylece herkes uyum içinde yaşardı, kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini, o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir, sonuncu da o birinciyi soyardı. Bu ülkede ister sat, ister al sahtekarlık demekti.

Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü, insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul. Sonra bir gün –nasıl olduğunu kimse bilmiyor– dürüst bir adam çıkageldi.

Geceleri çuvalını alıp hırsızlık yapmak için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor, piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı. Ama bu böyle gitmedi.

Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini, ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler. Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı. Ama hırsızlık yapmaya da eli varmadı. Dürüsttü işte o kadar. Köprüye kadar yürüyor, altından suyun akışını izliyordu.

Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı, yiyeceği tükendi; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti.

Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu –dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev-. Çok geçmeden evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette, onun için çalmak istemediler. Öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler, yoksullaştılar.

Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya, onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar. Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de, yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler.

“Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz” diye düşündüler. Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar, yüzdeler belirlendi. Her iki taraf da pek çok sahtekarlıklar yaptı elbette; insanlar hâlâ hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul oldular. Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki, artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu.

Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı; yoksullar bunu sağlardı. Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler. Böylece polis kuvvetleri kuruldu, hapishaneler açıldı.

Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan, soyulmaktan söz etmez oldu, artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı. Bir de dürüst olan bir tek o adam vardı, o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.

]]>
https://karala.org/dergi/bir-zamanlar-herkesin-hirsiz-oldugu-bir-ulke-vardi-italo-calvino/feed/ 0 1199
Adam Olmak – Doğuş Özdemir https://karala.org/dergi/adam-olmak-dogus-ozdemir/ https://karala.org/dergi/adam-olmak-dogus-ozdemir/#respond Sat, 05 Feb 2022 13:58:15 +0000 https://karala.org/?p=1205 Ben de anarşist doğdum. Kulağıma ilk ismimi üflediler. Yanına da birkaç dua, birkaç tanrı, birkaç niyet… Önce konuşmayı öğrettiler, sonra yürümeyi. Bir de devleti öğrettiler 7 yaşıma doğru. Gerçi daha önce birkaç kez tehdit edilmiştim devletle. Söz dinlemezsem, uslu olmazsam, susmazsam polis çağrılacaktı. Susmamamın polisi neden ilgilendirdiğini çok sonra anladım.

Devletle tanışıklığım resmen 7 yaşında başladı. Annem ve babam adam olayım diye yaşlılar dışında herkesin aynı kıyafetleri giydiği, tel örgülerle çevrili binaya beni ilk götürdüklerinde… Buranın hapishaneyle olan benzerliğini de sonra anladım. Babam yaşlarında biriyle tanıştırdılar, babam etimi ona verdi, kemiğimi kendine ayırdı. Sonra kemiği de sizin buyrun diye bitirdiler anlaşmayı. Öğretmenmiş. Bu et kemik meselesine uyanmam, yine susmadığım için yediğim bir tokatla oldu. En iyisini o bilir, senin iyiliğin için dediler.

Her sabah tel örgülerle çevrili binanın havalandırmaya benzeyen avlusunda toplanmaya başladık. Tek sıra halinde diziliyoruz, rahat diyorlar rahat değiliz; hazır ol diyorlar tam olarak neye hazırlanacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. Karşıda altın rengi bir heykel, put gibi duruyor. Dediler ki her şeyi bu heykele borçlusunuz. Tepesinde bir bayrak, dediler ki kırmızısı kandır, bugün burada bunun sayesinde duruyorsunuz. Sonra korkma sönmez bu şafak larda yüze nal sancak, sönme den yurdu mu nüstünde, tüte nenso no cak o be nimmille timin… Buralarda bağırmak, en kötü ihtimalle söylemek gerekiyor, yoksa başına iş açıyorlar.

Türk’müşüz, doğruymuşuz, çalışkanmışız, varlığımız Türk varlığına armağanmış, ne mutlu Türk’üm diyeneymiş. Bayrağın adı Türk bayrağıymış, heykelin adı Atatürk. Ben de Türk’müşüm ve tüm dünya bize düşmanmış. Türk’ün Türk’ten başka dostu yokmuş.

Sonra bu böyle bir sene gitti. Havalar ısınınca mahalledeki camiye gitmeye başladım her sabah. Babamla imam arasında yine bir et kemik meselesi geçti. Burada işler biraz daha farklıydı. Başka bir alfabe, başka kitaplar, başka kelimeler girdi işin içine. Okuldaki kız arkadaşlar burada kaybolmuştu. Onlarla arkadaşlık kurmamızın sakıncalı olduğu, bir biçimiyle anlatıldı. Olağan akışın dışındaki herhangi bir eylemin dayakla sonuçlanması ve itaat kültürü burada da baskındı. Birilerinin istediğini yapmazsam öldükten sonra cayır cayır yanacağımı öğrendim. Okuldakinin bir yan dalı olarak müslüman olduğum, sünni olduğum, en doğru inancın bizimki en kötü inancın diğerlerininki olduğu iyice öğretildi. Müslümanın müslümandan başka dostu yokmuş, diğer herkes bize düşmanmış.

Böyle böyle büyüdüm. Beni adam etmeye başladılar. Tam 8 sene boyunca bilfiil mesai yaptım. Her sene iki kez değerlendirildim. Değerlendirmenin en büyüğü 8. senenin sonunda geldi. Bir uyum testine soktular. Yukarıdan aşağı sıralandık. Benimki bir hayli aşağıya düştü. Fena halde uyumsuz çıktım.

Tabii benim bugün uyumsuzluk dediğim başarısızlık, tembellik falan filan… Artık lisedeydim, Endüstri Meslek Lisesi! Burada mesele biraz sertleşti. Yeni kıyafetler alındı, yeniden numaralandırıldık ve yeni yeni şeyler “öğrenmeye” başladık. Tüm bu sürecin bir tımar etme süreci olduğunu, niyetin bir şeyler öğretmek değil de bir şeye dönüştürmek olduğunu burada anlamaya başladım. Dayağın dozu biraz arttı, itaat etmek, susmak aynen devam etti ama işler daha bir ciddileşti. Daha fazla Türk olmaya başladım. Biz Türkler öyle yaman insanlarmışız ki kökümüz bilmem kaç bin yıllara dayanıyormuş. Binlerce yıldır cesurca savaşıyormuşuz. Binlerce yıldır bütün düşmanlarımız hep alçakmış. Kürtler bölücü, Ermeniler yalancı, Rumlar hırsız, Yunanlar hain, İngilizler korkak, Almanlar düzenbaz, Araplar ne bileyim işte, sahtekar falan. Ama biz harikaymışız. Anlı şanlı bir tarihimiz varmış, diğerleri hep yenilirken biz herkesi yenip duruyormuşuz.

Burada staj diye bir şey icat ettiler. O güne kadar okumazsam adam olamayacağım ve adam olamayanların bulunduğu sanayiye gönderileceğim söylenirdi. Bu stajı adam olamayanlara yaptırıyor olacaklar ki kendimi sanayide buldum. Et kemik meselesinde devir teslim işlemi birkaç resmi evrak marifetiyle bir patronla yapıldı. Anlı şanlı bir stajyerdim artık. Etim okulda, kemiğim patronda. Bu stajyer kelimesinin Fransızca kökenini sonradan öğrendim. Manastırda çile süresi demekmiş. Gerçek bir çileydi.

Şaşmaz Oto Sanayi Sitesi Aydoğmuş Şanzıman Lti. Şti. adlı manastırda çilem başladı. İlkokuldaki bayrak biraz tozlanmış olsa da burada da vardı. Heykelin bir portresi baş köşeyi kapmıştı. Camideki dualar farklı dolapların kenarından köşesinden sarkıyordu. Her iki mekanın ruhunu taşıyordu Aydoğmuş Şanzıman. Her iki mekanda olduğu gibi burası da itaatin ve dayağın dozunu artırmıştı. Küfürler, hakaretler havada uçuşmaya başladı. Haftada 6 gün, günde en az 12 saat. Yazın sıcakta, kışın ayazda. İş kazası dedikleri şeyin iş cinayeti olduğunu burada öğrendim. Patronun parasının canımdan önemli olduğunu…

Sürekli çalıştırıldım. İş yoksa da bana yapılacak bir iş illa ki bulunurdu. Temiz dükkanı temizler, sıkılı vidayı sıkar, düzenli tezgahı düzenlerdim. Musluktan damlayan suyun yere buz olarak düştüğü ayazda, mengene demiri soğuktan elime yapışırken patron inatla açmazdı ısıtıcıyı. Siz gençsiniz derdi, çok yakıyor! Patronun odasında yoktu aynı ayazdan, kısa kollu gömlekle otururdu akşama kadar. Mesleki Eğitim Kanunu’na göre asgari ücretin bilmem kaçta birini alıyordum. Haftalık 100 liraya denk geliyordu. Henüz adam olmadığımın açık ispatıydı bu bilmem kaçta bir oran. Adam olsam tam maaş almam gerekirdi. Ama adam değilsem her adam kadar da çalışmamam gerekiyordu bu açıdan bakınca. Gerçi içinde bulunduğum sanayi komple adam olmayanlara özel bir yerdi bir yandan. Ama işte öyle her istediğimiz yerden bakamazdık tabii, adam olmadığımız için.

Bu adam etme sürecinin sondan birinci aşaması olarak eğitim hayatım böyle böyle bitti. Parkurun son ayağında karşıma askerliği çıkardılar. Dediler ki adam olmak için elinin silah tutması lazım. Devlet için ölmen, devlet için öldürmen lazım. Et, kemik, bayrak, heykel, torna tezgahı hepsini geçirdim gözümün önünden. Dedim ki bu kadar pisliğin içinden fabrika ayarlarına dönmeden kurtulmak zor. Dedim ki kusura bakmazsanız artık benim de konuşma zamanım geldi: Benden adam olmaz. Benden olsa olsa anarşist olur; doğduğum gibi.

]]>
https://karala.org/dergi/adam-olmak-dogus-ozdemir/feed/ 0 1205
An-arşizm A-narsizm – Zeynep Ülger https://karala.org/dergi/an-arsizm-a-narsizm-zeynep-ulger/ https://karala.org/dergi/an-arsizm-a-narsizm-zeynep-ulger/#respond Wed, 02 Feb 2022 16:54:56 +0000 https://karala.org/?p=1196 Narsisizm veya narsistik kişilik bozukluğu… Nedir kişiliğimizi parça parça edip bozan? “Kişilik bozuklukları” günümüzde birçok insanın duyduğu bir kavram. Peki, hangi kişilik? Hangi bozukluk?

Kendine aşık olan herkesi karşılıksız bırakan peri kızı Ekho, bir gün bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcıya aşık olur. Ancak Narkissos bu aşka karşılık vermez ve peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho günden güne erimeye başlar, içine kapanır ve kısa zamanda ölür. Kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda yankılara (Ekho-eko) dönüşür.

Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Narkissos bir gün avdayken susar ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Burada su içmek için eğildiğinde, sudaki yansımasını görür. Daha önce fark etmediği bu güzellik karşısında büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olur. O ana dek hiçbir şeye olmadığı kadar hayran olmuştur kendine. Narkissos da o şekilde orada kalır. Ne su içer ne yemek yer, aynı Ekho gibi gün geçtikçe erimeye başlar ve kendi bedenini seyrederek ölür.

Narkissos aslında kendine değil, sudaki görüntüsüne hayran olmuştur. Adını Narkissos’tan alan Narsisizm, bireylerin kendine hayran olması, kendi varlığını ve kazanımlarını her şeyin üstünde tutması anlamına geliyor. Psikoloji bilimi, bu durumun ileri evresine narsistik kişilik bozukluğu adını veriyor.

Buna göre narsistler kibirli ve benmerkezci insanlardır. Kendi çıkarları için insanları manipüle ederler. Sürekli övgü bekler, empati kuramazlar. Bir narsist için dünya onun etrafında dönüyordur. O hariç geri kalan herkes nesnedir. O hariç kimin ne hissettiği, ne yaşadığı önemli değildir. En iyisi, en güzeli odur ve her şeyin en iyisini o hak eder. Dürüst olalım, aslında ne kadar tanıdık belirtiler değil mi? Bizim de çevremizdekiler kibirli davranıyor, biz de sürekli övgü bekliyoruz ve hatta sanki bizim de dünya kendi etrafımızda dönüyor değil mi? Peki bu duyguları kim yaratıyor? Bu hisler kimin işine geliyor? Bu bozuklukların kime ne faydası var? Doğduğumuzdan beri yarıştırılmıyor muyuz?

İlk günden beri en iyi okula gitmek, en iyi işi yapmak, en iyi maaşı kazanmak, en iyi müzisyen olmak, hata da yapsak en güzelini yapmak, en güzel olmak, en çok beğenilmek öğretilmiyor mu? Her şeyin en iyisine layık değil miyiz? Her koyun kendi bacağından asılmıyor mu? Ezilen olmamak için ezen olma yarışında değil miyiz doğduğumuzdan beri? Bütün kitaplar, bütün gazeteler, bütün reklamlar, bütün şarkılar, ailemiz, öğretmenimiz “ben, ben, ben” diye kafamıza kafamıza vurmuyor mu? Ailemiz sadece kendimizi düşünmemiz gerektiğini söyleyip duruyor. Onları gururlandırmak için diğerlerinden daha başarılı olmamız gerekiyor. Aslında “kendimizi kurtarmamızı” istiyorlar. Eğer doğduğumuzdan beri hepimize bunlar öğretiliyor, anlatılıyor, propaganda ediliyorsa; o zaman bunun adı neden bozukluk?

