4. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Thu, 30 Jun 2022 17:25:08 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg 4. Sayı – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Karala Dergi 4 – PDF https://karala.org/dergi/karala-dergi-4-pdf/ https://karala.org/dergi/karala-dergi-4-pdf/#respond Thu, 30 Jun 2022 17:10:16 +0000 https://karala.org/?p=1538 Anarşist Dergi Karala’nın 4. Sayısına aşağıdaki linkten ulaşabilirsin.

“İdam sehpalarından dünyaya ulaşan ses: Yaşasın Anarşizm!”

https://anarcho-copy.org/book/karala-dergisi-4-sayi/

]]>
https://karala.org/dergi/karala-dergi-4-pdf/feed/ 0 1538
Sözlük (4) : Savaş – Mert Kurucu https://karala.org/akis/sozluk-4-savas-mert-kurucu/ https://karala.org/akis/sozluk-4-savas-mert-kurucu/#respond Wed, 15 Jun 2022 12:17:00 +0000 https://karala.org/?p=1494 Bir kelimenin anlamı, iki farklı açıdan ele alınabilir; felsefi ve dilbilimsel olarak. Felsefi yaklaşım, kelimeler ve bunların gönderenleri arasındaki ilişkiyi ele alır. Dilbilimsel yaklaşım ise, dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantılara odaklanır. Hangi yaklaşım doğrudur diye sormak yanıltıcı olabilir. İki yaklaşım da bir kelimeyi anlamak açısından önemlidir. Bu felsefi ve dilbilimsel anlamlandırmalar, yoğunluklu olarak iktidarın etkisine açıktır.

Bu durum yeni bir olgu değil, dilin ortaya çıktığı zamandan bu yana devam eden bir süreçtir. Anlamın oluşmasında iktidarın etkisi belli bir zamanda olmuş bitmiş de değildir. Bu etki süreklidir. Bu durum, her “şeyin” anlamının iktidar tarafından belirleniyor olduğu anlamına gelmez. Ama iktidarın amacı, her “şeyi” belirlemektir. Böyle düşünüldüğünde, somut alanda iktidara karşı mücadele, anlam dünyasında da sürmelidir. İktidarlı ilişkilerin olmadığı, otorite mekanizmalarının etkisinden uzak kelimeleri, terimleri, kavramları hatırlamak iktidarın tüm bunlara yönelik bilinçli manipülatif etkisini kırmak adına önemlidir.

Anarşist Terimler Sözlüğü’yle ilgili bu köşeyi, iktidar ve anlam arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde ortaya koymak; anarşizmle ilişkili kelimeleri, terimleri ve kavramları iktidarın manipülasyonundan uzak bir şekilde hatırlamak ve hatırlatmak üzerine oluşturduk.

Etimolojik olarak;
Söz söylemek anlamına gelen “sav” fiilinden “-ış” ekiyle türetilmiştir. Etimolojik olarak kökeni; karşılıklı söz söylemek, laf dalaşına girmek anlamı taşır.

Sözlük anlamı;

(1) Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele, harp, cenk, cidal. (2) Uğraşma, kavga, mücadele. (3) Bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek amacıyla girişilen mücadele.

21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, binlerce yıllık tarihin hiç dinmeyen sesi; savaş tamtamları, dünyanın başka yerlerinde çalıp duruyor. İlk kez duymuyoruz bu kelimeyi veya devletlerin savaşının ortasında halklar olarak ilk kez kalmıyoruz. Sadece bu yüzyılda değil, hiçbir zaman hayatlarımızdan eksik olmamıştır savaş. Çünkü bir devlet geleneğidir. Çünkü iktidarların varlığıdır savaşı doğuran.

Hep aynı şey yaşanır. Savaş; bizleri her gün sömüren, her dakika öldüren, yaşamlarımızı, özgürlüğümüzü çalan devletin başka bir devletle olan anlaşmazlığı ya da bazen anlaşmasıdır. Birilerini düşman olarak gösterir bize devlet. Ama anlaşamasalar da devlet değildir bize düşman olarak gösterdiği. Başka topraklarda, başka bir devlet tarafından, bizimle aynı şeylere maruz kalan kardeşlerimizi düşman gösterir bize. Ekmeğimizi, hayatımızı, varlığımızı çalanlar; kendisi dövüşemeyecek kadar korkak olanlar; bizim aynılarımızın karşısına bizi gönderir dururlar.

Savaşmak için bir dizi silahı vardır devletlerin. Biri “vatanseverlik”tir. Bunu önce insanın doğup büyüdüğü yeri, kendi coğrafyasını sevmesi gibi anlatırlar küçükken. Zamanla başka coğrafyaları sevmemek olur vatanseverliğin anlamı. Sonra kazıya kazıya asıl yüzünü çıkarır, devletseverlik olduğunu anlarsın. Bazı topraklar daha önemlidir vatanseverlikte, ki en önemlisi de bizimkidir en güzeli de. Bizim topraklarımızda doğmak büyük şanstır, herkese nasip olmaz. Bütün dünyanın gözü bizim toprağımızdadır ve kendimizi feda etmek pahasına onu korumamız gerekir.

Öyle bedavadan korunmaz, bir başkadır benim memleketim. Ordular kurmak, silahlar, uçaklar, tanklar, toplar, tüfekler tutmak gerekir. Diğer savaş silahı militarizm böyle doğar. Ordular gerekir bu kutsal toprakları korumak için, korkunç insanlardan. Vatanseverlik, bu uğurda ölmek, öldürmektir. Ölmek büyük onurdur vatanseverler için. Herkes bu onura talip olmak zorundadır. Ama bu onurları, vatanları, silahları tüm bu masalı anlatanlar hariç. Onların onura ihtiyacı yoktur.

Peki vatanseverlik nidalarıyla savaş çığırtkanlığı yapanların bahsettiği savaş aslında nedir? İşgaldir, cinayettir, yağmadır, katliamdır, tecavüzdür, ekolojik yıkımdır. Devletlerin örgütlü şiddetinin en görünür halidir. Militarist ordular, yeryüzünde devletlerin binlerce yıldır yarattığı tüm pisliği kuşanıp taşırlar üstlerinde. Orduyu Tolstoy’dan da dinleyelim:

“Ordular mevcut düzenin korunması için hükümet ve yönetici sınıfların gereksinimidir. Ordular halkın ihtiyacından doğmadığı gibi halka doğrudan karşıdır, yalnızca hükümetin ve yönetici sınıfların işine yarar. Ordular, her şeyden önce, her hükümete halkı baskı altında tutmak ve onların emeklerinin meyvelerini elde etmek için gereklidir. Ancak sadece bir hükümet yoktur. Aynı şekilde şiddet yoluyla halka egemen olan, onları kölelik durumuna indirgemiş, halkların emeklerinin meyvelerini çalmak için hazır bekleyen başka hükümetler de vardır.

İşte bu yüzden her hükümetin yalnız içte tutunmak için değil, aynı zamanda açgözlü komşularından kendi “ganimetini” korumak için de orduya ihtiyacı vardır. Her devlet istemi dışında kendi ordusunu başkalarına karşı geliştirmek zorundadır. Orduların güçlendirilmesi, yüz elli yıl önce Montesquieu’nün belirttiği gibi, bulaşıcıdır. Bir devletin halklara karşı ordusunu güçlendirmeye yönelik her girişimi komşu devletler için endişe kaynağıdır, aynı zamanda onları da kendi ordularını güçlendirmeye zorlar. Günümüzde ordu mevcutlarının milyonlara varmasının tek nedeni, her devletin komşuları tarafından tehdit ediliyor olması değil özellikle iç isyan girişimlerini bastırma ihtiyacı duymasıdır.“

Savaşı anlatırken, militarizmi mutlaka açıklamak gerekiyor. Militarizm temelde devletin bireyi, kendisi için savaştırabileceği ve ölmesini-öldürmesini isteyebileceği “asker”i olarak görmesi ve bütün toplumsal, politik ve ekonomik ilişkileri bu anlayışla biçimlendirmesi olarak tanımlanır. Aynı zamanda militarizm, günümüzdeki itaate dayalı ilişki biçimlerini tanımlamak için kullanılan bir kavrama dönüşmüştür. Devlet, emrindeki ordu ile bireyi ve toplumu iç ve dış düşmanlardan koruduğunu iddia eder. Oysa en büyük silahlı yapı olan ordu, bireyin ve toplumun değil devletin kendi varlığının güvencesidir. Ordu; Savunma Bakanlığı, Genelkurmay ve Milli Güvenlik Kurumu vb. yapılarla devlet yönetiminde söz sahibi olur. Ordu, siyasi olarak güçlü olmanın yanı sıra, devasa boyutlardaki bütçesi ile devlet içerisindeki en büyük ekonomik güçlerden de birisidir.

Böylesi bir gücü elinde tutan ordu, bireyin ve toplumun devletin istediği gibi biçimlenmesini de sağlayan bir mekanizmadır. Devletin milliyetçi ya da ırkçı söylemleri ordu sayesinde pekişir ve pratiklenir. Silah ve savaş gündelik yaşamın içine yedirilir, medyanın da propaganda desteğiyle bireyin “vatan hizmeti” adı altında bu silahlı yapıya dahil olması sağlanır.

Devletin yasalarınca asker olmaya zorunlu tutulan birey, askerlik süresi boyunca devletin ideolojisinin propagandasına maruz bırakılır. Üstün astı ezdiği emir-komuta ilişkisini içselleştirmesi istenir. Askerlikte dayatılan militarist düşünce ve davranışların, yalnızca asker edilen bireyde değil, bireyin yaşamının geri kalanında da ailesinden başlayarak tüm çevresiyle kurduğu ilişkide de belirginleşmesi ve tüm topluma yayılması hedeflenir.

Militarizm en geniş ve somut anlamıyla kışlalarda yaşanır ve yaşatılır. Kışlalarda görülen katı disiplin, emirlere koşulsuz itaatle sağlanır. Herkes tek tip bir üniformaya büründürülür ve tek tip davranmaya zorlanır. Kışlalar, devletin militarist ideolojisinin zorla dayatıldığı ve farklılıklara (etnisite, cins, inanç, dil vb.) izin verilmeyen alanlardır.

Devlet, ordu içindeki bu tektipleştirme ve itaatkarlaştırma uygulamalarını, eğitim kurumları ve hapishaneler gibi diğer toplumsal alanlarda da sürdürür. Eğitim kurumlarında devletlere göre değişebilen, devletlerin milliyetçi ve militarist yapılarının içselleştirilmesine yönelik çeşitli konular, dersler ve uygulamalar (andımız, marş okuma, sıraya geçip selamlama vb.) zorunlu tutulur. Devletler, ordularına asker bulmak için cinsiyetçi söylemlere başvururlar. Atalarının da asker olduğu ve erkek olmanın koşulunun askerlik yapmak olduğu düşüncesi aileden başlayarak toplumsal yaşamın her aşamasında bireye dayatılır. Erkeklik, asker olmakla eş tutulur. Askere gitmeyenler ya da gitmek istemeyenler, bir suçmuş gibi erkek olmamakla yaftalanır.

Devlet, bireyin ve toplumun militerleşmesinde kadına da roller yükler. Devletin ataerkil anlayışına göre kadın, erkek çocuğunu belli yaşa gelince ölmeyi ve öldürmeyi öğrenmesi ve gerektiğinde uygulaması için askere göndermeli, savaşlarda öldüğünde şehit oldu diye gururlanmalı, hiçbir aşamada bu süreci sorgulamamalıdır. Erkeklerin mülkü olarak görülen kadın aynı zamanda savaşlarda ilk elde edilen ganimettir. Kadının bedeni ve kimliği hiçleştirilip ataerkil sistemin zaferlerinin ölçüsü yapılır.

Kışlalarda bireyleri ölmeye ve öldürmeye ikna edebilmek için ölüm kutsanır. Devlet için ölen her askerin cennete gideceği, şehit olacağı söylemi kullanılır. Böylece askerleştirilen bireyin sorgusuz sualsiz kendi canından vazgeçmesi sağlanır. Şehitlik kavramı toplumun bütününde yüceltilir ve ölen askerin ailesi için bir statüye dönüşür.

Ordu yalnızca saldırı, işgal ya da savaşlarda değil “savaşa hazırlık” olarak adlandırılan barış döneminde de tüm canlıların ölümüne yol açar. Örneğin nükleer silah denemelerinde yayılan radyasyon birçok türe zarar verir, kimyasal silah için denek olarak kullanılan hayvanlar da katledilir. Pek çok kişi açlık ve susuzluk nedeniyle yaşamını yitirirken devlet, bütçesinin büyük kısmını silah sanayisine ayırır. Yaratılan militarist algının yükselişiyle bireysel silahlanma vb. yollarla şiddetin toplumsal yaşamda bireyler arası ilişkilerde yaygınlaştırılması sağlanır.

Kapitalist şirketler de kendi sermayesini güçlendirmek için devlet tarafından yükseltilen militarist algıyı kullanır. Militarizmin ve milliyetçiliğin toplumda yükseltildiği dönemlerde kapitalizm de moda, eğlence, dizi/film endüstrisi vb. alanlarda bu anlayışa uygun ürünler üretir ve pazarlar. Ayrıca savaşlar kapitalizm için yıkım değil, sistemin devamlılığı için bir araçtır. Silah sanayisi ile savaşlardan kâr elde eden şirketler, savaşların sonrasında yıkılan kentlerin yeniden inşasından da kâr elde etmektedir.

Anarşist bir mücadele şiddete, devletlere, ordulara ve onların savaşlarına, tektipleşmeye ve itaatkarlaşmaya, toplumun her alanına yayılmış olan militarizmin tüm biçimlerine karşıdır. Biz anarşistler bu düşünceden hareketle militarizmin en somut biçimi olan orduya katılmayız, asker olmayız. Vicdani ve total ret mücadelesini politik bir karşı koyuş olarak görürüz. Biz anarşistler antimilitarist olduğumuzdan dolayı, yaşamın her alanında devlet adına ölmeyi ve öldürmeyi reddederiz.