Çünkü bozuk olan esasında sistem! Çünkü bu sistemin kökleri “ben”e dayanıyor. Çünkü o kadar büyük adaletsizlikler yapıyorlar ki, geri kalan milyonlarla baş edebilmelerinin tek yolu milyonları “ben”lere bölmek. Aslında narsist olan sistemin kendisi! Çünkü dünya gerçekten onların etrafında dönüyor.

Her şeye kadir olan, her şeyi belirleyen, herkesi yöneten ve her şeye gücü yetenlerin etrafında dönüyor bu dünya. Biz de etraflarında dönen nesneleriz onlar için. Yani aslında narsistin dik alası onlar.

Aslında sistemin kişiliği bozuk. Ve hepimizi kendine benzetme niyetinde! Peki nedir bu kişilik bozukluğunun tedavisi? Sorunun tespitini nereye koyduysak çözümü de orada aramak lazım.

Onların bu bozuk kişiliğini yaratan iktidardır. Toplum içinde iktidarlı bir pozisyonu olan herkes kendini toplumdan üstün görür. İktidarlı kişi aynı zamanda narsist kişidir. İktidarlı kişi erktir. Antik Yunanca’sına bakarsak “archos”. Anarşizm kelimesinin kökenindeki “an-archos”.

Bozuk olan kişilik, sistemin kişiliğidir. İktidarı ortadan kaldırmadan, bu kişilik bozukluğunu çözemeyiz. Bu bozuk sistemin tedavisi de yok etmekle mümkündür. Yani a-narsizm, an-arşizmdir.

]]>
https://karala.org/dergi/an-arsizm-a-narsizm-zeynep-ulger/feed/ 0 1196
Devrim Kimin Çıkarlarını Savunur – İsmail Arıkan https://karala.org/dergi/devrim-kimin-cikarlarini-savunur-ismail-arikan/ https://karala.org/dergi/devrim-kimin-cikarlarini-savunur-ismail-arikan/#respond Wed, 02 Feb 2022 16:46:57 +0000 https://karala.org/?p=1187 1918, Ukrayna… Onlarca yıllık özgürlük mücadelesinin ardından Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesinin sonrasında Brest Litovsk Antlaşması imzalandı. Antlaşma gereği Ukrayna’da Nisan ayı itibariyle Almanya-Avusturya işgal güçlerinin denetimindeki Skoropadsky Hetmanlığı kuruldu. 1917 Ekim sonrasında da devrim için mücadele etmeye devam eden anarşistler, Brest Litovsk’la Ukrayna işçi ve köylülerine dayatılan teslimiyeti kabul etmeyerek Almanya ve Avusturya devletlerinin işgalini Aralık 1918’de kırdı.

1921’e kadar Skoropadsky Hetmanlığı ve Petlyuravşçina’dan, Beyaz Ordu generalleri Denikin ve Wrangel’e kadar tüm iktidarlarla savaşan Ukrayna Anarşist Hareketi Mahnovşçina, tüm bunların yanında Bolşeviklerle de mücadele etti. Beyaz Ordu’ya karşı Mahnovşçina ile iki kez anlaşma yapan Kızıl Ordu, her seferinde anlaşmayı bozarak Ukrayna işçi ve köylülerini katliamdan geçirdi.

Bu yazıda, bölgeye Skoropadsky, Petlyura ve Denikin’in ordularının Mahnovşçina tarafından yenilgiye uğratılması sonrasında gelebilen Bolşeviklerin, Ukrayna işçi ve köylülerine ve anarşist devrime yönelik ilk saldırısına ilişkin bir belgeyi paylaşacağız.

Ukrayna’da ezilenler, bölgeyi Brest Litovsk’la Almanya ve Avusturya işgalcilerine bırakanların Bolşevikler olduğunun farkındaydı. Üstelik Bolşeviklerin devletsiz toplum (komünizm) için proletarya diktatörlüğü propagandası zaten devletsiz bir yaşam süren ezilenler için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bu sebeple Bolşeviklerin anarşistlerle ideolojik mücadele şansı yoktu, bölgede ideolojik olarak hiçbir zaman ciddi bir varlık kazanamadılar. Bolşevikler için askeri mücadeleden başka seçenek kalmıyordu.

10 Nisan 1919’da Ukrayna işçi ve köylülerinden oluşan Devrimci Askeri Konsey’in 3. bölge kongresi Gulya-Polye’de toplanmıştı. Kongreye yaklaşık 2 milyon işçi ve köylüyü temsilen 72 delege katılmıştı. Toplantının sonuna doğru, Kızıl Ordu tümen komutanı Dibenko’dan kongreyi yasa dışı ve karşı devrimci ilan eden bir telgraf geldi. Anarşist devrime Bolşeviklerden gelen ilk doğrudan saldırıydı bu. İlerleyen günlerde Bolşevikler Nestor Mahno’ya bir suikast girişiminde bulunacak, devamında Beyaz Ordu generali Denikin’in güneyden başlayan taarruzu karşısında bölgeyi terk edeceklerdi. Anarşistler Haziran 1919 itibariyle güneyden gelen Beyaz Ordu tehlikesiyle çarpışırken, aynı dönemde kuzeye kaçan Kızıl Ordu’nun komutanı Lev Troçki de taarruz emri verecek, İsyan Ordusu aynı anda güneyde Beyaz, kuzeyde Kızıl Ordu’yla savaşmaya başlayacaktı. Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi’nin Kızıl Ordu’nun kongreyi yasaklamasının üzerine yazdığı cevap, tarihten bugüne ezilenlerin özgürlük mücadelesinin büyük bir deneyimini içinde taşıyor ve soruyor:

“Düşünün! Siz, bir tek kişi olarak, nasırlı elleriyle boynundaki tutsaklık zincirini parçalayan ve şu anda da kendi iradesi doğrultusunda yaşamını kurmaya çalışan bir milyonluk bir emekçi işçi nüfusunu karşı devrimci ilan etme hakkına sahip misiniz? Devrim kimin çıkarlarını savunur? Partinin çıkarlarını mı, yoksa kendi kanlarıyla devrimi gerçekleştiren halkın çıkarlarını mı?”

Dibenko’nun ilgili telgrafına da yer veren, Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi’nin kongrenin karşı devrimci ilan edilmesine verdiği cevabı olduğu gibi yayınlıyoruz:

Karşı Devrimci mi?

“Yoldaş” Dibenko, 10 Nisan’da Gulya-Polye’de toplanan kongreyi karşı devrimci, örgütleyicilerini ise yasa dışı ilan etmektedir. Ona kalırsa, bu kişilere karşı en ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Telgrafını aynen aktarıyoruz:

“Novoalekseyevka, No. 283, 10 Nisan, 14:45.

Aleksandrovsk Tümeni Genel Kurmayı Yoldaş Batko Mahno’ya teslim edilecek. Bir kopyası Yoldaş Mahno’ya ulaştırılmak üzere Volnovaha, Mariupol’a; bir kopyası da Gulya-Polye sovyetine teslim edilecek:

Devrimci Askeri Genelkurmayı adına çağrısı yapılacak tüm kongreler, şu anda emrimle feshedilen bu kongre gibi, açıkça karşı devrimci olarak değerlendirilecek ve kongre örgütleyicileri yasa dışı ilan edildiklerinden, en ağır baskı tedbirlerine maruz kalacaklardır. Böylesi önlemlere gerek kalmaması için gerekli adımların atılmasını emrediyorum. İmza: Dibenko”

Bu kongrenin karşı devrimci olduğunu bildirmeden önce “Yoldaş” Dibenko, kongrenin kimler tarafından ve ne amaçla toplandığını araştırma zahmetine bile katlanmamıştır. Bundan dolayıdır ki, kongre Devrimci Askeri Konsey Yürütme Komitesi tarafından düzenlendiği halde, “Yoldaş” Dibenko kongrenin, daha önce feshedilmiş olan Gulya-Polye Devrimci Kurmayı tarafından düzenlendiğini söylemektedir. Sonuç olarak, Askeri Konsey üyeleri, kongre çağrısı yapmakla, yasa dışı bir iş yaptıklarını ve kongrenin “Yoldaş’’ Dibenko tarafından karşı devrimci ilan edildiğini bilmemektedirler. Öyleyse, bırakın da sizce karşı devrimci olan bu kongrenin kimler tarafından ve ne amaçla toplandığını “Sayın Ekselanslarına” açıklayalım. Belki o zaman ifade ettiğiniz kadar kötü bir girişim olmadığı anlaşılır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, kongre çağrısı Gulya-Polye bölgesi Devrimci Askeri Konsey Yürütme Komitesi tarafından 10 Nisan’da Gulya-Polye’de yapıldı. Bu, Devrimci Askeri Konsey’in gelecekteki özgür yönetim biçimini belirlemek üzere Gulya-Polye bölgesinde yapılan Bölgesel Gulya-Polye kongrelerinin üçüncüsüdür. (Görüyorsunuz ki, “Yoldaş” Dibenko, bu karşı devrimci kongreler tam üç kez toplandı.) Aklımıza bir soru geliyor, Devrimci Askeri Konsey nereden çıktı, hangi amaçla oluşturuldu? Eğer siz bunu hâlâ bilmiyorsanız “Yoldaş” Dibenko, biz size söyleyelim.

Bölgesel Devrimci Askeri Konsey, bu yıl 12 Şubat’ta Gulya-Polye’de gerçekleştirilen İkinci Kongre’de alınan bir karar üzerine -yani oldukça uzun zaman önce, henüz siz burada bile değilken- oluşturuldu. Konsey, Kadetler tarafından sarılan bölgede, savaşçıları ve ilk gönüllülerden oluşan devrimci müfrezeleri örgütlemek ve gönüllü seferberlik girişimlerini geliştirmek amacıyla oluşturuldu. O zamanlar, bölgemizde Sovyet askeri birlikleri yoktu. Daha da önemlisi, bölge savunmasının kendi görevi olduğunu düşünen halk, onların müdahalesine pek de bel bağlamıyordu. Devrimci Askeri Konsey bu amaçla yaratıldı. İkinci Kongre’nin kararlarına müteakip, bu konseye her bölgeden bir delege katıldı. Konseyi, her biri Yekaterinoslav ve Tauride eyaletlerinin bir bölgesini temsil eden toplam 32 delege oluşturdu. İleride Devrimci Askeri Konsey hakkında daha ayrıntılı bilgi vereceğiz. Ama önce şu sorular var: İkinci bölgesel kongre nasıl ortaya çıktı? Kongre çağrısını kimler yapmıştı? Kongre, yetkisini kimden almıştı? Kongreyi örgütleyen kişiler yasa dışı mıydı, değil miydi, neden?

Gulya-Polye’deki İkinci Kongre, Birinci Kongre’de seçilen beş kişi tarafından örgütlenmişti. İkinci Kongre 12 Şubat’ta düzenlenmiş ve “tüm şaşkınlığımıza rağmen”, düzenleyicileri yasa dışı ilan edilmemişti. Çünkü, sizin de bildiğiniz gibi, halkın kendi kanlarıyla kazandığı hakları elinden almaya cüret edebilecek kahramanlar o zamanlar burada değildi. Bu durumda akla başka sorular geliyor: Birinci bölge kongresi nasıl ortaya çıktı, kimler tarafından düzenlendi? Kongreyi düzenleyenler yasa dışı ilan edildiler mi? Edilmedilerse, neden edilmediler? Öyle görünüyor ki “Yoldaş” Dibenko, Ukrayna’daki devrimci harekette henüz yenisiniz. O nedenle size ilk başlarda neler olduğunu anlatmamız gerekiyor. Evet bunu yapacağız, gerçekleri öğrendikten sonra yaklaşımınız belki biraz değişir.

İlk bölgesel devrimci kongre 23 Ocak’ta, Bolşaya Mihailovka’daki devrimci karargahta gerçekleşti. Kongreye Denikin’e karşı kurulmuş olan cephenin yakınındaki bölgelerden gelen delegeler katılmıştı. O zamanlar Sovyet askeri birlikleri buralardan çok ama çok uzaklardaydılar. Bir yanımızda Denikin’in kuvvetleri, diğer yanımızda da Petlyuristler vardı; bölgemiz tüm dünyadan soyutlanmıştı. O zamanlar sadece, Batko Mahno ve Shchus’un başında olduğu isyancı müfrezeler vardı ve bu müfrezeler sürekli Petlyurist ve Beyaz Ordulara karşı akınlar düzenliyorlardı. O sıralar, farklı köy ve kentlere yayılan örgütlerin ve toplumsal kurumların isimleri ille de aynı olmuyordu. Bir kasabada Sovyet vardı, bir diğerinde Halk Yönetimi, üçüncü bir tanesinde Devrimci Askeri Kurmay, bir dördüncüsünde Eyalet Yönetimi vb. Ancak hepsinde ortak bir devrimci ruh vardı. Birinci Kongre, cepheyi güçlendirmek ve tüm bölgede organik ve eylemsel bir birlik yaratmak için düzenlenmişti.