Anarşist bir dünyada sınırlar ortadan kaldırılmış, devletler ve onları koruma iddiasında olan ordular yok edilmiştir. Hiyerarşik, statülü ve tahakküme dayalı tüm iktidarlı ilişkiler ortadan kaldırılacağı için hiç kimse bir başkasına emir vermek ya da bir başkasından emir almak zorunda kalmayacaktır. Anarşist bir dünyada militarizme ve savaşa yer yoktur.

]]>
https://karala.org/akis/sozluk-4-savas-mert-kurucu/feed/ 0 1494
Hepimiz Pitbull’uz – Aslan Kızılçay https://karala.org/dergi/hepimiz-pitbulluz-aslan-kizilcay/ https://karala.org/dergi/hepimiz-pitbulluz-aslan-kizilcay/#respond Tue, 07 Jun 2022 09:10:00 +0000 https://karala.org/?p=1487 “Mülteciler, işimizi elimizden alıyorlar’’, “Çingeneler hırsız”, “LGBTİ, çocuklarımızın ahlâkını bozuyor”, “Kürtler hain” “onlar terörist”, “bunlar sapkın”, ve tabii ki “Pitbullar canavar”!

Her biri kendi içinde ayrı bir suç taşıyan bu cümleler, farklı ağızlardan farklı bahanelerle çıkmış gibi dursalar da aslında aynı iktidarlı dili; aynı ayrıştırıcı, hedef gösterici üslubu taşıyor. Bireylerin kendi seçimleri olmaksızın doğduğu coğrafyayı, cinsel yönelimini, ten rengini, kaşını, gözünü kanıt göstererek hayali sabıka kayıtları oluşturmak; hiç şüphesiz devlet aklının asla değişmeyen ve bireyleri yığınlaştırma, her şeyi nesneleştirme, halkları halklara düşman etme, yaşama dair ne varsa bölerek, parçalayarak yönetme politikalarının net bir tezahürü.

Yaşamın kendisine düşman bu iktidar sahipleri hangimizin gerekli, hangimizin toplum için tehlikeli olduğuna da karar verme haddine sahip. Bu iktidar sahiplerinin tüm insanlığa karşı ırkçı, ayrımcı politikalarına aşina olan bizler için, son zamanlarda diğer hayvanlar üzerinden devam ettirilen insan merkezci, türcü söylemler de tabii ki sürpriz değil. Yüzyıllardır insanları din, dil, coğrafya, cinsiyet, cinsel yönelim üzerinden çıkarları doğrultusunda ayrıştıran, kategorize eden bu sistem; hangi kategorinin faydalı hangisinin “tehlikeli” olduğunu belirlemeye de devam ediyor. Tabii ki yalnızca “insan” üzerinden değil, tüm canlılar üzerinden.

Pitbull’lar ile ilgili yasa önerileri, zaten birkaç yıldır mecliste gündeme alınıyor olsa da son dönemde arttığı iddia edilen bazı “köpek saldırısı” vakaları gerekçe gösterilerek ve sosyal medyada tekrar tekrar fitillenerek, katliam çağrıları yapılıyor. Özellikle Pitbull cinsiyle ilgili “toplu uyutulma” türü öneriler; gerek medya, gerek sosyal medya gerekse de meclis gündeminde olsun, en “hayvanseveri” tarafından bile “ama onlar saldırgan” tarzı argümanlarla destekleniyor. Tıpkı bazı ötekiler söz konusu olduğunda da yine en özgürlükçü geçinenlerin “ama onlar…” şeklindeki argümanları gibi.

Pitbullara dönecek olursak; bu cins, ilk olarak 19. yüzyılda İngiltere’de Bulldog/Mastiff türüne ait agresiflik derecesine göre seçilen köpekler ve Terrier cinsi köpeklerin, tamamen yüklü miktarda paraların döndüğü köpek dövüşlerini domine edebilecek yeni bir cins yaratma amacıyla; çiftliklerde birçok farklı cinsle yürütülen melezleme metodları kullanılarak ortaya çıktı. Çevikliğini Terrier’den, gücünü Bulldog/Mastiff’ten alan bu cins, dönemin Londra’sında yüksek sosyete ve İngiliz aristokrasinin pek bir sevdiği kanlı köpek dövüşleri için yetiştirilmişti. Rat-baiting adı verilen ve bir köpeğin en az 30 aç bırakılmış sıçanın ortasına bırakılıp, köpeğin sıçanları veya sıçanların köpeği parçalaması beklenen bu dövüşler, çoğunlukla dönemin İngiltere’sinde üst sınıf erkekler arasında popüler olan “Gentleman Club” üyelerinin ilgilendiği kanlı bir etkinlikti.

Bu etkinliklerin yasaklanmasıyla dövüşler o dönem için yeraltı organizasyonlarının gizliliği açısından daha “güvenli” olan İrlanda’ya kaydı. Ardından İrlandalı göçmenlerin çalışmak için ABD’ye gelmeleriyle bu yeni cins, burada da tanınır oldu. Fakat gece-gündüz, mesai kavramı olmaksızın çoğunlukla kaçak olarak zorlu işlerde çalışan İrlandalı işçiler, mecburen evlerini ve hatta bebeklerini, çocuklarını yanlarında getirdikleri bu Pitbullara emanet ettiler.

Pitbulların çocuklara göz kulak olmak ve ev beklemekteki maharetleri çok geçmeden ABD’de yayıldı ve İngiltere’nin “neck crusher” (boyun ezici) lakabıyla ünlenen köpeği ABD’de bir süre sonra “dadı köpek” adıyla bilinmeye başlandı. Fakat yeraltı köpek dövüşlerinin de ABD’ye aynı yollarla gelip, bahis piyasasında yeni bir kanal olarak popülerliğinin artmasıyla çoğunlukla yine dövüş amaçlı yetiştirilmeye devam edildi.

Pitbulların, bir coğrafyada belirli eğitim ve koşullar altında “boyun ezici”, başka şartlarda ise “dadı köpek” olması bile Pitbull cinsinin imajı, bu cinse sahip olan bireylerin karakteristiği konusunda ve tabii bunlardan yola çıkarak gerçek katilin kim olduğu konusunda bize yeterli ipucu vermektedir.

İktidar ve mülkiyet ilişkilerine dayalı bu sistem, nasıl açlık, sömürü, kısıtlama, baskı vb. yollarla en masum olanımızdan bir katil yaratabiliyorsa; yine bu sistemin getirileri olan, kâr hırsı, türcü otorite, güçlü hissedebilmesi için her daim kan görmesi gereken şiddet sevici “erkek” kafa yapısı da, pofuduk ve sarkık yüzlü bir şirinlik abidesinden pekâla bir canavar yaratabilir. Ve de tabii ki her vakada bizzat kendisinin yarattığı mağduru bize azılı suçlu olarak gösterir.

Aynı manipülasyonla mültecilerin neden evlerini terk edip, yabancı bir coğrafyada aç kalmamak için sigortasız ve asgari ücret altında çalıştığını ya da suça bulaştığını kimse sorgulamaz. Çünkü düşünmemize fırsat vermeden tüm basın ve medya suçluyu işaret parmaklarla gösteriverir. Biz “suçlu”yu linç ederken de sistem, yine suç ve nefret üzerinden varlığını meşrulaştırmaya devam eder.

Milyon dolarların döndüğü köpek üretimi endüstrisine dair en ufak bir yaptırımın veya herhangi bir suçlamanın bahsi geçmeden, Pitbullar ve sokak köpeklerinin toplatılıp; açlığa terk edilerek ya da doğrudan katledilmesi çözüm diye sunulur.

Devletin üzerinde hiç de emanet durmayan bu çözüm, son birkaç yılda; iktidar yalakası ve tescilli uyuşturucu taciri ünlüler, kendilerini özgürlükçü, demokrat veya muhalif gibi tanıtıp azınlıklar hakkındaki söylemleriyle Nazi propagandasını aratmayan sosyal medya trolleri gibi türlü türlü kanallarla hiç olmadığı kadar normalleştirilmeye başlanmıştır.

Özellikle kendilerini; liberteryen gibi yeni moda kavramlarla tanımlayan ve bireycilik ile bencilliği ayırt etme yetisinden dahi yoksun olduklarını her söylemlerinde belli eden bu kişiler; sokak hayvanları ile ilgili sunulan daha uygulanabilir çözümlere ise “sağlıklı barınaklar”, “benim vergim” diye başlayan cümleler ile karşı argümanlar üretirler, ki konu vergi olduğunda bu tür kişilerin hiçbir zaman makam arabalarından, saray kahvaltılarında eksik olmayan ithal beyaz çaydan, her akşam evimize dönerken yolumuzu kesen bekçilerin maaşlarından bahsetmediklerini görmek de, durdukları yerle ilgili yeterince fikir vermektedir.

Tabii yine aynı güruhun artık en ufak bir çekince dahi göstermeden dile getirdikleri; homo/transfobik, mülteci düşmanı, kadın düşmanı, Kürt düşmanı nefret söylemleri de öyle. Bir de ağızlara sakız olan bir “medeniyet” övgüsü vardır bu aklın: “Avrupa’da hiç sokak köpeği yoktur.” Afrikalı kölelerin sömürülmesiyle inşa edilen ve aynı köleleri işleri bittiğinde şehir meydanlarında kafeslere koyup “insan bahçeleri” adı altında egzotik metalarmışçasına seyrettiren, Nazizmi ve beyaz ırkçılığını yaratan Avrupa medeniyetine bu denli hayranlık duymaları da elbet boşuna değildir.

Sistem, bizleri ayrıştırmakta, birbirimizden uzaklaştırmakta, sömürmekte ve hayatlarımızı anlamsızlaştırarak bizi depresyonlara, cinnetlere, ruhsal sıkıntılara sürüklemekte, belki de yarının “canavarlarını” yaratmaktadır. Pitbullar üzerinde yapılan da tam olarak budur. Bu durumda da bizlerin, tüm ötekilerin, tüm istenmeyenlerin birleşip, örgütlenerek karşı koymaktan başka çaresi yoktur.

Hepimiz istenmeyeniz. Hepimiz Pitbull’uz!

]]>
https://karala.org/dergi/hepimiz-pitbulluz-aslan-kizilcay/feed/ 0 1487
Paris Komünü Sanatçılar Federasyonu – Talha Özkaynak https://karala.org/dergi/paris-komunu-sanatcilar-federasyonu-talha-ozkaynak/ https://karala.org/dergi/paris-komunu-sanatcilar-federasyonu-talha-ozkaynak/#respond Fri, 03 Jun 2022 14:40:50 +0000 https://karala.org/?p=1490 Paris, 19. yüzyılın başından itibaren dönemin ünlü ressamları, heykeltraşları, şairleriyle sanatçılar için önemli bir merkezdi. Fransız Salonu, dönemin en ünlü resimlerini sergilerken Paris’e yayılmış olan kafelerde ünlü şairler bir araya geliyordu. 19 Temmuz 1870’te başlayan Fransa-Prusya Savaşı, 28 Ocak 1871’de Paris’in silahlandırılmasını da içeren ateşkesin imzalanması, Fransa’nın teslim olmasıyla iki devlet açısından son bulmuştu.

Ancak Paris halkı, yaşamlarını savunmak için her iki devlete de karşı çıkarak anlaşmayı tanımadı. 18 Mart 1871’de Paris halkı Prusya işgaline ve Thiers hükümetine karşı isyan bayrağını çekti göndere. 150 yıldır ezilenlerin özgürlük mücadelesine ilham veren büyük Paris Komünü böyle doğdu.

Paris’in sanatçıları, Komün’e sessiz kalmadılar. Aksine ressamlar fırçaları, heykeltraşlar ıskarpelaları ile mücadelenin içine atıldı. Ezilenlerin hafızasında III. Napolyon’un verdiği ödülü reddetmesiyle yer eden anarşist ressam Gustave Courbet Komün’e ilk koşanlardandı. Courbet’in sanatı, “Her zaman özgür yaşamak istedim. Hayatımı özgürlük içinde tamamlamama izin verin. Ölürken hakkımda ‘hiçbir okula, kiliseye, enstitüye, akademiye ait değildi; özgürlük rejimi haricinde hiçbir rejime ait olmadı’ denmesine izin verin.” sözleriyle hatırlandı tarih boyunca. 1865 yılında anarşist Joseph Proudhon’un portrelerini yapmış, sanatın özgür olması gerektiğini her fırsatta savunmuştu.

Komün Paris’in her şeyini değiştirdi. Komünün ilk oturumundan sonra yayınlanan bildiri, bütün kamu hizmetlerinin yeniden kurulup basitleştirileceğini, bundan böyle kentin tek askeri gücü olan Ulusal Muhafızların yeniden örgütleneceğini duyuruyordu. Savunma, Maliye, Eğitim, Adalet, Kamu Hizmetleri, Dışişleri vb. komisyonlar kuruldu.

Papazların varlıklarına el konmasından müzelerin halka açılmasına kadar Parisliler kendi yaşamlarını kendileri örgütlemeye başladılar. Paris halkı, kendi yaşamlarını hiçbir iktidar olmaksızın kendileri belirliyor; düne kadar devlet eliyle örgütlenen her ne varsa, tek tek yeniden örgütleniyordu.

Yaşam yeniden yaratılıyordu. Her şeyin olduğu gibi sanatın da yenisi şarttı. Yıllarca saraylarda, şatolarda, burjuvazinin ayrıcalıkları arasında hapsedilen her ne varsa Komün birer birer yıkmaya başladı. Yeni sanatı oluşturmak için Paris’te bulunan yaklaşık 400 devrimci sanatçı, Tıp Üniversitesi’nin büyük salonunda toplanarak, bir Sanatçılar Federasyonu için tartışmaya başladı. Eski hayat Paris barikatlarında yıkılırken, sanata bakış açısının da değişip dönüşmemesinin bir imkânı yoktu.

15 Nisan 1871’de Sanatçılar Federasyonu kuruldu. Hemen ardından Federasyon’un amaç ve sorumluluklarını içeren bir manifesto yayınlandı. Geçmişin ve günümüzün sanat eserlerini korunacak, müzeler ve arşivler Sanatçılar Federasyonu tarafından idare edilecek ve artık gelecek, bilginin özgürce paylaşımı ile inşa edilecekti.

Federasyon, “Her bir sanatçının bağımsızlığının ve haysiyetinin diğer bütün sanatçılar tarafından korunması” amacıyla bütün sanatçıların oylarıyla seçilmiş bir komite oluşturmaya karar verdi. Bu komitenin görevi, dayanışma bağlarını kuvvetlendirmek ve eylem birliği sağlamak olarak belirlendi. Komiteye dekorarif sanatları temsilen 10 üyeile birlikte, 16 ressam, 10 heykeltraş, 5 mimar, 6 gravürcü olmak üzere 47 sanatçı seçildi.

‘’Bizim bu uygarlaşmış toplumumuzda, bir vahşi gibi yaşamam gerekiyor. Özgür olmalıyım, yönetimlerden bile!’’ diye seslenen Gustave Courbet, Paris’i süsleyen ünlü ressam ve heykeltraş Jules Dalou, Enternasyonal Marşı’nın söz yazarı, anarşist Eugene Pottier… Her şeyin herkese ait olduğu Paris’te, sanatı özgürleştirdiler.

Sergi, tanıtım, eğitim ve bireysel inisiyatif olmak üzere 4 başlık altında yayınlanan manifesto; düzenlenecek sergilerde gerçek yaratıcısı yerine bir yayıncının veya imalatçının adını koyma eğiliminde olan her türlü ticari teşhir ürününün reddedileceğini içeriyordu. Ayrıca bu sergilerde sanatçılara herhangi bir ödül de verilmeyecekti.

Komite, yarışma yoluyla seçilmiş öğretmenlerin ders verdiği komünal ilk okullardaki ve meslek okullarındaki çizim ve kalıp çıkarma derslerini denetleyecek, uygun ve mantıklı eğitim yöntemleri desteklenecekti.

Federasyonun tanıtımı amacıyla “Officiel des Arts” adında bir yayın organı çıkarılacak, derginin estetik üzerine yazılan makalelere ayrılan edebiyat sayfaları her türlü görüş ve yaklaşıma açık olacaktı.

Yüksek eğitimin yanı sıra estetik, tarih ve sanat felsefesi konferanslarının yer alacağı büyük salonların inşası teşvik edilecekti.

Federasyondan önce, Fransız Salonu’nun katı jürileri, belli bir tarz dışındaki eserleri Salon’a almıyor, halk bu üretimlerle bir araya gelemiyordu. Artık bunu yıkmak, sanatı halka ulaştırmak, sanatın özgürce, hiçbir ayrıcalık tanınmaksızın ve devlet gözetiminde olmadan yapılmasını mümkün hale getirmek gerekiyordu.

Bununla birlikte Federasyon’un amacı kesinlikle resmi bir sanat kuramı ortaya koymak değildi, hatta bunun yolunu açacağını düşündükleri için eskiden verilen yardımları ve teşvikleri kaldırmak gibi radikal fikirleri bile masaya yatırdılar. Kısa zamanda “sanatın sanatçılar tarafından yönlendirildiği” federasyona, plastik olmayan sanatları da içeren seksiyonlar eklendi.

Ancak Komün, Sanatçılar Federasyonu’nun kuruluşundan 43 gün sonra Kanlı Hafta’yı yaşadı. Bakunin’in deyimiyle galip gelen gericiliğe teslim olmaktansa, yıkıntılarını kendisine kefen yaptı Paris!

Şüphesiz, gerçek bir devrim yalnızca silahlanmış halkları, işgal edilmiş fabrikaları, devlet binalarının ele geçirilmesini içermez.

Gerçek bir devrimde sanat da, halkın elinde bir silaha, özyönetimle işleyen bir fabrikaya dönüşebilir. Sanat, yaşamın yeniden yaratıldığı toplumsal devrim süreçlerinde, kendini de yıkıp yeniden yaratabildiği ölçüde sanattır.

Kropotkin’in Gençliğe Çağrı’da söylediği gibi; “O zaman sanattan zevk alacaksın; bu, herkesin zevki olacak!”

]]>
https://karala.org/dergi/paris-komunu-sanatcilar-federasyonu-talha-ozkaynak/feed/ 0 1490
Dünyadan Anarşizm Uruguay: FAU – Umut Korkutan https://karala.org/dergi/dunyadan-anarsizm-uruguay-fau-umut-korkutan/ https://karala.org/dergi/dunyadan-anarsizm-uruguay-fau-umut-korkutan/#respond Sat, 21 May 2022 17:32:29 +0000 https://karala.org/?p=1457 Bir düşünce ve hareket olarak anarşizm, tarih boyunca dünyanın farklı coğrafyalarında ezilenlerin özgürlük mücadelesi içerisinde örgütçü bir dinamiği taşımıştır. Bu dinamik, toplumsal devrimlerden halk hareketlerine birçok deneyimi içinde taşıyarak bugün hala mücadeleyi sürdürmektedir. Dünyanın pek çok coğrafyasında, anarşist örgütlenmeler ezilenlerin özgürlük mücadelesini örgütlüyor.
Güney Amerika’dan Doğu Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya her coğrafyada anarşist hareket, birbirinden farklı koşullarda birbirinden çeşitli düşünce ve pratikleri var ederek mücadeleyi sürdürüyor. Biz de yaşadığımız baskı, sömürü ve katliamların sebebi olan iktidarlara, devletlere ve kapitalist sisteme karşı toplumsal devrim fikrini savunan anarşist bir örgütlenme olarak bu farklı deneyimlerin bilinmesini, birbirini etkilemesini ve birbirleriyle dayanışmasını önemsiyoruz. Bu nedenle bu sayımızdan itibaren dünyadaki farklı anarşist örgüt ve deneyimler ele alacağımız ve dünyanın farklı coğrafyalarında aynı mücadeleyi paylaştığımız yoldaşlarımızı selamlayacağımız bir yazı dizisine başlıyoruz.

İlk olarak Uruguay’da uzun bir geçmişe sahip olan ve pek çok direniş örgütleyerek sınıf mücadelesinin ve anarşist geleneğin örgütlenmesinde etkili olmuş, 66 yıldır anarşizmi örgütlemeye ve toplumsallaştırmaya devam eden Uruguay Anarşist Federasyonu’nu konu edineceğiz.

Tarihi

FAU (Uruguay Anarşist Federasyonu) 1956’da, İberya Devrimi’nin üstünden henüz 20 yıl gibi kısa bir süre geçmişken Uruguay’ın başkenti Montevideo’da kuruldu. İberya Devrimi’ni takip eden sürece kadar Uruguay’da oldukça etkili olan anarşist sendikalar bu tarihlerde güçsüzleşmişse de, anarşizm birçok işçi arasında köklü bir gelenek olarak etkisini sürdürüyordu.

Anarşizm, üniversite öğrencileri arasında, yerel ölçekteki dayanışma örgütlerinde ve futbol tribün grupları arasında oldukça yaygındı. FAU’nun kurulması, bu mücadelelerin anarşizmi politik bir zeminde birleşerek örgütlemesini sağladı.

Aslında Uruguay’da FAU isimli ilk örgüt 1923’te kurulmuştu ancak uzun ömürlü olmamıştı. 1956’da kurulan örgüt, 1923’teki FAU’nun geleneğini ve mücadelesini sürdürerek önemli bir toplumsallık yarattı. 1950’li yıllarda tüm sendika hareketini tek bir “koordinasyon merkezi”nde bir araya getirme önerisi yükselişteydi. Koordinasyon merkezi, çeşitli sendikaların işçileri arasında hissedilen ve tartışılan bir ihtiyaçtı. Yakın dönemlerde birkaç sendikanın desteğiyle önemli grevler yapılmıştı,

Örneğin 1947’de patronlar tarafından desteklenen grev kırıcılarla işçiler arasında silahlı çatışmaların ardından donanma işçileri grevi gerçekleşti. 1951’de La Teja mahallesindeki -kamu mülkü olan- ANCAP şirketine ait rafineride çalışan işçileri desteklemek için dayanışma grevi yapıldı. O zamanlar, memurların ve işçilerin büyük bir kısmının örgütlediği sendikalar yeniydi. Grevler “dayanışma sendikaları” yani çeşitli mücadeleleri desteklemek için bir araya gelen ve sınıf mücadelesi farkındalığına sahip sendikalar tarafından gerçekleştirildi.

1955’e gelindiğinde buzdolabı işçileri açlık eylemi yaptı ve eylem esnasında Cerro de Montevideo Mahallesi’nde bazı işçiler devlet tarafından hedef alınarak katledildi. Uruguay Anarşist Federasyonu, bu koşullarda işçi örgütlerinin ve sendikaların birleştirilmesiyle kuruldu. FAU, devletin ezilenlere karşı gün geçtikçe artan baskısına ve saldırılarına bir cevaptı. FAU, 1958 yılında işçilerle üniversite öğrencilerinin birlikte örgütledikleri eylemlerle etkisini artırmaya başladı.

1960’larda Uruguay’da devlet başkanının değişiminden sonra baskı daha da arttı. 1967 yılına gelindiğinde içinde FAU’nun da bulunduğu birçok devrimci örgütün faaliyetleri askıya alınmıştı. 1 sene sonra FAU tamamen illegal ilan edildi. FAU, yasağa karşı yaptığı açıklamada iktidarı “anayasal diktatörlük” olarak tanımladı. Dönemin politik atmosferi içerisinde bu yasağı öngören FAU, illegal mücadeleye ilişkin belli planları zaten hazırlamıştı. Faaliyetlerine yer altından devam etmeye başlayan örgüt, haftalık olarak “FAU Mektupları” yayınlamaya başladı.

Aynı dönemde ROE (İşçi-Öğrenci Direnişi) kuruldu. ROE, sendikaların, işçi örgütlerinin ve anarşist öğrencilerin bir araya geldiği bir FAU organıydı. Yine aynı süreçte FAU kendi silahlı örgütü OPR 33’ü (Halkın Devrimci Örgütü) yarattı. OPR 33, bir yandan gittikçe otoriterleşen rejimin saldırılarıyla mücadele ediyor, bir yandan da sendikaların finanse edilebilmesi için devlet tarafından desteklenen patronları kaçırıp fidye istiyordu. Sendikal mücadele yasal alanda OPR 33 sayesinde gittikçe güçlenmeye başladı.

OPR-33 çok sayıda bankaya, silah ve mühimmat depolarına kamulaştırma eylemleri düzenledi. OPR-33’ün tüm eylemleri ideolojik olarak FAU tarafından organize ediliyordu. OPR-33 o dönemler Güney Amerika’da oldukça yaygın olan ve yalnızca silahlı mücadelenin kazanımını gözeterek mücadele yürüten gerilla hareketlerinden farklı yöntemlere sahipti. OPR-33’ün eylemlerinin çoğu işçi hareketlerini desteklemek için yapılıyordu. İşçilere karşı baskıyı arttıran patronlar kaçırılıyor, bu sayede birçok işçi mücadelesinde baskı koşullarında dahi kazanımlar gerçekleşebiliyordu. OPR-33 1972’de Buenos Aires’e taşındı.

27 Haziran 1973’te Uruguay’da askeri darbe oldu. Başta Komünist Parti olmak üzere tüm sosyalist sol bu askeri darbeyi destekledi. Uruguay’ın en etkili gerilla hareketlerinden olan ELN, kışlalarda darbeci askerlerle birlikte hareket etti. Bunun nedeni darbenin otoriter bir iktidara karşı yapılmasıydı.

FAU, bu darbeye karşı bütün ülkede büyük bir genel grev başlattı. Genel grev 15 gün boyunca tüm Uruguay’da yaşamı tamamen durdurmayı başardı. İşçiler ayaklandı ve darbeye karşı güçlü bir mücadele sürdürüldü.

FAU 1968’de adını koyduğu “anayasal diktatörlüğe” karşı olduğu kadar, “askeri diktatörlüğe” de karşıydı. Fabrikalar, üniversiteler, sağlık merkezleri; işçiler, öğrenciler ve mahalleliler tarafından işgal edildi. Askeri darbeye karşı bu mücadeleyi örgütleyen ROE de bu süreçte gittikçe yer altına çekilmek zorunda kaldı. Uruguay hapishaneleri çoğunluğu FAU’lulardan oluşan birçok devrimci tutsakla doldu.

1976’da ABD tarafından desteklenen faşist bir koordinasyon olan “Plan Condor” Arjantin’de diktatörlüğün kurulmasıyla beraber faaliyete geçti. FAU’nun neredeyse tüm militanlarına yönelik özel operasyonlar düzenlendi. Baskıcı yönetimlerle ve askeri darbeyle ezilemeyen FAU, ABD’nin operasyonlarına da direndi ancak büyük kayıplar verdi. Birçok militanı özel suikastlerle hedef alınırken, Uruguay genelinde binlerce devrimci devlet tarafından kaçırılarak kaybedildi.

Uruguay’da cunta yönetimi 1986’da devrildi. FAU, bu tarihlerden itibaren tekrar örgütlemeye başladığı mücadelesine bugün hala sendikalar, mahalle örgütleri ve toplumsal hareketler içerisinde devam ediyor.