Kongre için hiç kimse çağrıda bulunmamıştı; her şey halkın kendi isteği ve onayıyla gerçekleşti. Bu kongrede, zorunlu seferberlikle Petlyurist Ordu’ya katılan kardeşlerimizin kurtarılması için bir öneri ortaya atıldı. Bu amaçla, beş kişiden oluşan bir heyet seçildi. Bu kişiler, gerektiğinde Batko Mahno’nun partizanları ve diğer partizanlarla bağlantılı olarak, Ukrayna Yönetimi’nin (Petlyura’nın) ordusuna girip, oradaki kardeşlerimize kandırıldıklarını ve bu orduyu terk etmeleri gerektiğini anlatmakla görevlendirildiler. Buna ek olarak, bu heyete, geri döndükten sonra, karşı devrimci çeteler tarafından dört bir yana dağıtılmış olan bölge halkını toparlamak ve böylece daha güçlü bir savunma cephesi yaratmak amacıyla, daha geniş olacak ikinci bir kongre çağrısı yapma talimatı verilmişti. Bu nedenle, görevini tamamlayarak dönen heyet, herhangi bir parti, otorite veya kanundan direktif almaksızın İkinci Kongre’yi topladı. Siz, “Yoldaş” Dibenko ve diğer kanun sevdalıları, sizler o zamanlar çok ama çok uzaklardaydınız ve isyancı hareketin kahraman önderleri, kendi elleriyle tutsaklığın zincirlerini kırmış olan halkın üzerinde iktidar kurmak istemedikleri için, ne kongre karşı devrimci ilan edilmiş ne de kongreyi örgütleyenler yasa dışı ilan edilmişti. Gelelim Bölgesel Konsey’e. Bolşevikler, Gulya-Polye bölgesinde Devrimci Askeri Konsey yaratıldığı sıralarda ortaya çıktı. Bolşevik yetkililer ortaya çıktığında, İkinci Kongre’de alınan kararlar doğrultusunda hareket eden Bölgesel Konsey çalışmalarını durdurmadı. Bölgesel Konsey’in, kongrenin kararlarını hayata geçirmesi gerekiyordu. Konsey yönetme değil, yürütme organıydı. Dolayısıyla, en iyi şekilde çalışmalarına devam etti ve devrimci çizgisinden hiçbir zaman ayrılmadı. Bolşevik yetkilileri, yavaş yavaş Devrimci Askeri Konsey’in çalışmalarının önüne engeller dikmeye başladı. Bolşevik hükümete bağlı komiserler ve diğer memurlar konseye karşı devrimci bir örgüt gibi davranmaya başladılar.

Bunun üzerine konsey üyeleri, konseyin geleceğini belirlemek ya da kongre gerek görürse, konseyi tasfiye etmek için 10 Nisan’da Gulya-Polye bölgesinde üçüncü bir kongre toplamaya karar verdi. Ve bu kongre gerçekleştirildi. Kongreye katılanlar karşı devrimci değil, tam tersine, ayaklanmanın ve toplumsal devrimin bayrağını herkesten önce yükseltmiş olan insanlardı. Bu kişiler, bölge üzerinde baskı kuran tüm odaklara karşı verilecek genel kavgayı koordine etmek amacıyla kongrede bir araya geldiler. Kongreye, 72 bölgenin -ve aynı zamanda birçok isyancı birimin- temsilcileri katılmıştı. Hepsi de Devrimci Askeri Konsey’in gerekli olduğuna karar verdi; hatta Yürütme Komitesi’ni genişleterek, komiteye, bölgede gönüllü ve eşitlikçi bir seferberlik gerçekleştirme talimatı verdiler. Bu kongre “ Yoldaş” Dibenko’nun, kongreyi “karşı devrimci” ilan eden telgrafı karşısında hayrete düşmüştür çünkü isyan bayrağını ilk önce bu bölge yükseltmiştir. Bundan dolayı, kongre bu telgrafı şiddetle protesto etmeye karar vermiştir.

Evet, tablo budur ve tüm bu anlatılanlar gözlerinizi açmalıdır “Yoldaş” Dibenko. Aklınızı başınıza devşirin! Düşünün! Siz, bir tek kişi olarak, nasırlı elleriyle boynundaki tutsaklık zincirini parçalayan ve şu anda da kendi iradesi doğrultusunda yaşamını kurmaya çalışan bir milyonluk bir emekçi işçi nüfusunu karşı devrimci ilan etme hakkına sahip misiniz?

Hayır! Eğer gerçek bir devrimciyseniz, zorbalara karşı verdiği kavgada ve özgür bir yaşamı kurmak üzere harcadığı çabada bu halkın yanında olmalısınız. Kendilerine devrimci diyen bir avuç insan, kendilerinden çok daha devrimci olan koskoca bir kitleyi yasa dışı ilan edecek kanunlar koyabilir mi? (Çünkü Konsey Yürütme Komitesi, bütün halk kitlelerini temsil ediyor.) Böylesi bir avuç kişinin ülkeye gelip, tüm yasa koyucuları ve yasaları alaşağı etmiş bir halka boyun eğdirecek şiddet yasaları yürürlüğe koymaları kabul edilebilir mi, buna izin verilebilir mi? Kendisini koruyucu olarak gören bir devrimciye, sırf devrimin kendilerine vaat ettiği güzel şeyleri, özgürlük ve eşitliği izni olmadan elde ettiler diye, koca bir devrimci kitleyi ağır şekilde cezalandırma hakkı tanıyan bir yasa olabilir mi? Zaferle elde ettikleri özgürlüğü ellerinden almaya kalkan bir devrimciye karşı, devrimci kitlenin herhangi bir şekilde sessiz kalması mümkün mü? Devrimin kanunları, yalnızca kendisine verilen görevleri yerine getirme doğrultusunda hareket ettiği için, devrimci kitlenin seçerek belli görevleri yüklemiş olduğu bir delegenin kurşuna dizilmesini emreder mi? Devrim kimin çıkarlarını savunur? Partinin çıkarlarını mı, yoksa kendi kanlarıyla devrimi gerçekleştiren halkın çıkarlarını mı?

Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi kendisini her tür partiden gelecek etki ve baskının üzerinde tutuyor ve sadece kendisini seçen halkı tanıyor. Konseyin görevi, halkın verdiği talimatları yerine getirmek, ama sol sosyalist partilerin propaganda yapmasını da engellememektir. Dolayısıyla, eğer bir gün Bolşevik düşünceler işçiler arasında başarı kazanırsa, Devrimci Askeri Konsey -Bolşeviklere göre karşı devrimci olan bir örgüt- kaçınılmaz olarak “daha devrimci” ve daha Bolşevik bir örgütle yer değiştirecektir. Ancak, şu anda bize engel olmaya, bizi boğmaya çalışmayın.

Eğer siz ve sizin gibiler, “Yoldaş” Dibenko, daha önceki politikalarınıza devam ederseniz, bunun iyi ve vicdana sığar bir şey olduğunu düşünürseniz, hiç durmayın bu kirli işlere devam edin. Siz ve partiniz Kursk’ta tutunabilmişken, bölgesel kongreler örgütleyen herkesi yasa dışı ilan edin. Ukrayna toplumsal devriminde sizin izninizi beklemeden ve mektupla göndereceğiniz programa uymadan isyan bayrağını yükseltenleri karşı devrimci ilan edin. Ayrıca sizin karşı devrimci dediğiniz kongreye delege gönderenleri de yasa dışı ilan edin. Son olarak, sizin izniniz olmadan, emekçi halkın kurtuluşu için isyancı harekete katılmış olan tüm kayıp yoldaşları da yasa dışı ilan edin. Sizin izniniz alınmadan yapılacak bütün kongreleri sonsuza kadar yasa dışı ve karşı devrimci ilan edin, ancak bilin ki sonunda hakikat, iktidarı yenecektir. Tehditlerinize rağmen, konsey yükümlülüklerinden vazgeçmemiştir, çünkü buna hakkı yoktur, halkın haklarını gasp etmeye hakkı yoktur.

Gulya-Polye Devrimci Askeri Konseyi: Çernoknizinyi, Başkan
Kogan, Başkan Yardımcısı
Karabet, Sekreter
Koval, Petrenko, Doçenko ve diğer üyeler

Besleyici Okuma:

]]>
https://karala.org/dergi/devrim-kimin-cikarlarini-savunur-ismail-arikan/feed/ 0 1187
Mahnovşçina Kronoloji https://karala.org/dergi/mahnovscina-kronoloji/ https://karala.org/dergi/mahnovscina-kronoloji/#comments Wed, 02 Feb 2022 16:16:03 +0000 https://karala.org/?p=1182 25 OCAK 1918 – Petlyura güçleri (Amacı Rusya’dan ayrılmak olan, toprak sahipleri, kulaklar, liberal aydınlar tarafından desteklenen Ukrayna milliyetçisi burjuva hareketi), Kiev’de Ukrayna Ulusal Cumhuriyeti’ni kurdu.

3 MART 1918 – Ukrayna’yı Almanya ve Avusturya devletlerine teslim eden Brest Litovsk antlaşması imzalandı.

29 NİSAN 1918 – Almanya ve Avusturya Devletleri Ukrayna’yı işgale başladı. Petlyura’yı görevden alarak Skoropadsky Hetmanlığı’nı kurdu.

EKİM 1918 – Makhnovşçina, Skoropadksy Hetmanlığı’na karşı genel taarruz başlattı. Gulya Polye ve Ukrayna’nın güneyi özgürleştirildi. 

EKİM 1918 – Makhnovşçina kuzeye, Kiev ve Yekaterinoslav’a yöneldi. Yekaterinoslav’da Petlyura güçleri Makhnovşçina’ya Ukrayna’nın bağımsızlığı için antlaşma teklif etti. Makhnovşçina milliyetçi bir hareketle ancak savaşılacağını söyleyerek taarruz başlattı. Petlyura güçleri Yekaterinoslav’dan çıkarıldı.

ARALIK 1918 – Skoropadsky Hetmanlığı Makhnovşçina tarafından tamamen bölgeden çıkarıldı. Skoropadsky kaçtı. Gulya Polye Özgür Emekçi Komünleri ve Emekçilerin Özgür Sovyeti kuruldu.

OCAK 1919 – Beyaz Ordu generali Denikin’in ordularıyla ilk cephe hattı çekildi. Beyazlar güneyde Azak Denizi’ne kadar püskürtüldü. 

23 OCAK 1919 – Özgür bölgenin ilk kongresi yapıldı. Batıya çekilen Petlyura ve güneydeki Denikin’in saldırı hazırlıkları konuşuldu.

12 ŞUBAT 1919 – Özgür bölgenin ikinci kongresi yapıldı. 20 bin kişilik İsyan Ordusu’na katılmak üzere gönüllü seferberlik çağrısı yapıldı. Gulya Polye Devrimci Askeri Konseyi kuruldu. 

MART 1919 – Bolşevikler Makhnovşçina’ya Denikin’i yenilgiye uğratmak için Kızıl Ordu’ya katılmayı teklif etti. İsyan Ordusu’nun iç örgütlenmesini olduğu gibi koruması ve Denikin cephesinden başka bir yere yollanmaması koşuluyla askeri bir ittifak yapıldı. 

NİSAN 2019 – Ukrayna işçi ve köylülerinden oluşan Devrimci Askeri Konsey’in 3. bölge kongresi Gulya-Polye’de toplandı. Kongreye yaklaşık 2 milyon işçi ve köylüyü temsilen 72 delege katıldı. Toplantının sonuna doğru, Kızıl Ordu tümen komutanı Dibenko’dan kongreyi yasa dışı ve karşı devrimci ilan eden bir telgraf geldi. 

MAYIS 1919 – Bolşevikler Nestor Makhno’ya başarısız bir suikast girişiminde bulundu. 

MAYIS 1919 – Özgür bölgenin güneyinden Denikin’in büyük taarruzu başladı.

31 MAYIS 1919 – Devrimci Askeri Konsey Denikin’in taarruzu nedeniyle 15 Haziran için olağanüstü 4. kongre çağrısı yaptı. 

4 HAZİRAN 1919 – İsyan Ordusu güneyde Denikin’le çarpışırken Kızıl Ordu komutanı Troçki 4. kongreyi yasaklayan 1824 sayılı emrini verdi. Buna göre kongreyi düzenleyen, yayan ve katılacak olan herkes vatana ihanet cezasına çarptırılacaktı. Yüzlerce köylü infaz edildi. Komünler dağıtıldı.

TEMMUZ 1919 – Denikin güneyden ilerlemeye başladı. Yekaterinoslav ve Harkov Denikin’in eline geçti. Bölgede beyaz terör dönemi başladı. Bolşevikler karşı koymadan kuzeye çekildiler. Ukrayna’nın tümünde Bolşeviklerin silahlı gücü kalmadı. 

AĞUSTOS 1919 – İsyan Ordusu’nun batıya doğru yaklaşık 2 ay süren geri çekilmesi başladı. 