Düşüncesi

Uruguay Anarşist Federasyonu kendini nihai bir amacı olan -toplumsal devrim ve anarşist bir dünyanın yaratılması- politik bir örgütlenme olarak tanımlıyor. Bu noktada temel stratejisini “Poder Popular” (Halkın Gücü) oluşturmak olarak ifade ediyor. FAU militanları sendikal mücadele içerisinde aktif olarak yer alsa da, FAU anarko sendikalist bir örgüt değil.

Bunun nedenini, sendikal mücadeleyi önemsese de, devrimci süreçlerin tüm gerekliliklerinin bir sendika aracılığıyla yerine getirilemeyeceğine dayandırıyor. Bu nedenle politik bir örgütlenme biçimi olarak federasyon tercih ediliyor.

Bakunin ve Malatesta’nın örgütlenme üzerine bazı temel tezlerini baz alan örgüt, kendini espesifist (özgülcü) olarak tanımlıyor. “Especifismo”, Ukrayna Anarşist Hareketi Makhnovşçina’nın devrim sonrasında yarattığı “Anarşist Komünistlerin Örgütsel Platformu” fikrine yakın bir örgütsel model. Sentezci örgüt modeline -farklı anarşist görüşlerin bir araya gelmesine- karşı çıkıyor.

Especifismo, yoldaşlar arasında teorik bir birliğin ve fikirsel bütünlüğün gerekli olduğu düşüncesini taşıyor. Teorik ortaklığın sağlanmaması durumunda mücadelenin başarısızlıkla sonuçlanacağını ve mücadelenin yalnızca devlete karşı çıkmakla kalacağını öngörüyor. Teorik birlik, örgüt içi ilişkilerin ve politik faaliyetlerin kolektif bir biçimde yapılmasını sağlıyor. Ayrıca her bir üyenin birbirini denetlemesi ve geliştirip dönüştürmesini sağlayan kolektif sorumluluk ilkesi aracılığıyla da aktif bir toplumsal örgütlülük ve örgüt üyelerinin birbirlerine güveni sağlanıyor.

FAU, temel perspektifini ve örgütsel yapısını, “ilkeler beyanı”, “tüzük”, “dar anlamda strateji” ve “genel strateji” metinleriyle ifade ediyor. Dar anlamda strateji, örgütün kısa vadedeki hedefleri, genel anlamda strateji ise uzun vadedeki hedeflerini tanımlarken, Federasyon, faaliyet gösterdiği yerel bölgeler üzerinden örgütleniyor. Bu yerellerin her biri stratejik olarak Federasyon’la paralel faaliyet yürütse de, taktiksel özerkliğe sahip. Genel strateji, her yerelin politik olarak bir araya geldiği federal konseyde belirlenirken ihtiyaç duyuldukça güncelleniyor.

Özdisiplini sıkı tutan ve politik hareketliliği önemseyen espesifist bir örgüt olarak FAU, ezilenlerle her alanda dayanışma göstermeyi temel ilkeleri arasında gösteriyor. Devlet ve kapitalizmin baskı, zulüm ve dayatmalarına karşı verilen toplumsal mücadelelerde var olmayı ve bunları büyütmeyi sağlayan bu ilke “inserción social” (toplumsal katılım) olarak tanımlanıyor.

Eylemi

FAU federalist bir yapıda örgütleniyor ve FAU militanları birçok sendikanın içinde aktif bir şekilde sınıf mücadelesi yürütüyor. Ayrıca Cerro ve La Teja mahalleleri yoğunluklu olmak üzere mahalle çalışmalarını da sürdürüyor.

Uruguay’da neoliberal politikalar izleyen iktidarın baskılarına rağmen FAU mücadeleyi sürdürüyor. Kapitalizmin küresel anlamda baskılarına karşı enternasyonal mücadelenin önemine değinen FAU, kıta ölçeğinde birlikteliği sağlamak üzere Brezilya Anarşist Koordinasyonu (CAB) ve Rosario Anarşist Federasyonu (FAR) ile birlikte 2019’da Latin Amerika Anarşist Koordinasyonu’nu (CALA) kurdu.

Güney Amerika’da örgütlü anarşizmi yasaklara, sürgünlere, kaçırmalara, kayıplara, suikastlere, darbelere, katliamlara rağmen büyüten yoldaşlarımızın mücadelesini selamlıyoruz.

Arriba Los Que Luchan!
Mücadele Edenler Yukarı!

]]>
https://karala.org/dergi/dunyadan-anarsizm-uruguay-fau-umut-korkutan/feed/ 0 1457
Portre (4) : Lucy Parsons – Zeynep Ülger https://karala.org/dergi/portre-4-lucy-parsons-zeynep-ulger/ https://karala.org/dergi/portre-4-lucy-parsons-zeynep-ulger/#respond Thu, 19 May 2022 15:21:00 +0000 https://karala.org/?p=1454 1 Mayıs’ı yaratan “günde 8 saat” mücadelesinin örgütleyicilerinden, Kara Enternasyonal IWPA’nın ve anarşist sendika IWW’nin kurucularından, Amerika polisinin “bin isyancıdan daha tehlikeli” olarak nitelendirdiği, ırkçılığa ve ataerkiye karşı mücadelenin önemli isimlerinden Lucy Eldine Gonzales, bilinen adıyla Lucy Parsons…

Hem Meksikalı hem Amerika yerlisi olan Lucy 1851 yılında Teksas’ta bir köle olarak doğdu. Ten rengi ve yerli kökeninden dolayı ırkçılık ve sömürüyle çok erken yaşlarda tanıştı. Amcasının çiftliğinde yaşayan Lucy kendisi gibi hayatı mücadeleyle geçecek olan, beraber anarşizm ve toplumsal devrim mücadelesini örgütleyeceği Albert Parsons’la 1871 yılında tanıştı. ABD’nin bir siyahın bir beyazla evlenmesini yasakladığı bir dönemde birlikte oldular.

Siyahların özgürlük mücadelesini savunan bir yayın olan “Spectator” isimli gazeteyi çıkardılar. Yürüttükleri ırkçılık karşıtı mücadeleden dolayı ABD’nin hedefi haline geldiler. Her şeye rağmen mücadeleye devam ettiler. Albert bacağından vuruldu ve Lucy ölüm tehditleri aldı. Siyahların verdiği mücadeleye karşı kurulan faşist çetelerden oluşan Ku Klux Klan tarafından da tehdit edilen Lucy ve Albert 1873 yılında Chicago’ya taşınarak mücadeleye orada devam etti.

Aktif bir şekilde mücadele yürüten Lucy sendikalarda ve işçi örgütlerinde de rol aldı. Uluslararası Kadın Konfeksiyon İşçileri Sendikası’nda (International Ladies Garment Union Workers), Emekçi Kadınlar Birliği’nin kuruluşunda ve Emek Şövalyeleri’nde (Knights Of Labor) yer aldı. Kara Enternasyonal IWPA’nın Chicago kolunun kuruluşunda örgütleyici olarak rol aldı.

Lucy Parsons, 1877 yılında sömürü koşullarına karşı ABD tarihinin en büyük genel grevlerinden birini örgütleyenler arasındaydı. Bu dönemde mücadelesini ve fikirlerini yazılarına da taşıdı ve “The Socialist”, “The Alarm” gibi anarşist yayınlar için yazılar yazdı.

1 Mayıs 1886’da anarşistler tarafından toplumsal devrim mücadelesinin bir basamağı olarak görülen “günde 8 saat” talebi çerçevesinde bir genel grev örgütlendi. Lucy de bu süreç içerisinde aktif bir rol oynamıştı. 3 Mayıs’ta grev kırıcıları engellemeye çalışan grevci işçilere polis saldırdı ve 4 işçi katledildi. Bu saldırıya tepki vermek için anarşistlerin örgütlediği 4 Mayıs’ta Haymarket Meydanı’nda düzenlenen mitinge yapılan polis saldırısı ve bu saldırı sonrasında patlayan bombanın sonucu olarak devlet anarşizme savaş açtı. 8 anarşist tutuklanarak idamla yargılandı.

Lucy Parsons bu süreçte hem idamları engellemek hem de devletin ve patronların sözcülüğünü yaparak anarşistleri hedef gösteren medyaya karşı gerçekleri haykırmak için şehir şehir gezerek konuşmalar yaptı. Lucy yoldaşlarını kaybetmesine ve devletin anarşizmi ezmeye çalışmaktaki kararlı tutumuna rağmen mücadeleyi bırakmadı.

1891’de Lizzy Holmes ile birlikte “Freedom: A Revolution Anarchist Communist Monthly” dergisini çıkarmaya başladı. Aynı zamanda Dünya Endüstri İşçileri IWW’nin kurucu üyelerindendi. Lucy dönemin baskılarına karşı ezilenlerin kendini özgürce ifade edebilmesi ve siyasi tutsakların özgürlüğü için de mücadele etti. 1905 yılında “Liberator” dergisinde yazılar yazmaya başladı. Lucy, hayatının sonuna kadar mücadeleyi sürdürdü ve 7 Mart 1942’de evinde çıkan bir yangında yaşamını yitirdi.

ABD’de anarşizmin örgütlenmesinde büyük rol oynayan Lucy’in anarşizme ve toplumsal mücadeleye bakışını kendi sözleriyle dinleyelim. 1884 yılında The Alarm gazetesinde yazdığı “To Trumps” (Serserilere) yazısında ezilenlere şöyle sesleniyor:

“’İyi patronla’ ‘kötü patron’ arasında hiçbir fark olmadığını görmüyor musunuz? Her ikisi için de sadece birer av olduğumuzu ve onların tek görevinin bizi soymak olduğunu; değiştirilmesi gerekenin patronlar değil endüstriyel sistem olduğunu göremiyor musunuz?”

Lucy Parsons, tüm yaşamı boyunca ezilenleri bu soyguna, sömürüye karşı kendilerini savunmaları için mücadeleye çağırdı. Lucy devlet ve kapitalizmin baskı, sömürü ve zor gücüne karşı pasifist yöntemlere sonuna kadar karşı çıktı ve “şiddetli bir doğrudan eylemin veya böyle bir eylemin tehdidinin, işçilerin taleplerini kazanmasını sağlayacağını” savundu.

“The Principles of Anarchism” (Anarşizmin İlkeleri) makalesinde oy vermeye ve devletli siyasete karşı durmuş ve düşüncelerini şu şekilde ifade etmişti:

“Anarşistler, toplumda büyük ve köklü herhangi bir değişiklikten önce uzun bir örgütlenme gerektiğini bilirler, bu nedenle seçim sandıklarına veya siyasi kampanyalara değil bireylerin kendi örgütlenmelerini yaratmasına inanırlar. Yardım için hükümetten yüz çeviririz, çünkü yasallaştırılmış gücün insanın kişisel özgürlüğünü istila ettiğini, doğal olanı ele geçirdiğini ve insan ile doğa yasaları arasına müdahale ettiğini biliyoruz. Toplumda var olan neredeyse tüm sefalet, yoksulluk, suç ve karışıklık hükümetler aracılığıyla uygulanan bu müdahaleden kaynaklanır.”

Kanunların ve yasaların sadece devletlerin işine yaradığını ve “suçu” önlemediğini bilen Lucy bu durumu şu şekilde açıklamıştır:

“Yasalar, hapishaneler, mahkemeler, ordular, silahlar ve cephanelikler suçun gerçek önleyicileriyseler; bunlara hepimizi aziz yapacak kadar sahibiz. Ama biliyoruz ki bunlar suçu önlemezler. Bunların tümü, sınıflar arasındaki mücadeleyi daha şiddetli hale getirerek; zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul ve çaresiz hale getirerek kötülüğü ve ahlaksızlığı var ederler.”

“Suçun ancak insanlara iyilik yapmayı öğrettiğinde sona ereceğini biliyoruz, çünkü yanlıştan çok doğru yapmak onları daha mutlu ediyor. Biliyoruz ki, yasalar çıkarmak suçu önleyebilseydi veya insanları daha iyi yapsaydı, şimdiye kadar hepimiz melek olurduk.”

Lucy Parsons, anarşizm ve özgürlük için şu sözleri kullanmıştır:

“Özgürlük kelimesi anarşizmin felsefesine doğrudan dahildir. Ancak anarşizm ilerlemeye yardımcı olan diğer her şeyi içerecek kadar da kapsamlıdır. Anarşizm, insanın ilerlemesine, düşünceye veya araştırmaya hiçbir engel koymaz. Hiçbir şey kesin olarak ya da mutlak doğru olarak kabul edilemez ki gelecekteki keşifler onun yanlışlığını kanıtlamayabilir. Bu nedenle, tek bir yanılmaz, değişmez slogan vardır; o da özgürlüktür. Herhangi bir gerçeği keşfetme özgürlüğü, gelişme özgürlüğü, doğal ve eksiksiz yaşama özgürlüğü.”

Bir köle olarak doğan ve hayatı boyunca özgürlük mücadelesinin bir parçası olan Lucy, mücadeleyi bütünlüklü kavramış; işçi sınıfının özgürlüğü, ezilen halkların özgürlüğü ve kadınların özgürlüğü arasında hiçbir fark koymamıştır. Kadınların sınıf mücadelesindeki pozisyonunun kimilerince görmezden gelindiği tarihlerde bir kadın olarak mücadelenin en ön saflarında yer almayı başarmıştır.

Bütün yaşamı bir özgürlük manifestosudur Lucy’nin. Toplumsal mücadelelerin ekonomik taleplere sıkıştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, doğum kontrolüne erişim hakkı gibi birçok konuda mücadele yürüten Lucy IWW’de yaptığı bir konuşmada şöyle anlatıyor kadın olmayı:

“Bizler kölelerin de kölesiyiz. Erkeklerden daha acımasızca sömürülüyoruz. Ne zaman ücretler düşürülecekse, kapitalist sınıf onları azaltmak için kadınları kullanıyor.”

Kadının sosyal hayattaki varlığının bile kabul edilmediği bir dönemde yaptığı bu konuşmaya, seks işçilerini “gece sokağa çıktığımda görebildiğim kardeşlerim” diyerek selamladığını da özellikle belirtmek gerekiyor. Lucy’nin 20. yüzyılın başında savunduğu ve uğruna mücadele ettiği talepler, dünyadaki birçok toplumsal hareketin gündemine 100 yıl sonra ancak girebilmiştir. Dönemin anarşist kadınlarında görülen bu değişmez özelliği, Lucy oldukça karakteristik olarak taşımıştır.

Kimdir Lucy? 19. yüzyılın ortasında Amerika’da bir siyahtır. Bir köledir. Bir kadındır. Bir anarşisttir. Onlarca işçi örgütünün, dünyanın gelmiş geçmiş en yaygın işçi örgütlerinden IWW’nin kurucusu, onlarca grevin örgütleyicisidir. Onlarca anarşist yayının yaratıcısı, onlarca özgürlük konferansının konuşmacısı, ABD tarihinin en büyük hukuk kumpaslarından birine karşı bir adalet savaşçısıdır. Dünya kadınlarının özgürlük mücadelesinin en erken militanlarından biridir. ABD polisinin tanımıyla “bin isyancıdan daha tehlikeli”dir. Hepimizden daha köle doğmuş, hepimiz için yaşamıştır!

]]>
https://karala.org/dergi/portre-4-lucy-parsons-zeynep-ulger/feed/ 0 1454
Devrimci Anarşizm: Anarşist Örgüt – Karala https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-anarsist-orgut/ https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-anarsist-orgut/#respond Tue, 17 May 2022 09:02:08 +0000 https://karala.org/?p=1439 Tek başınıza kalsaydınız, her biriniz kendi başına hareket etmek zorunda kalsaydı, şüphesiz güçsüz kalırdınız; ama yalnızca ortak fikir ve tutumlarla, ortak bir amaç uğruna birlikte çalışmayla yönlendirilen ortak eylem için bir araya gelip güçlerinizi -başlangıçta ne kadar zayıf olursa olsun- örgütlediğinizde yenilmez olacaksınız.

Mihail Bakunin

Son birkaç yılın aksine yaşadığımız coğrafyada anarşizm, hep düşmanlarınca anlatıldı. Anarşizmin bir düşünce ve hareket olarak kökleri, dünyanın hemen hemen her coğrafyasında 200 yıl öncesine kadar dayansa da; kavram, yaşadığımız coğrafyada devlet tarafından kötücül bir sıfat olarak kullanılageldi.

Kelimenin -izm ekinden kurtarılıp apolitize edilerek bir olay/durum muhtevasına sıkıştırılmış -anarşi- hali; trafik kazalarından banka soygunlarına kadar, kargaşa ve kaos içeren, sıradışı ve ürkütücü her tür olayın tanımı oldu. Sosyalist devrimcilerden faşist çetelere herkes on yıllar boyunca anarşist diye damgalandı.

Devlet karşıtı bir düşüncenin devletlerin bu denli hedefi olması gayet anlaşılabilir. Tüm bu politikaların Türkiye devletine özgü olmadığını, hatta ideolojik bir saldırı olan bu uygulamaların kökeninin, 1898 yılında Roma’da gerçekleştirilen ve birbirlerine düşman olanlar da dahil dönemin tüm büyük devletlerini bir araya getiren “Toplumun Anarşistlere Karşı Korunması Konferansı”na dayandığını da belirtmek gerekiyor. Ancak dünyanın pek çok yerinde var olan ve köklü bir mücadele deneyimine de sahip olan anarşist bir gelenekten yoksun olması nedeniyle, yaşadığımız coğrafyaya özel bir parantez açmak gerekiyor.

Başka coğrafyalarda uzun yıllar boyunca verilen mücadeleler, devletlerin bu saldırılarına, gücü yettiğince karşı koyabilmiştir. Ancak yaşadığımız coğrafyada anarşizmin yüzlerce yıl önceye dayanan güçlü köklerinden bahsedemediğimiz için bu ideolojik saldırı sonuç alabilmiştir.

Milyonlarca insan, anarşizme, “anarşi” haliyle, devletin veya devletli düşüncelerin anlattığı haliyle aşinadır. Bu toplumsal gerçeklik, yaşadığımız coğrafyada anarşizm mücadelesinin önüne ilk büyük sorumluluğunu koyar. Tıpkı Akdeniz’in diğer ucunda, İberya’daki yoldaşlarımızın gerçek bir devrimi ilmek ilmek örerken yaptıkları gibi, köy köy, şehir şehir, kapı kapı gezerek bir düşünce ve hareket olarak anarşizmi örgütlemek sorumluluğu.

Bizim için, varlığı bu sorumluluktan da azade olarak tartışmasız bir ihtiyaç olan anarşist örgüt, bu sorumluluğu yerine getirmenin en önemli aracıdır. Çünkü Malatesta’nın deyimiyle “Çoğunlukla vicdani rahatsızlıkları dindirmek için basit bir çıkış yolu olan ve ara sıra ortaya çıkan tek tek propagandalar, amaca ulaşmada çok az etkilidir ya da hiç etkili değildir. Toprak, filizlenip kök salması için gelişi güzel ekilen tohumlara karşı çok nankördür.”

Bence anarşist bir örgütlenme, bireyler ve gruplar karşısında tam özerkliği ve bağımsızlığı, ve dolayısıyla sorumluluğu, ortak amaçlar için işbirliğine dayalı eylemler yapmak üzere bir araya gelmenin yararlı olduğunu düşünenler arasında özgür anlaşmayı, kabul edilen programa karşıt bir harekette bulunmamayı ve vaadlerin yerine getirilmesini, ahlâki bir görev olarak dikkate almalıdır. Daha sonra, bu temelde örgütlenmeyi hayata geçirmek için pratik biçimler ve uygun araçlar belirlenir.

Errico Malatesta

Kökleri yüzlerce yıllık kapsamlı bir ideolojik saldırıya dayanan bu tahribata karşı koymak için, tek başına entelektüel çabalar etkili bir araç olamaz. Hiçbir şey için değilse bile, en başta bu ideolojik mücadele için anarşist örgüt, özellikle yaşadığımız coğrafyada tek gerçek reçetedir.

Anarşizm, onun örgütlü bir düşünce ve harekete sahip olan tarihi ve toplumsal mücadeleler tarihindeki konumu ortada olmakla birlikte; anarşist örgüt, bahsettiğimiz tüm bu ideolojik saldırıların da neticesinde, tartışmalı bir pozisyona itilmeye çalışılmıştır. Çünkü bu ideolojik saldırının en önemli ayaklarından birini, anarşizmin temel ilkesi olan iktidar karşıtlığının, örgüt düşüncesiyle çeliştiği propagandası oluşturur.

Bu propaganda, kişilerde devletli düşüncenin nüfuz ettiği oranda karşılık bulur çünkü bu düşünce, iktidarı doğal bir yasa olarak ele alır. Kişi, herhangi bir şeyi iktidarsız tarif edemeyen devletli düşüncenin ne kadar etkisi altındaysa, o kadar bu propagandanın etkisi altında kalır.

Anarşist bir örgütün varlığı bile bu propagandayı çürütmeye yetse de anarşist örgüt fikrini yerli yerine oturtmak bu propagandaya karşı koyabilmenin ön koşuludur. Bugüne kadar bizim yaşadığımız coğrafyada anarşist örgüt pratikleri; anarşist örgütün tartışmasız gerekliliğinden, aksinin anarşizmle olan çelişkisinden yeteri kadar bahsetse de “Nasıl bir anarşist örgüt?” sorusunun cevabı hakkıyla verilemedi.

Bu sorunun cevabı, spesifik olarak odaklanarak bir araştırmaya girişildiğinde, ancak pratik deneyimden yola çıkılarak elde edilecek birtakım çıkarımlarda gizli kaldı. Bu sürünceme, anarşist örgüt kavrayışında ciddi bir muğlaklığa neden olmuştur. Bizler anarşizmin entelektüel tariflere, yaldızlı programlara, süslü laflara sığmayacağının elbette farkındayız. Ancak anarşist örgütü tarihten, hafızalardan ve deneyimlerden öteye taşımak; bugünün içerisinde gerçek bir çerçeveye oturtmak da gereklidir.

Bu metin, bu soruya başlı başına bir cevap olma iddiası taşımamakla birlikte, suyu elden geldiğince durulaştırma çabasıdır.

Bir Giriş: Anarşist Örgüt

Bizim için örgütlenme, esas olarak bireylerin tüm yaşamsal ihtiyaçlarını belirleme ve karşılama amacıyla bir araya gelmesidir. Aynı zamanda örgütlenme, canlılar için hayatta kalma ve türün devamlılığı açısından da bir gerekliliktir. Doğada koşulların sertleştiği zamanlarda da topluluk halinde hareket etme, hayatta kalmayı olanaklı hale getirmiştir. Özellikle kıtlık, kuraklık gibi zor zamanlarda topluluk halinde hareket etmenin önemi daha da belirginleşmiştir. Tek bir bireyin, böylesi zamanlarda karşılaması zor olan besin gibi temel ihtiyaçları topluluk halinde hareket ettiğinde karşılaması daha kolay olmuştur.

Geçmişten günümüze topluluk halinde hareket etmeyi deneyimleyen bireyler, yaşamı sürdürebilmenin ve kolaylaştırabilmenin koşulunun örgütlenme olduğunu anlamışlardır. Örgütlenme, yaşam için bir ihtiyaçtır. Örgütlenme yaşamsal olduğu gibi aynı zamanda yaşamımızı tehdit eden iktidarlı ilişkilerle sarılı mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmalara karşı mücadele için de bir ihtiyaçtır. Böyle düşünüldüğünde politik bir örgütlenme ihtiyacı açığa çıkar.

Anarşizmde yaşamsal olanla politik olan iç içedir. Yani politik örgüt siyasi faaliyet dışında aynı zamanda ilişki biçimlerini düzenleyen ve yaşamı ekonomik ve sosyal olarak ortaklaştıran da bir yapıdır. Anarşizmde yaşamsal örgütlenmelerse, iktidarsız ilişki biçimleri oluşturarak bireyleri ortak ekonomik ve sosyal yaşam alanlarında politikleştirir. Bütünlüklü bir mücadele yaşamın politikleştirilmesinden ve politik olanın yaşamsallaştırılmasından ayrı düşünülemez.

Bu yeniden yapım, devrimci örgütün kendisini “öncü” olarak değil bir katalizör olarak algılamasıyla başlayabilir. Devrimci örgüt, amacının iktidarı ele geçirmek olmadığını, iktidarın dağılması olduğunu hatta bütün iktidar sorununun -aşağıdan ve yukarıdan kontrol sorununun- yalnızca aşağı ve yukarı denilen şey olmadığında çözülebileceğini açık bir şekilde görmelidir.

Murray Bookchin

İktidarlı ilişkilerin ortaya çıkardığı mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmalar, toplumda bireyler arası ilişkilerde iktidarı süreklileştirmiştir. İktidarlı ilişkilerdeki bireyin karakteri ihtiraslı, bencil ve rekabetçidir.

Sistemin bireyin karakterine yüklediği bu özellikler, bireyin başka bireylerle bir araya gelmesinin önüne geçer. En temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz hale getirilen birey çaresizlik, yalnızlık vb. hissiyatlarla diğer bireylere karşı güvensizlik duymaya başlar. Sistem bu şekilde güvensizliği toplumdaki bütün bireylere yayar.

Ve artık bireyler sadece otorite ve mülkiyete dayalı mekanizmalara ve bunların ortaya çıkardığı ilişkiye güvenmeye zorlanırlar. Bu güvensiz toplumda yaşayan bireyler cinsiyete, sınıfa, ırka, dine göre ayrıştırılarak sistem tarafından daha rahat kontrol edilirler. Sistem böylelikle bireylerin bir araya gelerek örgütlenmesini engellemiş olur.

Siyasi alanda devlet kurumları, kolluk kuvvetleri ve siyasi partiler; ekonomik alanda şirketler, bankalar, piyasa ve devletin ekonomi kurumları; sosyal alanda aile, eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları ve din kurumları gibi yapılar günümüzün toplumsal örgütlenmeleri oldukları iddiasını taşırlar.

Toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal alandaki tüm ihtiyaçlarını karşılama iddiasında olan, kendi anlayışları dışında herhangi bir toplumsal örgütlenmenin var olmasını engelleyen bu kurumlar, toplumu hem ihtiyaçlarından hem de özgürlüklerinden yoksun bırakırlar. Siyasi, ekonomik ve sosyal adaletsizliklerin var olduğu bu toplumda bireylerin ihtiyaçlarının belirlendiği ve karşılandığı örgütlenmelerin ortaya çıkışı da engellenir.

Anarşizm için yaşamsal örgütlenme, bireyler arasındaki ilişkinin iktidarsız bir şekilde gerçekleşmesi; gündelik işleyişin, ihtiyaçların karşılanmasının ve karşılaşılan sorunların çözümünün herhangi bir iktidar mekanizmasının etkisiyle değil, o toplumdaki bireylerin iradesi ve sorumluluğuna dayanan ilişkilerle sağlanmasıdır.

Gündelik işleyişte ve ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan sorunlar, dayanışmayla çözümlenir. Bu sorunlar karşısında yalnız ve güçsüz olduğunu sanan bireyin, toplumsallık ve uyum içerisinde yalnız ve güçsüz olmadığı açığa çıkar. Bu ilişki biçimi bireyler arasında birbirine güven duygusunu pekiştirir. Birey ancak böylesi bir birliktelikte, yani yaşamsal örgütlülükte birey olma durumunu gerçekleştirir.