25 EYLÜL 1919 – İsyan Ordusu Kiev yakınlarındaki Uman kentinde Denikin birlikleri tarafından kuşatıldı.

26 EYLÜL 1919 – Peregonovka muharebesi başladı. Kuşatma yarıldı, İsyan Ordusu doğuya doğru tekrar taarruza geçti. 

EKİM 1919 – Büyük geri çekilmeyle Denikin’in ordularının eline geçen tüm bölgeler özgürleştirildi. Moskova seferini başlatan Denikin, İsyan Ordusu’nun taarruzu nedeniyle durmak zorunda kaldı. 

ARALIK 1919 – Bolşevikler bölgeyi özgürleştiren İsyan Ordusu’ndan Polonya cephesine gitmesini istediler. Bunun reddedilmesi üzerine, Denikin’den temizlenen Özgür Ukrayna’ya, Kızıl Ordu ikinci kez saldırmaya başladı. 

OCAK 1920 – Denikin’in Ukrayna’ya saldırısı sırasında geri çekilerek bölgedeki birliklerini Denikin’le savaşan İsyan Ordusu’na kaptıran Kızıl Ordu, bu taarruzda Çin ve Letonya alaylarını kullandı. 9 ay süren bu saldırılarda onbinlerce kişi katledildi. İsyan Ordusu mensupları, sempatizanları veya taraftarları, işgal edilen tüm köylerde kurşuna diziliyordu. Makhno’ya ve İsyan Ordusu’nun komutanlarına sayısız suikast düzenlendi. Gulya Polye, Aleksandrovsk ve Yekaterinoslav başta olmak üzere birçok bölge Bolşeviklerin eline geçti. İsyan Ordusu kıra çekildi. 

EYLÜL 1920 – Denikin’in yerine Beyaz Ordu’nun başına geçen Wrangel Ukrayna’ya saldırdı. Bolşevikler Yekaterinoslav’ı terk etmek zorunda kaldılar. Wrangel Aleksandrovsk, Gulya Polye, Berdyansk ve Sinelnikovo’yu hiçbir direnişle karşılaşmadan işgal etti.

EYLÜL 1920 – Kızıl Ordu o sırada Harkov’da üslenmiş olan Makhnovşçina’dan yardım istedi. İsyan Ordusu Wrangel’i 1 numaralı düşman olarak tanımlayarak ittifakı kabul etti.  Ukrayna Sovyet Hükümeti ile Ukrayna Devrimci İsyan Ordusu (Makhnovşçina) arasında askeri ve politik bir antlaşma imzalandı. 

EKİM 1920 – Wrangel güçlerine karşı taarruz başladı. Wrangel 3 hafta içinde bölgeden çıkarıldı, Kırım’a çekildi, kesin bir yenilgiye uğradı. 

KASIM 1920 – Wrangel tehlikesi geçtikten sonra Kızıl Ordu Gulya Polye’yi kuşattı. Kızıl Ordu’nun İsyan Ordusuna üçüncü ve son saldırısı başladı. 

AĞUSTOS 1921 – 1918 Mart’ından beri Skoropadsky, Petlyura, Denikin, Wrangel’i bozguna uğratarak tüm iktidarlarla amansız bir özgürlük kavgasına tutuşan Makhnovşçina, Kızıl Ordu’nun üçüncü ihanetinin sonucunda yenildi. Ukrayna Frunze komutasındaki Kızıl Ordu tarafından işgal edildi. 

]]>
https://karala.org/dergi/mahnovscina-kronoloji/feed/ 2 1182
Aktivist miyiz Devrimci mi? – Umut Adnan Aydemir https://karala.org/dergi/aktivist-miyiz-devrimci-mi-umut-adnan-aydemir/ https://karala.org/dergi/aktivist-miyiz-devrimci-mi-umut-adnan-aydemir/#respond Wed, 02 Feb 2022 10:24:07 +0000 https://karala.org/?p=1157 Aktivizmin tanımı çeşitli kaynaklara göre farklılık gösterebilir. Aktivizmin ana akım tanımı toplumsal değişim meydana getirmek amacıyla kasıtlı olarak yapılan eylem, faaliyet, aktivite olarak tarif edilmektedir. Kimilerine göre aktivistin bir siyasetçiden farkı, hedefine parlamento gibi makamlar yerine eylemlerle, afişlerle, kampanyalarla ulaşmak istemesidir.

Böyle okuyunca kulağa hoş geliyor olsa gerek çünkü devrimciler de kasıtlı olarak eylemler yaparak toplumsal değişimler yaratmaya çalışırlar. Devrimcilerin de hedeflerine ulaşmak için kullandığı yol parlamentodan geçmez.Öyleyse devrimcileri aktivistlerden ayıran nedir?

Bu genel geçer tanımlara göre pek bir farklılık görünmüyor çünkü aktivizmin genel geçer tanımı aslında oldukça manipülatiftir. Temel fark şudur, devrimciler sorunun kökeniyle ilgilenir, aktivistler sorunun sonuçlarıyla. Devrimciler için çözüm yıkmak, yaratmaktır; aktivistler için restore etmek. Gelin bu ayrımı biraz daha etraflıca inceleyelim.

Aktivistlerin amaçları, zaman zaman politik de olsa spesifik bir olay etrafında şekillenir. Aktivistler, devleti ve kapitalizmi ortadan kaldırmak gibi amaçlar gütmezler çünkü sorun ne devlettir ne de kapitalizm. Sorun genelde şirketin politikası, hükümetlerin hataları, çeşitli kurumların görevlerini yapmamaları, sistemin ilgili aksamının işlememesi hatta halkın duyarsızlığı veya bilinçsizliğidir.

Bu dar perspektif, aktivizmin tüm çalışmalarını tek bir alan içerisine sıkıştırır. İlişkili veya ilişkisiz diğer toplumsal problemler, hep başka bir konudur. Önemli olan yalnızca o sorundur ve hep tek bir soruna odaklanılır.

Aktivistlerin amaç ve araçları daima sistemle işbirliği içerisindedir. Sistemin istemediği yollarla, istemediği şeyleri yapmazlar. Çünkü hedefleri sistem değildir, sistemin izin verdiği sınırlar içerisinde hareket ederler ve sistem izin verirse başarılı da olurlar. Aktivizm alanı, sistemin kendine karşı olanları kendi amaçları için kullandığı bir alandır.

Örneğin ekoloji aktivistleri, dünyanın içinde bulunduğu ekolojik krizi öncelikle özünden kopararak tanımlar. Bunun adı küresel ısınma, iklim krizi, çevre felaketi, her şey olabilir. Kapitalizmin neden olduğu ekolojik krizin çözümü kapitalist şirketlerle ve devletlerle aranır. Kapitalizmin özüyle değil, şekliyle ilgili bir problem vardır, kapitalizm yeşile boyanmalıdır. Hedef şaşırtılır, ezilenler bu yolla oyalanır.

Fabrikalar filtre takmalı, devletler karbon emisyonunu azaltmalı, bol bol ağaç dikilmelidir. Herkes truva bir vakıf veya derneğin hesabına para yatırmalı veya 9999’a SMS atmalıdır. Bir SMS’le ekolojik krizle mücadele! SMS de mi atamıyorsun, o zaman yerlere çöp atmamalısın, denizleri kirletmemelisin, musluğu açık bırakmamalısın.

Koskoca fabrikaların yeryüzüne yıllardır verdiği zarar bir hiçtir, bütün bu sorunun sebebi sen oluverirsin! En fazla biraz daha geniş bakıverir, senin cahil olduğunu ve iyi eğitim almadığını söyler.

Dünya üzerinde sadece kâr için çalışan on binlerce devasa fabrikanın ve sadece iktidar için hareket eden devletlerin yarattığı koskoca bir yıkım, evindeki plastik atığı geri dönüştürmeyen (!) sana bana ihale edilmiştir bile. “Ne kadar aşağılık insanlarız! Kendimizden başkasını düşünmüyoruz, gezegenimizi düşünmüyoruz! Gezegenimiz bizim yüzümüzden ölüyor ve yakında hepimiz sular altında kalacağız!” Ne olmuş oldu? Ekolojik kriz bireye veya bireylere indirgendi, kapitalizm ve devlet aradan sıyrılıverdi. Eğer şirketler ekolojik katliam yapıyorsa, bu şirket yöneticilerinin bu konudaki duyarsızlığının bir sonucu değildir. Patronlar, ekolojik katliam yapmamak için az kar etmeye karar vermez, veremez. Kapitalizm rekabete, kar etmeye, sermayeye ve sermayeyi genişletme üzerine kuruludur. Bu yüzden sürekli genişleme eğilimindedir. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak tek bir odak noktası vardır, kâr edebilmek ve bunu sürdürebilmek. Bu uğurda şirketler bile aktivist olabilirler.

Örneğin dev perakende şirketi Walmart, doğal ışıklandırma sistemine geçerek elektrik faturalarını %17 azalttığını açıklayıp gereksiz enerji tüketimine büyük bir darbe vurabilir. Veya Pornhub adlı porno sitesi izlenen her 100 video için 1 ağaç dikeceğini açıklayarak ekolojik krize karşı ben de varım diyebilir. Dikilen ağacın veya daha az enerji tüketiminin ekolojik krizle mücadelede anlamsızlığı bir yana, Walmart binlerce işçiyi sömürmüyormuş; Pornhub kadını metalaştıran ve aşağılayan devasa bir sektörü daha da büyütmüyormuş gibi alkışlanır.

Bugün devleti ve kapitalizmi ayakta tutan en önemli şeylerden biri; gerçekliği bükebilme, manipüle edebilme, illüzyon yaratabilme kabiliyetidir. Aktivizm de, işte bu alanda objektif olarak devlete ve kapitalizme ait olan en önemli silahlardan biridir. Bu alanda yalnızca “ben” vardır. Ve milyonlarca da olsanız “ben” olduğunuz müddetçe devlet ve kapitalizm için bir tehlike olamazsınız. Bu sisteme ait hiçbir kurumun iyileştirilmesi mümkün değildir.

Biz anarşistler, sistemin dayattığı ilişki biçimlerinin tam tersini; paylaşmayı, dayanışmayı toplumsallaştırmak; yaşanan toplumsal adaletsizliklerin kaynağı olarak gördüğümüz devleti ve kapitalizmi ortadan kaldırmak için mücadele ediyoruz. Bu yüzden aktivist değil, devrimciyiz. Bu kaynak kurumadan, ezilenler için değişen hiçbir şey olmayacaktır.

Bununla birlikte bu kaynağı kurutmak için, gelecekte bir gün gerçekleşecek olan bir devrimi de bekleyemeyiz. Bu kaynağı şimdi şu anda kurutmaya başlamak zorundayız. Toplum içerisindeki rekabet, bencillik gibi sistem tarafından dayatılan iktidarlı ilişkilerin yerine paylaşmanın ve dayanışmanın toplumsallaştırılmasını amaçlayarak devrimi bugünden ilmek ilmek örmeliyiz.

Devletin ve kapitalizmin dayattığı ilişki biçimlerinin tam karşısında paylaşma ve dayanışma ilişkileri çerçevesinde oluşturulan toplumsal, ekonomik ve politik örgütlenmelerle düşlediğimizi bugünden gerçekleştirmeli; devleti ve kapitalizmi ortadan kaldırmaya başlamalı, devrimi gerçekleştirmeliyiz.

]]>
https://karala.org/dergi/aktivist-miyiz-devrimci-mi-umut-adnan-aydemir/feed/ 0 1157
Bolşevizm Kemalizm’in Kan Kardeşidir – Şamil Parlak https://karala.org/dergi/bolsevizm-kemalizmin-kan-kardesidir-samil-parlak/ https://karala.org/dergi/bolsevizm-kemalizmin-kan-kardesidir-samil-parlak/#respond Sat, 29 Jan 2022 17:08:03 +0000 https://karala.org/?p=1160 Taksim Meydanı’nda bir anıt vardır. Yaşadığımız topraklarda Taksim Meydanı, bir devlet katliamının ardından, ezilenler için simgesel bir yer haline gelmiş, 1977’den bugüne yüzlerce mitinge, eyleme, kavgaya tanıklık etmiştir. Meydan ezilenler için mücadeleyle simgeleştiği gibi, meydandaki bu anıtta ezenler için de simgesel nüveler vardır.

1928 yılında İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılan anıtın bir yüzü TC’nin Kuruluş Savaşı’nı, diğeri ise cumhuriyeti simgeliyor. Cumhuriyeti simgeleyen yüzünde askerlerin ve halkın önünde duran bir Mustafa Kemal tasviri varken diğer yüzünde Mustafa Kemal’in arkasında Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü duruyor. Bir de Kuruluş Savaşı’ndaki Bolşevik dostluğunu simgeleyen iki Bolşevik general Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov.