Tüm bireylerin istek ve ihtiyaçları, adaletli bir şekilde ancak böyle bir toplumda karşılanabilir. Üretim, tüketim ve dağıtım ilişkileri, herkesin verebildiği kadarını vermesi ve ihtiyacı kadarını alması ilkesiyle oluşturulurken, bireylerin özgürlüğü, sonsuz söz söyleyebildiği kararlaşmalarla sürdürülür. Gündelik işleyişin iktidarlı ilişkilerden arındırılması, anarşist ilkelerin içselleştirilmesi, yaygınlaştırılması ve sürdürülmesi toplumsal devrimi gerçekleştirmek için gereklidir.

Yaşamsal örgütlenme, şimdiyi ve şu anı dönüştürmek, anarşist bir dünyanın yaşamsal düzenini şimdiden kurabilmek adına da gereklidir. Mülkiyete ve otoriteye dayalı mekanizmaları ortadan kaldırmayı hedefleyen, söz ve eylem tutarlılığını içinde barındıran, anarşist ilkelerin içselleştirilmesi, yaygınlaştırılması ve sürdürülmesini sağlayan, toplumun her alanında siyasi belirginliği oluşturan politik bir mücadeleye, bu mücadelenin gerekliliği olarak da politik bir örgüte ihtiyaç vardır.

Bu örgütün amacı bireyin ve toplumun özgürlüğünü ortadan kaldıran otorite ve mülkiyete dayalı sistemi ve onun adaletsizliklerini yok etmek için harekete geçmek, belirlediği stratejilerle ve manevralarla çözüm ve yöntem üretmektir.

Devletli ve kapitalist bir sisteme karşı mücadele ederken de devrimi ertelemeden, şimdi şu anda yaşayabilmek adına yaşamsal ve politik örgütlenmelerin bir aradalığını ortaya koyan kolektif, federasyon, konfederasyon gibi örgütler kurulmalıdır.

Tek bir gözü kara eylem, koca devi zangır zangır titretmeye yetiyorsa; birlikte umudu ete kemiğe büründürür gibi bir araya geldiğimiz zaman, neden dizlerinin üstüne çökertmeyelim ki?

Pyotr Kropotkin

Anarşizm, bireylerin paylaşma ve dayanışmaya dayalı bir yaşam anlayışıyla doğrudan demokratik kararlaşma süreçleri işletmesini esas alır. Bu işleyişte toplumsal ve ekonomik ihtiyaçların sağlanması; yerel düzeyde herkesin katılacağı komün ve halk meclislerinde; genelde de federasyon, konfederasyon gibi örgütlenmeler aracılığıyla organize edilir.

Anarşizm, insanın doğayla kurduğu ilişkide ekolojik uyumu, cinsler arası ilişkilerde tahakkümünün ortadan kaldırılmasını, mülkiyet ve kapitalizmin dayattığı tüketim kültürü karşısında paylaşımcı bir kültürün örgütlenmesini esas alan ve kendi ekonomik ve sosyal örgütlülüklerini oluşturan, yani tahakküme dayalı bütün ilişki biçimlerini ortadan kaldıran bir sistemdir. Böylesi bir ilişki biçiminin ve yeni bir yaşamın kurulmasının temeli ekonomik, sosyal ve siyasi alandaki ihtiyaçları karşılayacak yaşamsal ve politik örgütlenmelerdir.

Üretimi, tüketimi ve dağıtımı organize edecek kolektif ve kooperatifler; özgür yaşam alanlarını oluşturan komünler; bu kolektif, kooperatif ve komünler arasındaki ilişkinin belirleneceği ve aralarındaki iletişimi sağlayacak federasyonlar ve bu federasyonlar arasındaki ilişki ve iletişimi belirleyecek konfederasyonlar, mülkiyete ve otoriteye dayanmayan işleyişi sağlayacak örgütlenmeler var olacaktır.

Anarşist bir yaşam, kapitalist ekonominin merkeziyetçi, sınıflı planlaması yerine sınıfsızlık, yerellik ve özgürlük temelinde inşa edilecektir. Üretim, kâr odaklı ve rekabetçi değil ihtiyaç odaklı ve kolektif bir şekilde örgütlenecek; merkeziyetçi olmayan planlama ile koordine edilecektir. Ekonomi, bu temelde politik ve toplumsal olanla iç içe bir işleyişe dönüşecektir.

Politik kararlar, yerel örgütlerin kendi meclislerinde aldıkları kararlarla, merkezsiz federalizm ile koordine edilecektir. İktidar temelli oluşturulan bürokrasi mekanizmalarının yerine mahalle, bölge, federasyon ve konfederasyon düzeyinde kararlaşma mekanizmaları oluşturularak; plan, strateji ve koordinasyon sağlanacak, yaşamsal ve politik kararlar koordineli bir şekilde uygulamaya sokulacaktır.

Her ne kadar bu ekonomik, toplumsal ve politik alanda ihtiyaçları sağlayan örgütlenmeler birbirinden ayrı gözüküyor olsa da, bu üçünün birbirinden ayrılamaz olduğu gerçeği; kolektif, kooperatif, komün, federasyon, konfederasyon vb. örgütlenmeleri sadece belli alanlarda kararlar alan, sınırları belli yapılar olmaktan çıkarır. Anarşizm nasıl ki politik olanla yaşamsal olanın ayrılmazlığını vurguluyorsa, anarşist bir işleyiş içerisindeki bu yapılar da aynı bütünlüklü bakış açısıyla hareket eder.

Bütünlüklü bir bakış açısıyla hareket eden yaşamsal ve politik bu örgütlülüklerin dışında anarşistler ortak dertlerle bir araya gelen özörgütlenmeleri yaratırlar. Özörgütlenmeler bütünlüklü mücadelenin bir parçası olarak toplumsal örgütlülüğü ve etkileşimi sağlamak açısından önemlidir.

Nasıl ki toplumsal devrim, bir anda her şeyi değiştirecek mucizevi bir an değil de bir süreçse, bu özörgütlenmeler de toplumsal devrimin farklı boyutlarının inşa edilmesi adına önemli rol oynarlar. Hem politik hem yaşamsal hareket etme kabiliyetleri onları komün, kooperatif, federasyon gibi yapılarla ilintili tutar.

Anarşizmde bireyleri yaşamsal ve politik ihtiyaçlarla bir arada tutan örgüt ve örgütlülüktür. En yerelinden en genişine anarşist örgütler, işleyişin ve kararların bir merkez tarafından belirlenmediği, hiyerarşinin olmadığı yapılardır.

Anarşist örgüt, otorite ve mülkiyete dayalı sistemin bütünlüklü saldırısına karşı biz anarşistler için yaşamsal ve politik olarak bir güce dönüşür. Devletli ve kapitalist bir toplumda ancak örgütlü olursak güçlü kalabiliriz. Örgüt olmadan da mücadele edebilmenin olasılığından bahsedilse de sistemin karşısında geçmişten günümüze ancak örgütlü bir mücadele kalıcı ve etkili olabilmiştir.

Kararlaşma; anarşist örgütün en temel ilkesidir. Örgütlü olan her birey, kararlaşmaya katılmakla sorumludur. Anarşist örgütte karar verilmez, kararlaşılır.

Kararlaşma doğrudan demokrasi yöntemi ile uygulanır. Doğrudan demokrasi temsili demokrasinin tersine; merkezsiz, yatay bir biçimde işleyen, bireyin iradesini başka bir bireye teslim etmediği, bireyin sonsuz söz hakkını ilke edinen bir yöntemdir.Kararlaşmalar bu yöntemin benimsenmesiyle sürdürülür. Ne çoğunluk azınlığa ne azınlık çoğunluğa iradesini dayatmaz. Önemli olan her bireyin, iradesiyle kararlaşmaya katılımıdır. Böylece her bireyin iradesi kararı etkiler. Kararlaşma iktidarlı ilişkilerin olmadığı, bireyin kendini gerçekleştirdiği anarşist bir örgüt için vazgeçilmezdir.

Devrimci mücadele boyunca anarşizm yalnızca hükümetleri devirerek onların kanunlarını yok etmekle kalmaz, aynı zamanda onların değerlerini, geleneklerini ve ahlakını belirleyen toplumu da yaratır. Bu, anarşizmi ezilenler tarafından giderek daha anlaşılır ve sindirilebilir kılan şeydir. Bunların hepsi bizi sağlam bir inanca yönlendiriyor, anarşizmin artık sadece izole olmuş birkaç küçük grubun yarattığı marjinal bir düşüncenin dar parametrelerinin içinde sıkıştırılamayacağına!

Nestor Mahno

Anarşist örgütte temsiliyet ilişkisi yoktur. Temsiliyet bireyin ve topluluğun iradesinin tek bir kişiye veya gruba teslim edilmesidir. Hiç kimse bir başkası adına karar veremez. Temsiliyet ilişkisinde bireyin, kendisini ve yaşamını etkileyecek tüm kararların belirlenmesinde ve uygulanmasındaki iradesi ortadan kaldırılır. Temsiliyet ilişkisi otoriter, statülü, hiyerarşik ve tahakküme dayalı bir ilişki biçimidir.

Devlet; güvenlik ve denetim mekanizmaları, meclis, yasa, yargı ve militarist örgütlenmelerle temsiliyet ilişkisini oluşturur. Böylelikle temsiliyet ilişkisi devletle birlikte mutlaklaşır. Devletin temsiliyetindeki her vatandaş bu mutlaklaşan ilişkinin zorunlu bir parçası haline gelir.
Modern devletin temsiliyet ilişkisi, seçme-seçilmeye dayalı bir temsiliyet sistemiyle sürdürülür.

Devlet, toplumdaki bireyleri denetim altına alabilmek için öncelikli olarak temsiliyet sistemine dayanan yapay ayrımlarla (siyasi görüş, çıkar birliktelikleri vb.) toplumu ayrıştırır. Devlet, iktidar temelli bu ayrışmaları demokrasi adı altında yaparken, yerel ve genel seçimlerde, seçme seçilme hakkıyla da vatandaşını sanki toplumsal işleyişe katılmış gibi hissettirir.

Ancak iktidar temelli temsiliyet sistemi (otoriter, statülü, hiyerarşik ve tahakküme dayalı) içinde yer alan her uygulama (partileşme, meclis vekilliği, parti üyeliği, oy hakkı vb.) bireyin iradesini yok sayar. Otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur. Kararlaşmada doğrudan demokrasi, bireyin özgürlüğü deneyimlemesini esas alır. Temsiliyet sisteminin ortadan kaldırılmasıyla edilgen bireyler etkenleşir. Birey, içinde bulunduğu örgütün aldığı kendini ve yaşamını etkileyecek her kararda sonsuz söz sahibidir. Bu söz söylenirken hiyerarşiye, tahakküme dayalı bir ilişki geliştirilmez. Tüm bireylerin özgürlüğü deneyimleyebileceği tek ilişki biçimi budur.

Anarşist örgütte kararlaşma, bir merkezin olmadığı, kararların bu merkezden çıkmadığı, üst-alt ilişkisini barındırmayan, herkesin yatay bir şekilde yer aldığı bir süreçtir. Kararlaşma sürecinde emek, yaş, bilgi, deneyim, yetenek vb. nitelikler başka bireyleri etkisizleştiren birer hiyerarşiye ve tahakküm aracına dönüştürülmez. Bireyler birbirinin sözünü kesmeyen bir şekilde kararlaşmaya katılır. Kararlaşmaya katılım gereklidir ve gönüllülükle sağlanır. Kararların alınmasında üç farklı yaklaşım açığa çıkabilir.

Karara Katılma: Kararlaşma sürecinde gündem edilerek konuşulan ve tartışılan önerinin bir ya da birden fazla birey tarafından benimsenerek kararın işlemesi yönündeki görüş.

Yol Verme: Kararlaşma sürecinde gündem edilerek konuşulan ve tartışılan önerinin bir ya da birden fazla birey tarafından benimsenmese de kararın işlemesi yönündeki görüş.

Şerh Koyma: Kararlaşma sürecinde gündem edilerek konuşulan ve tartışılan önerinin bir ya da birden fazla birey tarafından benimsenmeyerek kararın işlememesi yönündeki görüş.

Kararlaşma süreçlerinde karşılıklı etkileşim önemlidir. Her karar bu etkileşimle tekrar değerlendirilebilir, tartışmaya açılır. Kararlaşma sürecindeki bu yaklaşımlardan karara katılma, alınan kararın hızlıca uygulanmasını sağlar. Yol verme, kararı ertelemez ve tartışmaya açık bir şekilde kararın uygulanmasını sağlar. Yol veren birey, kararın işletilmesine dahil olabilir ya da olmayabilir. Şerh koyma, kararın uygulanmasını engeller, kararı tartışmaya ve etkileşime yeniden açar.

Sana anarşistlerin örgütlenmeye inanmadığını söyleyen herkes saçma sapan konuşuyor. Örgütlenme her şeydir ve her şey örgütlenmedir. Yaşamın tamamı, bilinçli veya bilinçsiz bir örgütlenmedir. Her halk, her aile, hatta her birey bir örgüt veya örgütlenmedir. Her canlının her parçası, uyum içinde çalışacak şekilde düzenlenmiştir. Aksi halde farklı organlar düzgün çalışamaz ve yaşam olamazdı. Anarşist örgütte tüm parçalar eşit derecede değerlidir ve hiçbirine karşı ayrımcılık yapılmaz. Zorlama üzerine kurulu, zorlayan ve baskılayan örgütlenmeler kötü ve sağlıksızdır. Gönüllü olarak oluşturulan, her üyenin özgür ve eşit olduğu özgürlükçü örgüt, sağlam bir yapıdır ve iyi çalışabilir. Böyle bir örgütlenme, eşit parçaların özgür birlikteliğinden oluşur.

Alexander Berkman

Anarşist örgüt; belli bir ideolojik, politik ve stratejik ortaklaşma sağlayan bireylerden oluşur. Bu gönüllü birliktelik, iktidarsız ilişkiler kurma, kapitalizmdeki “ben”in anarşist örgütteki “birey”e dönüşümü; şerh koyma yaklaşımının suistimalini engeller. Bu durumda farklılıklar, ayrılığa değil zenginliğe dönüşmüş olur.

Kararlaşma sürecinde kararın alınmasını kolaylaştırmak için her bir bireyin düşüncesini ifade edebilmesini sağlayan bir kolaylaştırıcıya ihtiyaç duyulabilir. Kolaylaştırıcı kararlaşmalar için değişkendir, kararda yönlendirici değildir. Sadece sürecin işleyişini koordine eder. Bu kararlaşma sürecinde, kolaylaştırıcının dikkat etmesi gereken, bütün bireylerin sonsuz söz söyleyebilme ilkesini işletmesidir.

Kararların alınması yönündeki bu görüşler dışında, alınan her karar yeniden tartışmaya açıktır. Niceliğin arttığı ya da fazla olduğu bir durumdaysa kararlaşma süreçleri, her bireyin sonsuz söz söyleyebilmesi yani karara aktif katılımının sağlanabilmesi adına yerel veya örgütsel düzeydeki parçalar içerisinde (komün, kolektif, kooperatif, federasyon, konfederasyon) işletilir.

Nicelik kararlaşmadaki bireyleri edilgenleştirmemelidir. Parçaların kararlarının dolaşıma sokulmasını ve bütünü etkileyecek kararlaşmaların sağlanmasını örgütsel bir koordinasyon organize eder. Bu koordinasyon yalnızca parçaları birleştirme sorumluluğunu üstlenir. Bunun ötesinde bir hakka sahip değildir.

Gündelik yaşamın içerisinde, anlık karar gerektiren durumlar gelişebilir. Kararlaşma süreci, fiili olarak da işletilebilir. Bu durumda, fiili kararlar uygulanır, ancak bütün bireyleri kapsayan ve etkileyen kararlar herkesin katılımının gerekli olduğu genel kararlaşma süreçlerinde konuşulur, tartışılır ve işletilir. Her durumda, kararın değeri (ağırlığı) göz önünde bulundurulmalıdır. Kararın değeri, o kararın bütün birey ve grupları ne kadar kapsadığı ve etkilediğiyle ilişkilidir. Fiili kararlaşma sürecinde yer almayan birey ve gruplar da karara müdahale ederek, kararı yeniden tartışmaya açabilir.

Anarşist toplumda iktidar, hiyerarşi, merkeziyetçilik, bencillik, rekabet, temsiliyet, tahakküm yoktur. Öyleyse anarşist örgütte de iktidar, hiyerarşi, merkeziyetçilik, bencillik, rekabet, temsiliyet, tahakküm olamaz. İktidar yalnızca iktidar yaratır. Özgürlük yalnızca özgürlükle yaratılır.

Anarşistler, her şeyin herkese ait olduğu, herkesin verebildiği kadarını verip ihtiyacı kadarını aldığı, mülkiyetin olmadığı, toplum içerisindeki tüm bireylerin birbirlerinin üstü veya altı olmadığı bir yaşam için mücadele ederler. Öyleyse bu yaşamı kurmak için bir araç olarak kurguladıkları anarşist örgüt, bunların tümünü içermelidir.

Bizim için anarşist örgüt; kitleleri bilinçlendirerek onları peşinden sürükleyecek, ona yol gösterecek, ona neyin nasıl yapılacağını öğretecek ve devrimi gerçekleştirecek bir araç değildir. Anarşist örgüt ezilenlerin bir parçasıdır. Anarşist örgüt, ezilenlerin örgütlü gücüdür. Ezilenlerle bilinçlenir, ezilenlerle öğrenir, ezilenlerle yol bulur, ezilenlerle yapar. Bizim için örgüt; dünyanın tüm putlarını devirip bütün devletlerin yıkıntıları üzerinde yeni bir dünyayı örgütleyen özgürlüktür.

Anarşist örgütün tarifi, aynı zamanda anarşist toplumun tarifidir. Bunun nedeni, anarşistlerin idealleriyle yöntemlerinin, yarınlarıyla bugünlerinin arasında “ilkesel düzeyde” tek bir farkın dahi olmamasıdır.

]]>
https://karala.org/dergi/devrimci-anarsizm-anarsist-orgut/feed/ 0 1439
Milattan Önce Anarşizm – Ulaş Kayral Koçak https://karala.org/dergi/milattan-once-anarsizm-ulas-kayral-kocak/ https://karala.org/dergi/milattan-once-anarsizm-ulas-kayral-kocak/#respond Fri, 13 May 2022 19:08:32 +0000 https://karala.org/?p=1437 “Hiçbir kale, birlik olan kardeşlerin ortak yaşamı kadar sağlam değildir.”

-Antishenes

Bugün anarşistler olarak neyi savunduğumuzu, ne istediğimizi, ne için mücadele ettiğimizi çok iyi biliyoruz; özgürlük, eşitlik ve adalet. Ama bunlar yalnızca bir anarşistin değil, aslında bir insanın hayatındaki en önemli kavramlardır herhalde. O halde bu istençleri anarşistlerle sınırlı tutmak doğru olmaz. Hele ki 2000 yıldan fazladır var olan ve biz insanların en büyük özelliğini, yani düşünebilme kabiliyetini ve aklı kendine rehber edinmiş bir alan olan felsefe varken.

Felsefe tarihinde birbirinden çok farklı birçok teori ve düşünce öne sürülmüştür. Aslında hepsi de felsefenin çıkış amacı olan hakikati öğrenebilmek için ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar da bize gösterir ki insanlık hem düşünebiliyorken hem de özgürlük gibi bir tutkuya sahipken anarşizmin felsefe tarihinde bir yer etmemesi mümkün değildir. Genel kanının aksine 19. yüzyıldan çok çok önce iki felsefe akımı anarşizmin köklerini toprağa salmaya başlamıştır. Bu akımların ilki Sokrates’in öğrencisi olan Antishenes’in kurduğu Kinizm, diğeriyse Zenon’un kurduğu Stoacılık’tır. Bu sayıda Stoacılardan daha erken dönemde var olan Kinikleri inceleyeceğiz.

Kinizm felsefesi milattan önce yaklaşık 445’te doğan Antishenes’in kurduğu bir felsefe okuluyla başlamıştır. Antishenes ile beraber ondan daha ünlü olan Diogenes (Sinoplu Diyojen) bu felsefenin önde gelenleridir. Kinizm, teorik bir felsefe akımından çok bir yaşam tarzıdır. İsmi köpek anlamına gelen “kyon” sözcüğünden türemiştir ve kinizm “köpeklik” anlamına gelir. Buradaki köpek metaforu doğal yaşamaya ve doğaya bir atıfta bulunmak için kullanılır. Daha çok Diogenes’e köpek lakabı takılmıştır. Ancak bu günümüzde halk arasındaki kullanımı gibi bir hakaret anlamında değildir. Zira kendileri de bu köpek yakıştırmalarını kullanırlardı. Yaşamanın, mutlu olmanın ve özgür olmanın en iyi yolunu, belki de tek yolunu arayan bu iki filozofu şimdi daha detaylı inceleyelim.

Antishenes (MÖ 445 – MÖ 365)

Sokrates’in “Nasıl oluyor da bu kadar fakirken zenginlikle gurur duyabiliyorsun?” sorusuna Antishenes’in cevabı:

“Çünkü, bana kalırsa insanların zenginliği ve fakirliği mal varlıklarında değil, yüreklerinde bulunur. Çok parası olan birçok özgür insan görüyorum ama kendilerinin öyle fakir olduğunu düşünüyorlar ki daha fazla para kazanmak için her şeyi yapıyor ve her riski göze alıyorlar. Bazı tiranlar biliyorum, paraya öyle düşkünler ki bu uğurda en fakirden daha korkunç suçlar işliyorlar. Fakirler ihtiyaçtan hırsızlık yapıyor, evlere giriyor veya köle ticaretine katılıyor. Buna karşılık bazı tiranlar tüm aileleri yok ediyor, kitlesel cinayetler işliyor ve çoğunlukla para için tüm kentleri köleleştiriyor. Ağır hasta olduğunu düşündüğüm bu tür insanlara acıyorum, zira onları yedikçe daha da acıkan insanlarla aynı görüyorum. Bana gelince, hiçbir şeyi kendime ait görmeyecek kadar çok şeyim var; yani açlık hissetmeyeceğim kadar yiyebiliyor, susuzluk çekmeyeceğim kadar içebiliyor, dışarıda bu zengin dostumuz Kallias’tan daha fazla üşümeyecek kadar kalın giyinebiliyorum. Evimin duvarları sıcak giysiler, tavanı ise sıcak bir örtü gibi geliyor…”

Bugün felsefe tarihini araştırırken en başta Antik Yunan Felsefesi’ne bakarız. Burada gördüğümüz filozoflar genellikle doğa felsefesini ve evreni araştırmıştır. Sokrates’ten sonraysa felsefenin konusu doğa ve evrenden çıkıp insanı araştırmaya gelmiştir. İnsanın ahlâkı, erdemi, hayatın anlamı gibi konular Sokrates Felsefesi’nin ana hatlarını oluşturur. Antishenes de hocası ve arkadaşı olan Sokrates’e büyük saygı duyan bir filozof olarak biraz onun yolundan gitmiş, biraz da kendi özgün felsefesini oluşturmuştur.

Antishenes, felsefeyi bir şeyleri açıklamak için değil yaşamını iyileştirmek ve mutlu olmak için kullanıyordu. Sokrates gibi erdemli olmak için bilgili olmayı şart koşmamıştı. Ona göre bir insanın erdemli olabilmesi için bilgili olması gerekmiyordu. Onun için en önemli şey özgürlüktü. Özgürlüğün önündeki bütün engelleri yok etmek istiyordu.

Buna paralel olarak da maldan, mülkten uzak, sade ve ölçülü bir hayat sürüyor, bu kavramlardan uzak durmakla kalmayıp onları büsbütün reddediyordu. Basit giyiniyor ve Sokrates’le beraber kıyafetindeki yırtıkları şaka malzemesi yapıyorlardı. Tekrar Antishenes’in özgürlüğe verdiği değere gelirsek; bencilliği, özel mülkiyeti, devleti, sınıf ayrılığını, eşitsizliği, dini, hiyerarşiyi ve evliliği özgürlüğün önündeki en büyük engeller olarak görüyordu. Haliyle de bunların hepsine karşıydı. Kendi yaşamını olabildiğince bunlardan arındırmaya çalışarak yaşıyordu. Onunla görüşmek isteyen dönemin kralının yanına gitmemiş ve öğrencisini göndermişti. Cellatların tiranlardan daha dindar olduğunu söylemesi üzerine, insanlar neden böyle dediğini merak etmişti.

Antishenes ise şöyle demişti: “Cellatlar yasalara uygun olarak suçluları öldürür, tiranlar ise masumları.” Okulunda öğrencilere ders verir, karşılığında para almazdı. Antishenes’in bu fikirsel bütünlüğünden çok etkilenen Diogenes de onun öğrencisi olmak için çok uğraşmıştı. Antishenes daha fazla öğrenci kabul etmek istemiyordu ama Diogenes de bir türlü yakasından düşmüyordu. Bir seferinde Diogenes yine onu rahatsız ettiğinde Antishenes sopasına davrandı. Diogenes ise ona şöyle karşılık verdi: “Hadi vur, ama beni seni takip etmekten alıkoyabilecek kadar sert bir sopa bulamayacaksın!”

Diogenes/Diyojen (MÖ 412 – MÖ 323)

Diogenes veya diğer bir deyişle Diyojen, zamanında ünü krallara ve bütün halka yayılmış, hâlâ da ününü koruyan, enteresan yaşam tarzıyla ve sisteme karşıtlığıyla bilinen bir filozoftur. Diogenes bir varilde yaşıyordu. Havanın sıcaklığına göre “evinin” yönünü değiştiriyor ve zaman zaman da bununla alay edip gülüyordu. Köleliği reddediyor, hayvanlar da dahil dünyadaki tüm canlıları kardeş olarak görüyordu. Kendi deyişiyle tek bir obolosu bile yoktu. Kuru ekmek ve yeşil otlarla beslenirdi.

Toplumun lüks ve şatafat içinde yaşamasını, yaşayamayanların da bunu arzulamasını sertçe eleştiriyordu. Bir keresinde bir fare yanına gelip ekmeğini kemirdiğinde kendi kendine şöyle demişti: “Bu fare Atinalıların şatafatlarına ihtiyaç duymazken ve senin ekmeğin onun için bir ziyafetken, sen Atinalılarla akşam yemeği yiyemediğin için mi kendine kızıyorsun?”

Başka bir anısına göre de Diogenes bir gün suyu avucuna doldurarak içen bir çocuk görür. Bunun üzerine cebinde taşıdığı ve su içmek için kullandığı tası çıkarıp kırar. Çünkü ona göre bu tas, onun gerçek bir ihtiyacı değildir. Gereksiz yere onu bunca zaman taşımıştır ve doğa zaten su içmek için en kullanışlı aletleri (elleri) ona vermiştir.

Diogenes, sahte para basıp devletin parasını değersizleştirdiği yönündeki iddialar yüzünden sürgün edilmişti. Onun sürgün edilmesiyle alay edenler ve onu aşağılayanlar olsa da Diogenes’e göre bu, onun felsefeyle uğraşmasına ve filozof olmasına yol açtığı için olumlu bir şeydi. Bazı sloganvari cümleleri de halkın büyük ilgisini çekiyordu. Örneğin Diogenes, “Talihin karşısına cesareti, yasanın karşısına doğayı, tutkunun karşısına aklı koyuyorum.” demiştir. Nereli olduğu sorulunca da “Dünya vatandaşıyım.” diyordu.