Kliment Voroşilov kimdir diye bakıyoruz. 1917 Ekim’inde Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Petrograd Savunma Komitesi Başkanı olan Voroşilov, 1918’de Ukrayna 5. Kızıl Ordusu’nu kurdu. TC’nin Kuruluş Savaşı sırasında askeri bilgi ve deneyimlerini paylaşmak üzere Ankara’ya gönderildi. Sonraları 1925 yılında Halk Savunma Komiserliği’ne (Kızıl Ordu Komutanlığı) atandı, 2. Dünya Savaşı’na kadar bu görevi sürdürdü. Bu tarihlere kadar Moskova’daki büyük temizlikten kurtulan nadir isimlerinden biri olmasını Stalin’le ömrünün sonuna kadar süren dostluğuna borçlu olan Voroşilov, Leningrad Savunması sonrasında mareşallikle ödüllendirildi ve savaş sonrası politbüro üyesi oldu. Stalin’in ölümüyle birlikte de Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı’na getirildi.

Mihail Frunze, Voroşilov tarafından kurulan Ukrayna Kızıl Ordusu’nun 1921’deki komutanıydı. 18 yaşında Bolşeviklere katılan Frunze, genç yaşta öldüğünde Troçki’nin halefi olarak Kızıl Ordu Komutanı’ydı. Bu görevden önce ise Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti temsilcisi olarak 1921’de Ankara’daydı Frunze. Ona Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti temsilciliğini veren, Ukrayna’da 1918-1921 yılları arasında gerçekleşen anarşist devrimi, üçüncü ve son büyük taarruzda haleflerinin aksine bastırabilmesiydi.İsyan Ordusu’nun tümüyle yok edilmesi amacıyla üçüncü büyük taarruz Frunze komutanlığında başladı. Brest Litovsk’la terk edilen Ukrayna’yı anarşist devrimle kurtaran İsyan Ordusu’nun yok edilmesi, beraberinde devrimin de yok edilmesi demekti. İsyan Ordusu’nun yok edilmesi, Ukrayna’da kurulan ve yine Brest Litovsk’la Bolşeviklerce kendi kaderine terk edilen Alman devriminin mimarlarından olan sosyalist Rosa Lüksemburg’un adını taşıyan komünlerin dağıtılması, İsyan Ordusu’na katılan, destekleyen, yardım eden yüzbinlerce Ukrayna işçi ve köylüsünün katledilmesi demekti. Lenin’in emri, Troçki’nin önderliği ve Frunze’nin komutanlığında gerçekleştirilen bu topyekûn imha ve işgal saldırılarına karşı topyekûn direniş, 1921 Haziran’ına kadar sürdü.

İktidarın özgürlüğe açtığı savaşın son taarruzunun komutanı Frunze’ye kulak verelim:

“İsyan Ordusu komutanı Mahno yoldaşa emir. Nüshası Güney Cephesi orduları komutanlarına. No: 00149. Genelkurmay’da hazırlanmıştır. Melitopol, 23 Kasım 1920.

Wrangel’le çatışmaların son bulması nedeniyle ve Wrangel’in kesin yenilgisi göz önünde bulundurularak, Güney Cephesi Askeri Devrimci Konseyi, partizanlar ordusunun görevinin son bulduğunu kabul eder. Dolayısıyla İsyan Ordusu Askeri Devrimci Konseyi’ne, isyancı partizan birliklerini, vakit kaybetmeksizin Kızıl Ordu’nun bir parçasını oluşturacak düzenli askeri birimlere dönüştürmeye koyulmasını önerir. İsyan Ordusu’nun olduğu haliyle devam etmesi için artık hiçbir neden yoktur. Tam tersine Kızıl Ordu’nun yanında özel amaçlar gözeten, özel bir örgütlenmeye sahip bu birliklerin varlığı kesinlikle kabul edilemez birtakım sonuçlar doğuruyor. Bu nedenledir ki Güney Cephesi Askeri Devrimci Konseyi, İsyan Ordusu Askeri Devrimci Konseyi’nden aşağıdakilerin yapılmasını talep eder:

Halen Kırım’da bulunan eski isyan ordusunun tüm birlikleri, ivedi olarak 4. Sovyet ordusuna katılmalıdır. Bu dönüşümden Askeri Devrimci Konsey sorumlu olacaktır.

Gulya-Polye askeri tertipler seksiyonu tasfiye edilmelidir. Savaşçılar, ordunun yedek birlikler komutanlığının talimatlarına uygun olarak yedek birliklere paylaştırılacaktır.

İsyan Ordusu Askeri Devrimci Konseyi, bu dönüşümlerin gerekliliğini savaşçılara açıklamak için gerekli her türlü tedbiri almak durumundadır.
İmza: M. Frunze, Güney Cephesi Başkomutanı; Smilga, Askeri Devrimci Konsey üyesi; Karatıgin, Genelkurmay Başkanı.”

Wrangel’le çatışmaların son bulduğunu söylüyor Frunze ve haliyle İsyan Ordusu’nun varlığının bu koşullarda büyük tehlikelere yol açtığını, acilen kendini feshetmesi gerektiğini buyuruyor. Yani her türden iktidarı özgürlüğe düşman gören bir ordu, doğal olarak beni de düşman görüyor diyor. Ve doğal olarak varlığına göz yumamam.

Ama bana düşman başka bir iktidarla dövüşmesi için elbette onunla dostluk yapabilirim. Makyavelli’nin kulakları çınlasın, bir Bolşevik’e rehber oluveriyor. İktidar için dövüşenlerin dostluktan düşmanlıktan ne anladığı gözler önüne seriliyor. Bu gelişmelerden haberdar olunca Bolşevikler’in Kemalizm’le dostluğu da anlam kazanıyor değil mi? Neden kazanmasın?

Frunze, Elinin Kanı Ayağının Tozuyla Mustafa Kemal’in Huzurunda

Mustafa Kemal ve Frunze’nin karşılaşmalarını gösteren bir çizim.

Sonrasında Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti temsilcisi olarak daha elinin kanı kurumadan Lenin’in emriyle Ankara’ya gelen muzaffer komutan Mihail Frunze, Kemalizm’in Kuruluş Savaşı’nda kullanılmak üzere 1,1 milyon altın rubleyi de beraberinde getirmişti. Ankara’ya gelişi şerefine 30 Aralık’ta büyük bir ziyafet verildi. Hariciye Vekaleti’nde düzenlenen bu ziyafette Mustafa Kemal ve Frunze karşılıklı konuşmalar yaptılar.

Mustafa Kemal’in konuşmasını tamamlaması üzerine Frunze ayağa kalkarak, “Yaşasın Türk ordusu! Yaşasın Türk halkı! Yaşasın Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırdı. Bunun üzerine Mustafa Kemal de yeniden söz alarak; “Yaşasın Rus milleti ve Rus Şurâlar Hükümeti! Yaşasın Ukrayna ordusunun Başkumandanı arkadaşımız kahraman Frunze!” diye karşılık verdi.

Batı cephesini gezen Frunze, Azerbaycan büyükelçisi Abilof ile birlikte Mustafa Kemal’le özel bir görüşme yaptı. Bu görüşmede TBMM’nin Fransa ile yaptığı Ankara Antlaşması neticesinde iki taraf arasında oluşan güvensizlik onarılmaya çalışıldı.

Mustafa Kemal bu güvensizliği, Büyük Taarruz’un askeri planını açıkça paylaşarak dağıttı. 2 Ocak 1922’de Türkiye-Ukrayna Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması böyle imzalandı.

Asker, Bürokrat, Diplomat, Katil; Bir Devlet Adamı: Kliment Voroşilov

Mustafa Kemal ve Voroşilov TC’nin yıldönümü Kutlamalarında

Frunze ile birlikte Taksim’deki anıtta yer alan Voroşilov da, Kuruluş Savaşı sırasında iki devlet arasındaki iş birliğini icra eden temsilcilerden biriydi. Askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkı sunması amacıyla Ankara’ya gönderildi. Mustafa Kemal’in bu iki temsilcinin heykelde yer almasına dair verdiği özel emir; o tarihlerde ölmüş olan Frunze’nin anısına bir selamdı. Heykelin yapımından sonra 1933’te tekrar Ankara’ya gelecek olan Voroşilov için ise bir onur.

Voroşilov 1933’te TC’nin 10. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, Türkiye’ye davet edildi. 10. yıl törenine katılan Voroşilov, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte “Geçit töreninde gördüğüm ordu Türkiye’nin geleceğinin koruyucusudur” diyor, üstüne akşam yapılan baloya da Mustafa Kemal’le birlikte geliyordu. Voroşilov’un gördüğü ordu, Türkiye’nin geleceğini beş yıl sonra Dersim Katliamı’nı gerçekleştirerek koruyacaktı. Karşılıklı olarak övgülerin dizildiği baloda Voroşilov dozu artırarak Rus halk dansı gösterisi sunmuş, Mustafa Kemal de bu jeste zeybekle karşılık vermişti.

Bir devletin, halkların kanı üzerine kuruluşunun 10. yılında tepinen iki general! Biri çağdaş zeybek, öteki devrimci kalinka…

Bolşevikler ve İttifakları

Mustafa Kemal ve Voroşilov TBMM önünde

1917’deki devrim sürecinde iktidarı ele geçiren Bolşevikler, proletarya diktatörlüğünün inşası ve sonrasında, daima bir devlet pratiği ortaya koymuştur. Bu pratiğin uluslararası ilişkiler bağlamında irdelenişi çok daha detaylı bir incelemenin konusu olsa da, temel olarak bahsedilebilecek gerçeklik, proletarya devletinin -zaten aksi beklenmemekle birlikte- karşıtlarından pek de farklı bir şey ortaya koymadığıdır.

Her devletin düşmanları, dostları, ittifakları olur. Devletlerin birbirleriyle olan düşmanlıkları da ittifakları da kaçınılmaz olarak her türlü faktöre rağmen yalnızca çıkar üzerine kurulu olsa da, birbirleriyle olan konumlanışlarını anlamlandırmak zorundadırlar.

Buna göre Bolşeviklerin TC ile olan ilişkileri özellikle kuruluş yıllarında fazlasıyla olumludur. Bu ilişkinin Bolşevikler açısından anlamlandırılışı özetle; Türkiye’de gerçekleşen siyasal sürecin bir burjuva devrimi olduğudur. Buna göre TC anti-emperyalisttir. Tıpkı Rusya’daki gibi -hatta tarihsel olarak Rusya ile aşağı yukarı paralel bir şekilde- monarşinin yıkılışı ve cumhuriyetin kuruluşu söz konusudur.

Dolayısıyla Türkiye’de kurulan yeni rejim Bolşeviklere göre ilericidir. Bu okumanın ideolojik kaynağı Marksizm olmakla birlikte, günümüzde hala bu okumayı sürdürebilen Marksist örgütlenmeler mevcuttur. Bunun dışında Bolşeviklerin çıkarlarının çatıştığı devletlerle, TC’nin de çıkarları çatışmaktadır.

Dolayısıyla Ukrayna’nın devrimci güçlerini varlığına bir tehdit olarak görüp katliamlar yaparak bir devrimi ezen Bolşevikler için, Anarşistler düşman, Kemalistler dosttur!

23 Nisan 1920’de TBMM’nin ilanından sonra meclisi ilk tanıyan ve ilk elçi gönderen iktidar Bolşevik iktidar olmuştur. Bolşeviklerin önderi Lenin, Bolşevik hükümetin elçisi olarak atanan Semyon İvanoviç Aralov’un Ankara’ya gidişinden önce bu ittifakı şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir ama görülüyor ki, iyi bir örgütçü, yetenekli bir komutan. Burjuva-ulusal devrimini yürütüyor, ilerici bir insan, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist devrimimizin önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.

Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona yardım etmek, yani Türk halkına yardım etmek gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız. İngiltere onların üzerine Yunanistan’ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı.

Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bu günlerde Ukrayna Cumhuriyeti adına Ankara’ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye’de karşılacaksınızdır. Gerçi kendimiz de yoksul isek de Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece Türk halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.

Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim; en kuvvetli bir olasılıkla silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz.”

Moskova Antlaşması

Moskova Antlaşması’nı imzalayan RSFSC ve TBMM heyetleri

Kemalizm bu dostluğa çok şey borçludur. 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması o süreçte her iki devlet için de devam eden kuruluş savaşları kapsamında imzalanmıştır. Açık bir şekilde karşılıklı destek sözlerinin verildiği anlaşma kapsamında Bolşevik taraf için maddi kazançtan bahsedilmese de, Bolşeviklerin kazancı resmi olarak tanınma ve devam eden savaş çerçevesinde bir saflaşmadır.

Bolşevikler Fransa, Almanya, İngiltere gibi devletlere karşı Kemalist tarafı kendine çekmiştir. Kemalistlerin o günkü koşullarda elinde bulunan somut imkanlar dahilinde Bolşeviklere herhangi bir yardımda bulunması söz konusu olmadığı gibi, içinde bulunduğu Kuruluş Savaşı’nı kazanabilmesi için de teknik ve askeri imkanları yok denecek kadar azdır. Burada Bolşeviklerin dostluğu, belki de TC’nin kuruluşuna yapılan en büyük katkıyı ortaya koymuştur.

Moskova Antlaşması gereğince toplamda 39.275 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 62.986.000 tüfek mermisi, 147.079 top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç, 20 bin gaz maskesi ve 10 milyon altın ruble yardım, Kuruluş Savaşı’nda olan Kemalistlere Bolşevikler tarafından karşılıksız olarak gönderilmiştir.

21 Temmuz 1922’de Şahin gemisi Novorossiysk’ten Trabzon’a 22 uçak getirmiş, Moskova Antlaşması’ndan önce de 8 Eylül 1920’de Erzurum’da külçe halinde ilk altınlar teslim edilmiştir.

Kemalist rejimin bu silahlarla halkları nasıl katlettiği de ayrı bir incelemenin konusudur ancak, bu karşılıksız yardımlara ilişkin Pontus Rumlarının katili, o dönemlerde Kuruluş Savaşı kapsamında komutanlık yapan Giresunlu çete Topal Osman’a kısaca değinmek gerek. Bolşevik komutan Lebedev, Pontus katliamı devam ederken şöyle sesleniyor “yoldaş” Topal Osman’a:

“Karadeniz Kıyısı Türk Kuvvetleri Başkomutanı Yoldaş Osman Ağa’ya;

Saygıdeğer Yoldaşım! Hem Türk hem de Rus Bağımsız Cumhuriyetleri’nin çıkarlarının bekçiliğini yapan Türk misyonunun temsilcileriyle doğrudan temas kurarak, önemli ulusal sorunların çözümü için alınan kararlar doğrultusunda her türlü yardımı gösteriyorum…

28 Eylül 1920”

Yoldaş kime denir? Ukrayna’nın işçi ve köylüleri ne yapmıştır da gericidir? Kemalizm ne söylemiştir de ilericidir? Koskoca proletarya devleti, Giresunlu Topal Osman’ın çete olduğunu nereye kadar göz ardı edebilir? Topal Osman’a yoldaş denmesinin belgesi 1920, henüz Türkiye Komünist Partisi önderi Mustafa Suphi ve yoldaşları katledilmemiş. Peki ya Moskova Antlaşması’nın tarihi ne? Mustafa Suphi’lerin 28 Kanunisani 1921’de, Bolşevikler ve Kemalistler arasındaki tüm askeri ve maddi yardımların lojistik merkezi olan Karadeniz’de katlinin 2 ay sonrası. Mustafa Suphi’nin katledilmesi emrini veren; kimilerine göre Mustafa Kemal, kimilerine göre Enver Paşa, kimilerine göre Kazım Karabekir’dir. Hatta Kemal Tahir’e göre Mustafa Suphi, Kemalistlerle Bolşeviklerin anlaşması sonucunda ve Moskova’nın rızasıyla tasfiye amaçlı katledilmiştir.

Tüm bu iddiaların hepsi ve Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katli de ayrıca bir inceleme konusu olsa da, katillerinin Kuruluş Savaşı içerisinde olan TC olduğu çok açıktır. Açık olan bir diğer şey ise devlet olma gerçeğidir.

Bir düşünce ve hareket olarak anarşizm, 200 yıllık tarihi boyunca bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Tarih boyunca anarşistlerin işaret ettiği şekilde binlerce kez ispatlanmıştır ki her devlet halkların kanı üzerine kurulur. Her devletin kuruluşunda büyük katliamlar vardır. Belli bir toprak parçasında bir devlet olarak var olma iddiasında olan her pratik, halkların üzerinde iktidar kurmak zorundadır. Bu iktidar zor ile, kan ile kurulur.

Ve kime ait olursa olsun, doğal olarak halka karşıdır. Bu iki devlet arasında kurulan ilişki hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz. Ancak Bolşeviklerin bu ilişkiyi savunacak çok basit, çok temel bir gerekçesi vardır. O da devlet olma iddiasında olan herkes için her türlü düşüncenin, her türlü ilkenin, her türlü ideolojinin üstünde olan “devletin çıkarları”dır.

Devletin çıkarları için Ukrayna işçi ve köylüleri katledilebilir. Devletin çıkarları için onlarca halkı kıyımdan, katliamdan geçirmekte ve geçirecek olan devletlerle koşulsuz şartsız iş birliği yapılabilir.

Bolşevik devletin silahlarının tetiğini Kemalist devletin çeteleri çeker, mermileri ezilen halkları vurur! 1921’de Ukrayna’da anarşistleri katleden silahlar, 1930’da Zilan Deresi’nde Kürt halkını vurmuştur.

Bolşevizmin çıkarları, Kemalizm’in halka karşı kurduğu iktidara taş taşımak olmuştur. Bolşevizm, Kemalizm’in kan kardeşidir! Bu kardeşliğin nişanesi, anarşistlerin kanına bulanmış elleriyle bizzat Mustafa Kemal’in elini sıkan Bolşevik generaller Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov şahsında bugün hala Taksim Meydanı’ndadır.

Besleyici Okuma:

]]>
https://karala.org/dergi/bolsevizm-kemalizmin-kan-kardesidir-samil-parlak/feed/ 0 1160
Devrimci Anarşizm: Bütünlüklü Mücadele – Karala https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-butunluklu-mucadele-karala/ https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-butunluklu-mucadele-karala/#respond Sat, 29 Jan 2022 16:00:22 +0000 https://karala.org/?p=1151 İktidarın örgütlü olduğunun ve yaşamlarımızın her alanına sızdığının farkındayız. İktidar, yapısı gereği hiyerarşik bir ortamda var olabileceği için, ezen-ezilen ilişkisini bütün alanlarda kurmak zorundadır. Buna göre heteroseksüel erkek geri kalan bütün cinsel kimlik ve yönelimlerden, patronlar işçilerden, zenginler yoksullardan, insan geri kalan bütün varlıklardan, hakim ulus ve dini inanış diğer halklar ve inanışlardan, eğitimli olan eğitimsiz olandan, yaşlı olan genç olandan daha üstte konumlanır.

Tüm toplumsal sorunlar, bu iktidarlı yapıdan kaynaklanan sorunlardır. Bugün bu sorunları yaratan ne -kapitalistlerin iddia ettiği gibi- yaşamın doğasındaki kimi eşitsiz varoluşlar, ne de -Marksistlerin iddia ettiği gibi- yaşamın örgütlenmesindeki kimi yanlış konumlanışlardır. Bugün bu sorunları yaratan, yaşamın örgütlenme biçiminin kendisidir. Bugün yaşam, iktidarlı bir şekilde örgütlenmektedir.

Dolayısıyla bu sorunların çözümü ne -kapitalistlerin iddia ettiği gibi- doğal olan eşitsizlikleri kabul edip tüm bunları bir sorun olarak görmemek, ne de -Marksistlerin iddia ettiği gibi- yaşamın örgütlenmesindeki konumlanışların yerini değiştirmektir. Bu sorunların çözümü, yaşamın örgütlenme biçimini tümüyle değiştirmekten geçer. Bu değişim de, -reformistlerin iddia ettiği gibi- restore etmek, iyileştirmek, düzeltmek, tedavi etmekle değil; tüm bu iktidarlı örgütlenmeyi tüm kılcallarına kadar yok etmek, tümüyle ortadan kaldırmak, yıkıp yeniden yaratmakla mümkündür.

Anarşizmin temel savı budur. Anarşizm, tüm mücadele hattını tarih boyunca bu temel ilke etrafında kurmuştur. Burada onu kapitalizm içi veya dışı tüm okumalardan ayıran temel mesele, sorunu iktidara koymasıdır. Bunun yanında anarşizm, iktidarın yarattığı bu sorunların herhangi bir biçimini, türünü, görünümünü ve yansımasını diğerinden daha önemli görmemiştir.

Bize göre temel sorun ne tek başına işçilerin, ne tek başına kadınların, ne tek başına LGBTİ+’ların, ne de tek başına ezilen herhangi bir halk veya halkların sorunudur. Bu sorunlardan hiçbiri diğerlerinden acil, can yakıcı veya önemli olmadığı gibi bu sorunların hiçbiri, bir diğerinin çözülmesiyle çözülemez. Yani örneğin ezilen bir halkın sorunlarının işçilerin sorunlarından daha can yakıcı olduğuna inanmadığımız gibi, işçilerin kurtuluşunun kadınların da kurtuluşu olduğuna inanmayız. Biz bütün bu mücadelelerde öz örgütlenmelerin kurulması ve bu örgütlenmelerle iktidarın o alandaki tezahürünün yok edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte bütün bu tezahürlere sebep olanın iktidar olduğunun unutulmaması ve iktidarın bütün bu alanlardan def edilmesi gerekmektedir. Bu da sadece bütünlüklü mücadeleyle gerçekleşebilir. Bu anlayışa göre sadece kendi ezilmişliğimiz için mücadele edemeyiz. Çünkü biz, birimiz bile özgür değilsek hepimizin tutsak olduğuna inanırız. Tüm bu sorunların kaynağının iktidar olduğunun bilinciyle bütün ezilenlerle dayanışmak ve mücadeleyi hepimiz için omuz omuza sürdürmek zorundayız.

Bununla birlikte iktidarın yalnızca karşımızda, üstümüzde, dışımızda olmadığını da bilmeliyiz. Tüm toplumsal yaşamı örgütleyen iktidarlı anlayış, onun karşısında olduğunu beyan eden de dahil olmak üzere her bir bireye tesir etmiştir. Dolayısıyla mücadele, iktidarın açıkça karşımızdaki tezahürlerine karşı verildiği gibi, içimizdeki tezahürlerine karşı da verilmelidir. Mücadele içindeki birey kendi içindeki iktidarı, onun tezahürlerini de yok etmeli ve kendini devrimcileştirmeli, özgürleştirmelidir. Bu sebeple devrimci anarşist mücadele veren bireyler ve bu bireylerin yarattıkları öz örgütlenmeler cinsiyetçi, mülkiyetçi, homofobik, ırkçı, gerontokrat vb. hiçbir iktidarlı düşünceye sahip olamaz ve bu şekilde ilişki kuramaz.

Sınıf Mücadelesi

Birbiriyle iç içe geçmiş ve birbirini tetikleyen toplumsal sorunlardan biri, mülkiyete sahip olan ve üretim, tüketim ve dağıtım ilişkilerinin nasıl örgütleneceğine karar verenlerin; tüm bu süreçte köleleştirilen, tüm üretimi emeğiyle yarattığı halde bundan sadece hayatta kalabilecek kadar -üretime devam edebilmesi için- pay alabilen mülksüzler üzerinde uyguladığı iktidardır. Burada ezen sınıf, ezilen sınıfı sömürmekte, köleleştirmektedir.

Kapitalizm genelde hem savunucuları hem de karşıtlarınca uzun yıllardır modern bir olgu olarak ele alınsa da kökleri oldukça eskiye dayanır. Kapitalizm herkesin kullanımında olan varlıkların bir kişi veya grup tarafından zorla el konulup mülkiyete geçirilmesi, bu şekilde mülksüzleştirilenlerin köleleştirilmesi ve üretilenlerin mülk sahiplerinde birikmesiyle oluşmuştur. Mülkiyete sahip olan sınıfın, üretim araçlarını üreticiden kopararak üretilenlere el koyması; üretim, tüketim ve dağıtım ilişkilerini merkezileştirmiş ve devam eden süreç modern kapitalizmi ortaya çıkarmıştır. Ayrıca kapitalizm, zorla ele geçirme ve mülkiyetin ortaya çıkmasıyla oluştuğu ve sürekli olarak diğer iktidarlı yapılarla ilişki içerisinde olduğu için sadece ekonomik bir sistem değildir.

Sınıflı toplumda doğanın herkese sunduğu ve yaşamın ihtiyaç duyduğu her şeyi; evleri, kıyafetleri, gıdayı, eşyayı üretenler ve yaşamın tüm bilgisine sahip olanlar yaşamsal araçlara sahip değildir. Tüm bu üretim sürecine ilişkin en ufak bir söz hakları dahi yoktur. Kapitalizmde işçilere reva görülen -asgari ücret, maaş, yevmiye- işçilerin ürettiklerinin kırıntısı bile değildir. Kapitalistler işçilerin ektikleriyle beslenir, diktikleriyle giyinir; işçilerin yaptığı saraylarda yaşar, işçilerin ürettiklerini kullanır. Fakat işçiler ancak hayatta kalmak, çalışmaya devam edebilmek ve patronlara daha fazla kazandırmak için kırıntılara mahkum edilir.

Adaletsizliğin olduğu yerde isyan kaçınılmazdır. Yüzyıllardır yaşamının tümü yalnızca kapitalistleri beslemek üzere işgal edilmiş olan işçiler makineleştirilmiş, yaşama yabancılaştırılmış, iş cinayetlerinde katledilmiştir. Elbette ki tüm bu adaletsizliklerin olduğu yerde mücadele de hep var olmuştur. Büyük ve sistematik sömürü, karşısında büyük ve örgütlü direnişleri de yaratmıştır.

Kapitalizmin saldırılarının yoğunlaştığı 19. yüzyıldan itibaren işçi mücadelesi de büyüyüp gelişti. İşte anarşizm de tam bu yüzyılda etkili bir toplumsal hareket ve düşünce biçimi olarak sınıf mücadelesindeki yerini almaya başladı. Anarşistler 1. Enternasyonal’den bu yana “İşçilerin kurtuluşu ancak kendi ellerindedir” sloganıyla patronlara ve patronları koruyan devletlere karşı mücadele etmiştir. İşçi sınıfının tarih boyunca en temel silahı olmuş olan “genel grev” silahı, ilk kez anarşist sendikalar tarafından sınıf mücadelesine kazandırılmıştır.

Anarşistler dünyanın pek çok coğrafyasında sendikalarda; işçi ayaklanmalarında barikatların en ön safında yer alarak; fabrika işgallerini, grevleri ve genel grevleri örgütleyerek; sokaklarda, fabrikalarda işçi sınıfının kurtuluşu için bildiriler ve gazeteler dağıtarak; işçi sınıfının ihtiyaçlarını gidermek için kolektifleştirmelerde bulunarak sınıf mücadelesini örgütlemiştir. Bu etkili mücadele, yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak ve mücadele etmek dışında yapabileceği başka bir şey olmayan anarşistlerin işçi ve ezilen olmalarından kaynaklanmaktadır. Sınıf mücadelesinin içinde doğan anarşizmin bu mücadeleye yaklaşımı, hiçbir zaman için işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmek olmamıştır. Bunun yanında anarşistler hiçbir zaman bu mücadeleyi yalnızca belli hak kazanımlarına indirgememiş, emeğin parayla satılmasının kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir mücadele perspektifi ortaya koymuştur.

Tıpkı 1886’da “Günde 8 Saat” talebiyle başlayan ve 1 Mayıs’ı yaratan mücadelenin örgütlenmesinde olduğu gibi anarşistler işçilerin hak arayış mücadelesinde yer alarak işçilerin örgütlülüğünün gücünü ortaya koymuş, kapitalistlerin sömürdüğü, açlığa yoksulluğa mahkum ettiği ve katlettiği işçilerin, işsizlerin, ezilenlerin özgürleşebilmesi için hak mücadelesinin ve öz örgütlenmelerin ötesinde de bir mücadelenin gerektiğini savunmuşlardır. Bununla birlikte anarşistlerin sınıf mücadelesinden anladığı, bir sınıfın diğerinin yerini alması değil, sınıfsızlığın sağlanmasıdır.

İtalya’dan Mısır’a pek çok coğrafyada mücadele etmiş devrimci anarşist Errico Malatesta bütünlüklü bir işçi mücadelesinin önemini şu sözleriyle anlatıyor:

“Bizim için önemli olan, sadece işçilerin az ya da çok talepte bulunmaları değil; kendi çabalarıyla, kapitalistlere ve hükümete karşı doğrudan eylemleriyle istediklerini elde etmeye çabalamalarıdır. Bizler, işçi hareketinin yaşamsal önemini ve anarşistlerin bu harekette güçlü ve aktif bir rol almasına duyulan ihtiyacı her zaman anlamışızdır. Ve bu, çoğunlukla, emekçi gruplara daha canlı ve gelişen bir yapı kazandırmak için yoldaşlarımızın girişimlerinin bir sonucudur. Biz, işçi sendikasının; bugün işçilerin içinde bulundukları kölelik durumunu anlamaya başlayabilecekleri, özgürlüklerine kavuşmayı isteyerek kendilerini baskı altında tutanlara karşı verecekleri mücadelede tüm ezilenlerin dayanışma içinde olmaları gerektiğini anlayabilecekleri bir yol olduğunu -bunun yanında patronlar ve asalaklar olmaksızın üretimin yeniden düzenlenmesi ve sosyal yaşamın devamı için gerekli ilk çekirdek olarak görev yapacağını- düşünmüşüzdür.”

Yüzyıllardır bu mücadelenin doğrudan içerisinde olan devrimci anarşistler için her şeyin herkesin olduğu, mülkiyetin ve otoritenin olmadığı, dolayısıyla sömürü, baskı ve katliamların olmadığı özgür ve adil dünya; kapitalizme karşı bütünlüklü bir mücadele ile yaratılabilir. Sınıf mücadelesi tüm iktidarlı yapılarla mücadelenin yanı sıra kapitalizmin neden olduğu bencil, rekabetçi ilişki biçimlerini ve tüketim kültürünü bugünden yok etmemize yarayacak, kapitalizme karşı işçilerin kendi ihtiyaçlarını karşılamasını ve üretimlerini yapmasını sağlayacak örgütlenmeler yaratmasıyla başarıya ulaşacaktır. İhtiyaç ve koşullara göre patronlara karşı hak mücadelesi vermeyi de, iş yerlerini patronsuzlaştırma veya kolektifler, kooperatifler oluşturmayı da hedefleyen bu mücadelenin amacı sınıfsız bir dünya yaratmak olmalıdır.

Sınıfsızlık anarşizmle mümkündür!

Halkların Özgürlük Mücadelesi

Kapitalist sömürüye; devletlerin işgal, imha ve asimilasyon saldırılarına karşı halklar yüzyıllardır özgürlük mücadelesi vermektedir. Sanayileşmenin, modern kapitalizmin ortaya çıkışı, devletlerin sömürgecilik yarışları ve milliyetçilik ideolojisinin yaygınlaşmasıyla gelişen ulus devletleşme süreci ikili bir biçimde halkları tahakküm altına almaya çalışmıştır. Bir yanda bir halk baskı, manipülasyon ve sömürünün etkisiyle bir ulus haline getirilmiş; başka yanda başka bir halk devletleşen ulusların saldırılarına maruz kalmıştır.

Rudolf Rocker’ın da söylediği gibi “Devleti yaratan ulustur fakat ulus kavramı halk kavramını karşılamaz. Ulus, yaratılmış bir kavramdır”. Halk aynı coğrafyada yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan toplulukları ifade etmektedir. Devletli siyasetin etkisiyle yaratılmış millet ve ulus kavramları yaşadığımız coğrafyada dinin etkin konumu sebebiyle farklı anlamları taşımaktadır. Millet kavramı, dinsel ya da mitsel ortaklıklar yaratarak toplulukları bir arada tutmayı hedefler. Ulus kavramı ise modern devletin dinden kopmasıyla ya da yükselttiği laiklik/sekülerlik gibi politikalarla tüm vatandaşların belli bir akıl etrafında, aynı toprağa ve aynı yasaya bağlı olması üzerinden aynılaştırılmasıyla oluşmuştur.

Ancak millet ve ulus kavramlarının ikisi de insan toplulukları arasındaki hiyerarşiyi devlet üzerinden kurgular. Devletli olan halkların, devletsiz halklardan daha gelişmiş olduğunu iddia eder. Millet ya da ulus olamamak üzerinden kurulan bu hiyerarşi, gelişmişliği yaymak adına devletsiz halklara yönelik saldırıları ve asimilasyonu meşru görür. Bu süreçte halkların millet/ulus kavramları çerçevesinde yaşadıkları devletleşme pratiği, karşısında daima özgürlük mücadelelerinin yükselişini bulmuştur.

Halkların özgürlük mücadeleleri ulusal ya da milli gibi niteliklerle tanımlanmaya çalışılmış, bir devlet kurma isteğiyle özdeşleştirilmiş olsa da bu mücadeleler; kaçınılmaz olarak yerel ve küresel iktidarlara, merkeziyetçiliğe, devletlere karşı mücadeleyle şekillenmiştir. Günümüzde de Rojava’dan Chiapas’a kadar farklı coğrafyalarda gerçekleşen mücadeleler klasik ulusal mücadele tanımlarına uymamaktadır.

Halkların özgürlük mücadeleleri toplumsal yaşamı, kendi karar alma süreçleri ve kendi kültürüyle örgütleyen; ötekileştirmeye, asimilasyona, katliamlara karşı bir araya gelen ve ortak kültürü paylaşan insanların direniş hareketidir. Toplumsal, politik dönüşümü sağlama amacıyla mücadele etmeye başlayan halkın kurduğu örgütlenmeler özü itibarıyla devlete karşıdır. Devlet ortaya çıktığı sürece halkın özgürlüğünün sağlanamayacağının farkında olan anarşistler yüzyıllardır bu mücadelelerin içinde yer almıştır.

Polonya halkının Rus İmparatorluğu’na karşı verdiği mücadelede, Ermeni ve Bulgar halklarının Osmanlı İmparatorluğu’na karşı verdiği mücadelede anarşistler hep etkin bir biçimde yer almışlardır. Devrimci mücadelenin her aşamasında halkların özgürlük mücadelelerinin yanında olan Mihail Bakunin desteğini “Slavlara Çağrı”, “Ulusal Bildirge”, “Devlet ve Anarşi” metinlerinde sıkça dile getirmiştir. Rus İmparatorluğu’nun işgali altında olan Slav halklarının yanında yer alırken Slav halkların özgürlüğünün ancak başka halkların özgürlüğü ile tamamlanabileceğini de belirtmiştir.

Ona göre halkların özgürlüğü sadece bir yerde kazanarak değil her yerde kazanılarak gerçekleşir. Halkların özgürlük mücadelesinin ulusal kurtuluş mücadelesinden farklı olduğunu “İlerici Slavlar safdil aldatmacalardan, halkçı özlemlerin sözde temsilcisi olduğunu iddia eden ulusçuluk oyunlarından bir an önce arınmalıdır.” sözüyle dile getirmiştir. Bir halkın bir imparatorluk ya da devletten bağımsızlaşmasından sonra kendi devlet ve askeri örgütlenmeleri yerine yalnızca şehirlerin, bölgelerin, komünlerin ve bireylerin mutlak özgürlüğü ve özerkliği temelinde inşa edilen federalist bir yapı kurması gerektiğini anlatmıştır.

Ortada “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” diye bir teori henüz yokken bile farklı coğrafyalarda halkların özgürlük mücadelelerini savunan anarşizmin toplumsal devrime dönüştüğü pek çok coğrafyada anarşist devrimler, halk özgürlük mücadeleleriyle iç içe geçmiştir. Çünkü ancak bu yolla bir halkın kazandığı özgürlük başka bir halkın özgürlüğüyle bütünleşerek tamamlanabilir. Bunu anlamak için Endonezya’dan Meksika’ya geniş bir yelpazede, anarşizmin halk mücadelelerindeki etkisine bakılabilir.

Özetle devletsiz bir zeminde gerçekleşen halk hareketleri anarşistler için önemlidir. Çünkü halklar ancak devletsiz bir zeminde kendi siyasi, sosyal ve ekonomik kararlarıyla yaşamlarını yeniden yaratabilirler. Bizler de tüm bu nedenlerle birlikte, yaşadığımız coğrafyada yüzyıllardır devlete ve kapitalizme karşı mücadele eden Kürt halkının özgürlük mücadelesinin bir parçasıyız. Yıllardır kendi dilini konuşması yasaklanmış, toplumsal yaşamda ötekileştirilmiş halkların mücadelesinin meşruluğu anarşistler için oldukça açıktır. Halkların özgürlük mücadelesi toplumsal devrim mücadelesidir. Asimilasyoncu, işgalci ve katliamcı devletlere karşı ezilen halkların özgürlük mücadelesinin bir parçası olmak anarşistlerin sorumluluğudur.

Cinslerin Özgürlük Mücadelesi

İktidarlı yapıların ortaya çıkıp kurumsallaşmasıyla birlikte iktidar, doğadan kopan cins olan erkekte somutlaşmıştır. Doğanın hakimi olmaya çalışan erkek, kendisi dışındaki cinslerin de hakimi olmaya çalışmıştır. Bu eril hakimiyet örgütlenip devletler kurulduğundaysa toplumsal değerler tümüyle değişmiş; erkeğin iktidarını meşrulaştıran yeni değerler ortaya çıkmıştır. Bu değerlerle birlikte, “heteroseksüel erkek” dışındaki tüm cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimlerden bireyler cinsiyet hiyerarşisinde aşağıda konumlandırılmıştır. İktidarlı yapıların ortaya çıkmasıyla nasıl ki insan kendisini doğanın merkezine koymuşsa, heteroseksüel erkek de kendisini insanın merkezine koymuştur. Heteroseksüel erkek dışındakiler, ayrı iradelere sahip özneler değil erkeğin hizmetinde olan araçlar olarak görülür. Kadınlık ve erkeklik bu amaçlarla kültürel olarak inşa edilen ve öğrenilen kalıplardır. Bir cinsiyetin diğerlerinden üstün olduğunu söyleyen iktidarlı düşünce ve hareket biçimlerinin tümü olan cinsiyetçilik; pratik, fiziksel saldırıların dışında dil aracılığıyla da varlığını sürdürür. Erkek olmayanı aşağılayan, yok sayan; bedenine ve varoluşuna tehdit oluşturan söylem, kelime, hakaret ve küfür toplumsal yaşamda erkek olmayana yönelik şiddetin ve ayrımcılığın meşrulaştırılmasına neden olur.

Sadece kadını ve erkeği kabul eden toplumsal cinsiyet olgusuyla, kadın ve erkeğin toplum içindeki konumu ve bu konuma uygun rolleri, toplumsal yaşama ne oranda katılacakları belirlenmiştir. Kadın ve erkeğin toplum içindeki politik, ekonomik, sosyal farkları cinsiyete dayalı iş bölümüyle belirlenmiştir. Kadınlara ya da erkeklere ait özellikler ve beceriler, kadınlardan ve erkeklerden beklenen davranış biçimleri birbirinden ayrılmış; her ikisine de toplumsal cinsiyet rolleri biçilmiştir. Toplumsal cinsiyet rolleri farklı coğrafya ve tarihsel zamanlarda, farklı kültürlerde cinslere toplumsal olarak yüklenen rollerin ve sorumlulukların bütünüdür. Bu anlamıyla toplumsal cinsiyet yalnızca cinsiyeti belirtmekle kalmaz, aynı zamanda cinsler arasındaki iktidar ilişkilerini de belirler.

Erkek egemen sistem toplumun büyük kesimini (kadınları ve LGBTİ+’ları) baskı altında tutmasına rağmen toplumun çoğunluğu tarafından içselleştirilmiştir. Erkek egemenliğin içselleştirilmesi, devletin mikro hali olan ailede başlar. İşlevi bireyi toplumun değerlerine entegre etmek olan eğitim sistemiyle pekişir; dini öğretiler ve din kurumlarıyla, devletin yasalarıyla sürer. Erkek egemenliğinin var olduğu toplumsal işleyişte erkek egemenliğini içselleştiren bireyin refleksleri, söylemleri, davranışları, ilişki kurma biçimleri ataerkildir. Böylece tüm davranışlarımızda erkek egemenliğin toplumsal rolleriyle hareket eder, ataerkiyi yeniden üretir ve pekiştiririz.

Bin yıllardır kadınların varoluşuna doğrudan saldırılar düzenleyen, onu kendisi için bir nesneye, köleye indirgeyen; giyinme, konuşma ve ilişki kurma biçimine, hangi işi yapıp, saat kaçta eve gideceğine müdahale eden; kısacası sömüren, katleden, kullanan ve yöneten erkek egemen sistem yıkılmalıdır.

LGBTİ+’ların varoluşuna saldıran, onları toplumsal yaşamdan uzaklaştırmaya, iradelerini tümden yok etmeye çalışan erkek egemen sistem yıkılmalıdır. Varoluşa yapılan her saldırı bir mücadeleyi ortaya çıkarır; bu kimlikle verilen mücadele, erkek egemenlik ve cinsiyetçilik ortadan kaldırılıncaya dek sürer. Erkek egemenliğe ve cinsiyetçiliğin her biçimine karşı mücadele etmek, özgürlük için bir zorunluluktur.

Bunun yanında, toplumsal olarak dayatılan cinsiyet rollerini de reddetmek, bütün olarak erkek egemen ilişki biçimlerini, söylemleri bugünden terk etmek gerekmektedir. Bütün tahakküm ve iktidar biçimlerine karşı olan biz anarşistler için özgürlük bütün cinslerin özgürlüğünü kapsamaktadır. Kadın mücadelesi de LGBTİ+ mücadelesi de sadece bir kimlik savunusu değil varoluş mücadelesidir. Anarşist kadın örgütleri de LGBTİ+ örgütleri de öz örgütlenmelerdir. Kendi yaşamlarımızdan başlayarak erkek egemen sistemle ve erkeklikle mücadele etmeyi, cinslerin özgürlüğü mücadelesini veren öz örgütlenmelerde yer almayı, bu öz örgütlenmeleri desteklemeyi sürdüreceğiz.

Gençlik Mücadelesi

İktidarlı ilişkilerin ve yapıların sistematikleşmesinde gerontokrasinin -yaş hiyerarşisi- önemli bir payı bulunmaktadır. İktidarlar kendi varlığını sürdürebilmek için en eski iktidar ilişkilerinden biri olan gerontokratik ilişkileri kullanarak toplumsal yaşamın en hareketli, yaratıcı ve üretken kesimi olan gençliği kontrol altına almaya çalışmaktadır.

Toplumun kontrolünün sağlanması için gençliği kontrol etmenin önemli olduğu düşüncesiyle iktidarlar baskı ve manipülasyon araçlarını birlikte kullanmaktadır. Aile, eğitim ve ordu gibi kurumlarla iktidarlar gençliği hedef almakta ve kendisine uygun “gelecek nesiller” yaratmaya çalışmaktadır.

Otoriteye itaat, devletin en küçük birimi olan ailede öğretilmeye başlandıktan sonra eğitim sistemiyle sürdürülür. İktidarlar kendilerine uygun, sorgulamayan ve itaat eden nesiller yaratmak için eğitim sistemini kullanır. Eğitim sistemiyle, aynı zamanda kapitalizme kalifiye eleman yetiştirilmek istenmektedir.

Sınavlarla gençliğe rekabet ve bencillik dayatılmakta, gençliği gelecek kaygısıyla toplumsal sorunlardan ve yaşamdan uzaklaştırmaya çalışılmaktadır.

Üniversite okuyan, mezun olan ya da üniversite okumayan binlerce genç işçi de üretimdeki geniş payına rağmen toplumsal yaşama kazandırdığı gelirden çok az pay almakta, sürekli olarak sömürülmektedir.

Yalnızlaşmaya, iradesizleşmeye, teslimiyete neden olan tüm bu kurum ve ilişkilere karşı gençlik hemen her dönemde toplumsal mücadelelerde en dinamik kesimlerden olmuştur. İktidarların yaşamlarının her alanına sızmaya, iradelerini tutsaklaştırmaya, baskının her türlüsünü uygulamaya çalıştığı gençliğin yaratıcı ve enerjik karakteri özgürlük mücadelelerinin en çok ihtiyaç duyduğu niteliklerden biridir.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde dünyanın pek çok coğrafyasındaki toplumsal hareketlerde gençliğin rolü de bunun bir göstergesidir. Kropotkin’in gençliği mücadeleye çağırdığı yazıda da ısrarla vurguladığı gibi gençliğin heyecanı toplumsal mücadelelerde önemli bir konumdadır.

Yaşça büyük olanın genç olana uyguladığı tahakkümün sona erdiği; bilginin sınavlara, yüksek ücretlere, üniversitelere sıkıştırılmadığı ve özgür bilgi paylaşımının sağlanacağı, düşünsel ve pratik yaratıcılığın özgürce eyleme dökülebileceği bir dünya için mücadele ediyoruz.

Gençliğin bu mücadeleyi bugünden bireysel ve toplumsal dönüşümü sağlayan bir örgütlülükle kazanabileceği düşüncesiyle gençliğin iradesine, yaşam biçimine ve tümünde yaşamına yönelik saldırılara karşı sokaklarda, üniversitelerde, yaşamın her alanında mücadeleyi büyütmeliyiz.

Ekoloji Mücadelesi

Doğanın bir parçası olduğu halde kendisini ayrıştırarak onun efendisi olduğunu sanan, doğadaki canlı-cansız tüm varlıkları kaynak olarak gören insanın uyguladığı tahakküm; insanın insan üzerindeki tahakkümünden daha az tehlikeli değildir.

“Dünyadaki her şeyin insanın hizmetine yaratıldığı” ya da “evrimsel olarak en gelişmiş olan türün, insanın, diğer varlıkları dilediğince kullanma hakkına sahip olduğu” gibi, biçimi farklı olsa da özünde aynı yanlışı savunan yaklaşımlar, bu tahakkümün toplumun farklı kesimleri tarafından kabul görmesine neden olmaktadır. Bu tahakküm ilişkisiyle kendini var eden iktidar elbette yaşamın da, yaşamın varlığı için tek çare olan ekolojik uyumun da karşısındadır.

Devlet ve kapitalizmin sistematik saldırılarına karşı ekolojik uyumu savunmak, ekoloji mücadelesini yükseltmek kurtuluşumuz için zorunluluktur. Çünkü doğanın ve yaşamın talan edilmesine karşı olan bu mücadele alanı, bütün varlıkları kapsar. Ve elbette tek başına kurtuluş yoktur. Bu mücadele, bütün varlıklar iktidarların saldırılarından, yani iktidarlardan kurtuluncaya dek sürecektir. Yaşamı savunuyorsak eğer; canlı ya da cansız, doğadaki tüm varlıkların mücadelesini vermekten başka bir seçeneğimiz yoktur.

Bu alandaki mücadele bir yandan yerellerde yerelin özneleriyle birlikte örülürken diğer yandan genele yönelik stratejiler üretmelidir çünkü sorunun kaynağı ortaktır; iktidardır.

Kimi zaman temel ilkelerde uzlaşabildiğimiz bölge veya gündem odaklı birliktelikler, ortak mücadelelere zemin oluşturan platformlar kurarak ya da var olan platformlara dahil olarak; kimi zaman köy köy, mahalle mahalle kendi süreçlerimizi örerek; kimi zamansa bu pratiklerimizi yazıya dökerek, pratiğimizden beslenen teorimizi anlatarak bu mücadeleyi toplumsallaştırmaya çalışmamız gerekmektedir.

Ancak bu şekilde iktidarın talan politikasına karşı çıkmanın yanı sıra kendi gündemlerimizi yaratabiliriz. Ancak bu şekilde iktidara karşı görünse de onu meşrulaştıran, postmodernizm çıkmazında gündemden gündeme savrulan ve meseleye bütünlüklü bakmadığı için asla çözüm üretemeyen ayrık parçacıklar olmanın ötesine geçebiliriz.

Evet, parçalı bir mücadeleyle gıda, su ya da iklim krizi gibi toplumdaki farklı kesimlerin bir şekilde gündeminde olan, gündeminde olmasa bile yaşamını doğrudan etkileyen kapitalizmin ve devletin krizlerinden kurtulmamız mümkün değildir. Ayrıca gündemdeki bu krizlerin neden ve nasıl çözülemez krizler halini aldığını da irdelememiz gerekir.

Su krizini ele alacak olursak, sorumlunun tarım ve sanayi sektörleri olduğu gerçeğinin üzerini örterek çözümü bireylerin daha temkinli ve tasarruflu su kullanımından ibaretmiş gibi göstermenin ekoloji mücadelesine katkısı olmadığı ortadadır.

Gıda krizi gıdanın üretim-dağıtım-tüketim süreçlerindeki bütün sosyoekolojik adaletsizliklerden kaynaklanmaktayken çözümün sadece sağlıklı gıda ve “organik sektörü”nde aranması gerektiğini söyleyenler, bu sektörün dışında değildir.

Daha detaylı bir örnek vermek gerekirse; iklim krizinin sorumlularını, iklim krizi söylemini dünya çapında yükseltip bu krizi yeşil kapitalizmin alternatifleriyle çözmeyi önerenleri ve bu krizi yok sayanları birbirlerinden ayrı değerlendirmemiz mümkün değildir.

Bu krizin en önemli nedenlerinin başında sayılan fosil yakıtların doğayı ne ölçekte tahrip ettiği ortadadır ancak yenilenebilir enerji şirketlerinin kar stratejileri, merkezi ve büyük ölçekteki planlamalarıyla bu enerjinin tahribat gücünün de ne denli yüksek olduğunu görmezden gelemeyiz.

Hele ki bu kriz söylemlerinin çığırtkanı olan “popüler çevreciler”in kapitalizm için yeni sektörler dışında bir “çözüm” önermediğini, fosil yakıt şirketlerininse yenilenebilir enerji sektörüne yaptıkları yatırımlarla “dünyayı kurtarmayı” amaçlamadıkları apaçık ortadadır.

Şunun da altını çizmek gerekir: Sadece popülerleşen iklim krizine yoğunlaşan bir mücadele, “Hangi enerji daha yeşil?” sorusuna yoğunlaşmaktan, “Bu kadar enerjiye gerçekten ihtiyaç var mı?” sorusunu gündemine almaz, alamaz. Dolayısıyla kapitalizmi ve devleti yeşile boyamanın ötesine geçmesi mümkün değildir.

Saymakla bitmeyecek bu krizlerden çıkışın yoluysa vahşi kapitalizm ile yeşile boyanmış kapitalizm arasında bir seçim yapmaktan ya da devletten ekolojik reformlar talep etmekten değil kapitalizmi ve devleti topyekün yok etmekten geçer.

Hal böyleyken farklı bölgelerdeki farklı sorunlar karşısında, farklı biçim ve yöntemlerle de olsa, kapitalizmin ve devletin çözüm diye sunduğu yanılsamaların ötesinde yaratılacak kolektif çözümler; yerellerin birbirleriyle dayanışma ilkesi paralelinde kuracağı ilişkilerle bütünlüklü bir mücadelenin parçası olacaktır.

Élisée Reclus’ye göre de: “İnsan ve doğanın tam birliği, halklar arasında olduğu kadar kastlar ara­sındaki sınırların da yıkılmasıyla gerçekleşebilir.

Bunun anlamı kapita­lizmin bünyesindeki ekonomik eşitsizlik ve sömürü sistemi­nin, modern devletin bünyesindeki siyasi baskı sisteminin, ataerkil ailenin kökenindeki cinsel hiyerarşi sisteminin, ırksal hiyerarşideki etnik baskı sisteminin, doğaya egemen olma ve ona hükmetme anlayışına dayanan türcü hiyerarşi sisteminin yıkılmasıdır.

Tek bir canlı, tek bir tür, tek bir halk, tek bir cins, tek bir birey bile tutsaksa, yeryüzü tutsaktır; yaşam tutsaktır. Bu tutsaklıktan kurtuluşun tek yolu, özgürlük için bütünlüklü mücadeledir.

]]>
https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-butunluklu-mucadele-karala/feed/ 0 1151