Özgürlüğü hayattaki diğer her şeye tercih ediyor ve yaşamdaki en önemli şeyi de konuşma özgürlüğü olarak görüyordu. Diogenes’in zenginlere ve yöneticilere karşı da daha kesin bir tavrı vardı. Ona yemeğin ne zaman yenilmesi gerektiği sorulduğunda, “Zenginsen istediğin zaman, fakirsen bulabildiğin zaman…” diye yanıt vermişti. Ölçülü ve sade yaşadığını belirtmek için de, başkalarının yemek için yaşadığını, kendisinin yaşamak için yediğini söylemişti. Bir keresinde kölelerin, bir hatibin mallarını taşıdığını görünce kölelere şöyle sordu: “Bunların sahibi kim?” Köleler malların sahibinin hatip olduğunu söyleyince de Diogenes, “Daha kendisine sahip olamazken her şeye sahip olmaya utanmıyor mu?” diye yanıt vermişti. Tapınak hazinesi bekçilerinin bir tas çalan hırsızı yakaladığını gördüğünde de “Büyük hırsız küçük hırsızı yakaladı.” demişti.

Diogenes hakkında en meşhur anlatılar da herhalde onun yöneticilerle, özellikle de Büyük İskender’le arasında geçenlerdir. Ünlü hikayeye göre bir gün Diogenes uzanmış güneşlenirken İskender onun ayağına kadar gelerek bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuştur. Diogenes ise ona son derece özgürlükçü bir tavırla kralın otoritesini reddederek “Gölge etme, başka ihsan istemem!” demiş, hem İskender’in hem de krallığın büyük ilgisini çekmiştir.

İskender ile diğer anılarında da İskender yanına gelip “ben büyük kral İskender” deyince, Diogenes’in “ben de köpek Diogenes” diye karşılık verdiği anlatılır.

Yine İskender’in bir komutanı olan Perdikkas “buraya gelmezsen seni öldürürüm” diye tehdit ettiğinde Diogenes sakin bir tavırla: “Bu önemli bir şey değil, zehirli böcekler ve örümcekler de aynı şeyi yapabilir.” diye yanıt vermiştir. Başka bir hükümdar olan Philippos bir savaştan sonra onu tutuklayıp “Sen kimsin?” diye sorduğunda Diogenes yine alışık olduğumuz isyankar tavrıyla “Senin açgözlülüğünün gözlemcisiyim!” demiştir.

Diogenes’in iktidarlara karşı geldiği son pasajı da tiran Dionysios ile alâkalıdır:

Diogenes: Böyle yaşamayı hak etmiyorsun Dionysios!
Dionysios: Ne kadar da iyisin ey Diogenes, çektiğim acılardan ötürü benimle duygudaşlık kuruyorsun.
Diogenes: Çektiğin acılardan dolayı seninle duygudaşlık kurduğumu mu düşünüyorsun? Asla! Baban gibi tiran sarayında ölmeyi hak eden senin gibi sefil ruhlu birinin burada, bizim aramızda haz ve gösteriş içinde yaşamasına kızgınım!

Özetle kinik felsefesi anarşist fikirlere yakın olmakla kalmayıp söylediklerini kendi hayatlarına direkt olarak yansıtan iki büyük filozofun eseridir. Bu iki yoldaş, Kropotkin’i de etkilemiş ve onun yazılarında kendilerine yer bulmuşlardır. Kapanışı, Antishenes’in Diogenes’i nasıl özgürleştirdiği sorusuna ilişkin Diogenes’in verdiği cevapla yapalım:

“Bana neye sahip olduğumu ve neye sahip olmadığımı öğretti. Mal varlığı benim değil; akrabalar, aile fertleri, dostlar, ün, bildik yerler, insanlarla yaptığım konuşmalar, bunların hiçbiri benim değil. O halde benim olan nedir? Görünümleri değerlendirme gücü. O bana tüm engel ve baskılardan azade olan, kimsenin beni kendisinden alıkoyamayacağı, yine kimsenin isteğime rağmen kendisinden farklı düşünmeye zorlayamayacağı bu şeye sahip olduğumu öğretti. O halde kim benim üzerimde söz sahibi? Philippos mu, İskender mi, Perdikkas mı yoksa Büyük Kral mı? Zira bir insana boyun eğmeye yazgılı olan biri uzun süre önce nesnelere boyun eğmiş olmalıdır.”

]]>
https://karala.org/dergi/milattan-once-anarsizm-ulas-kayral-kocak/feed/ 0 1437
Nestor Mahno – Devrimci Anarşistin ABC’si – Çeviri: Nisa Durdu https://karala.org/dergi/nestor-mahno-devrimci-anarsistin-abcsi-ceviri-nisa-durdu/ https://karala.org/dergi/nestor-mahno-devrimci-anarsistin-abcsi-ceviri-nisa-durdu/#comments Fri, 13 May 2022 19:07:33 +0000 https://karala.org/?p=1442 Ezilenlerin, kendisini çevreleyen kötülüğe karşı mücadelesinde elde edebileceği tek yol, insan evriminde derin ve ileri bir kırılma olan toplumsal devrimdir. Toplumsal devrim kendiliğinden gelişse de örgüt onun yolunu açar, karşısına dikilen setler arasındaki gediklerin görülmesini kolaylaştırır ve devrimin gelişini hızlandırır. Devrimci anarşist, bu çizgide, şimdi, şu anda, harıl harıl çalışmalıdır. Her ezilen, boyunduruğun kendisini aşağı çektiğinin farkına varmalı ve bu rezilliğin insanların hayatını ezip geçtiğini anlayarak anarşistin yardımına koşmalıdır.

Anarşizm, insanın özgürce yaşaması ve yapıcı bir şekilde çalışması anlamına gelir. İnsanın doğal ve sağlıklı emellerine karşı yapılan her şeyin yıkımı demektir. Anarşizm, yalnızca yaşamsal düzenin yapay bir şekilde tasarlandığı programlardan çıkan teorik bir öğreti değildir. Tüm yapay kriterleri atlayarak yaşamın tüm ihtiyatlı tezahürlerinden derlenmiş bir öğretidir.

Anarşizmin toplumsal ve politik tezahürü tüm bileşenleri arasında özgürlük, eşitlik ve dayanışmayı yücelten, özgür ve anti-otoriter bir toplumdur. Anarşizmde hak, tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda herkes için özgürlük ve toplumsal adaletin hakiki güvencesini sağlayan bireysel bir sorumluluk demektir.

Komünizm (devletsiz toplum) bundan doğar. Anarşizm doğal olarak insanın özünde vardır: komünizm onun mantıksal izdüşümüdür. Bu savların anarşizmin temel önermeleri olabilmesi için, somut gerçekler ve bilimsel analizlerden yardım alınarak teorik olarak desteklenmesi gerekir. Bununla birlikte Godwin, Proudhon, Bakunin, Johann Most, Kropotkin, Malatesta, Sébastien Faure ve diğer birçokları gibi, büyük özgürlükçü teorisyenler, öğretilerini sert ve koşulsuz ölçeklerle sınırlandırmayı hiç istemediler.

Tersine, anarşizmin bilimsel dogmasının, insan doğasının özüne uygun olarak asla keşfettikleriyle yetinmemek olduğunu göstermek istediler. Bilimsel anarşizmde değişmeyen tek şey insanın insan tarafından sömürülmesini ve tüm prangaları reddetmeye yönelik doğal eğilimidir. İnsan toplumunda günümüzde hala mevcut olan -ve (bilimsel) sosyalizmin hala yok edemediği ve edemeyeceği- köleliğin prangaları yerine anarşizm, özgürlüğü ve insanın o özgürlükten yararlanma hakkını yeşertir.

Devrimci bir anarşist olarak, devrim boyunca Ukrayna halkıyla yaşamı paylaştım. Bu halk, devrim boyunca özgürlükçü fikirlerin hayati albenisini kendiliğinden hissetti ve bunun bedelini de ödedi. Teslim olmadan, bu kolektif mücadelenin ortak sıkıntılarını da yaşadım fakat kendimi sıklıkla anlık talepleri idrak edip dile getiremeyecek kadar güçsüz buldum.

Genel anlamda hatamı çabucak anladım ve bireyin ve bir bütün olarak insanlığın bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşan kitleler tarafından, yoldaşlarımla birlikte uğruna mücadele ettiğimiz amaçlarımızın kolayca özümsendiğini açıkça kavradım.

Pratik mücadele deneyimi, anarşizmin insana yaşayarak öğrettiği yönündeki inancımı güçlendirdi. Anarşizm, yaşam kadar devrimci bir öğretidir. Ve onun her tezahürü, insanın çeşitli ve etkili varoluşsal yaratıcılığıyla çok yakından ilişkilidir.

Ezilen kardeşlerim, devrimci bir anarşist olarak, bu etiketle en zayıf bağı bile sürdürdüğüm müddetçe, ben sizi anarşist ideali gerçekleştirmek için mücadeleye çağıracağım. Anarşizmi yalnızca özgürlük, eşitlik ve dayanışma için mücadele ederek kavrayabilirsiniz.

Anarşizm insanda doğal olarak vardır: tarihsel olarak insanı, -yapay olarak kazanılmış- köle zihniyetinden kurtarır ve köleliğin tüm biçimlerine karşı bilinçli bir savaşçı olmasını sağlar. Bu anlamda anarşizm devrimcidir.

İnsan köle olduğunun ne kadar farkında olursa o kadar öfkelenir ve anarşist özgürlük, kararlılık ve eylem ruhu onun içinde o kadar büyür. Bu, “anarşizm” sözcüğünü hiç duymamış olsalar bile, kadın ya da erkek her birey için geçerlidir.

İnsan doğası anarşisttir: onu tutsak etmeye yeltenen her şeye karşı çıkar. Bence insanın doğal özü bilimsel olarak anarşizmle gayet iyi açıklanıyor. Anarşizm, insan yaşamının bir ideali olarak insanın evriminde önemli bir rol oynuyor.

Ezilenler kadar ezenler de yavaş yavaş bu role çalışmaya başlıyorlar: ezenler ister istemez bu ideali saptırmaya çalışıyor, ezilenler ise onu kolayca elde etmek istiyorlar. Modern uygarlık geliştikçe anarşist idealin kavranışı kölede de efendide de büyüyor.

Ezenler, şimdiye kadar yöneldikleri amaçlara rağmen -insanın onuruna karşı yapılmış her ihlale karşı çıkan her türlü doğal eğilimi yatıştırmak ve engellemek- insanın gerçek kökenini ortaya çıkarıp daha önce insanlığın yaratıcısı olarak kabul edilen tanrının yokluğunu ispatlayan bağımsız bilimsel zihinleri susturmayı başaramadı. Sonrasında, insanlar arasında kurdukları aşağılayıcı ilişkilerin ve dünyadaki “kutsal talimatname”lerin yapaylığına reddedilemez bir kanıt sunmak doğal olarak kolaylaştı.

Bunların hepsinin anarşist düşüncelerin bilinçli gelişimine önemli etkisi oldu. Aynı şekilde Liberalizm ve sözde bilimsel sosyalizmin dallarından biri olan bolşevizm gibi yapay kavramlar da aynı zamanlarda gün yüzüne çıkmıştır.

Bununla birlikte, modern toplumun geniş bir bölümünün psikolojisi ve bireysel kişilik üzerindeki etkisine rağmen, bu yapay kavramlar eski dünyanın zaten bilinen biçimlerine doğru yokuş aşağı yuvarlanma eğilimindelerdir.

Bilinçlenen ve bunu çevresinde de dile getiren özgür insan, insanlığın tüm rezil geçmişindeki hilekarlık, keyfi şiddet ve aşağılanmayı ima eden her şeyi alt ettiği gibi bu yapay öğretileri de kaçınılmaz olarak alt edecektir.
Bu andan itibaren birey, doğduğundan beri tanrılar tarafından -silah, para, hukuk ve büyücü çıraklarının iki yüzlü biliminin kaba kuvvetiyle- sarmalandığı korkaklık ve yalanlar kabuğuyla mücadele edecektir.

Birey, böyle bir rezaletten kurtularak, ona hayat haritasını keşfettiren bir bütünlüğe ulaşır. İlk önce, korkaklık ve sefaletten ibaret olan eski köle hayatını fark eder. Bu eski hayat; başlangıçta temiz, açık ve geçerli olan her şeyi köleleştirerek, onu ya meleyen bir koyuna ya da kendisinde ve içinde iyi olan her şeyi çiğneyen ve yok eden aptal bir efendiye dönüştürmek için öldürmüştür.

Ancak o zaman insan, herhangi birinden veya herhangi bir şeyden bağımsız olarak, kendisine aykırı olan, doğanın saflığını ve büyüleyici güzelliğini ihlal eden her şeyi küle çeviren bir doğal özgürlüğe uyanır.

İşte tam burada birey aklını başına toplar ve bilimin şamanları tarafından aldatılarak bireysel ve toplumsal yaşamını köle egemenliğine hapsettiği utanç verici geçmişini ilk ve son kez lanetler.
Bundan böyle insan, -nesillerdir olduğundan farklı olarak- başkalarının üzerinde güç uygulanmasına izin vermemek için başkalarının üzerinde güç uygulayan bir peygamber ya da şaman olmamak amacıyla büyük bir ahlaki hedefe doğru ilerlemeye başlar.

Tüm tanrılardan ve onların tüm toplumsal ve ahlaki buyruklarından kurtulan insan, insanın insan tarafından sömürülmesine ve değişmez bir şekilde ileriye doğru yürümeye programlanmış olan doğasının bozulmasına karşı isyan eder.

Bu isyancı, kendisinin ve ezilen kardeşlerinin farkına vardıktan sonra, tarihsel olarak şiddetle, kölelikle ve aptallıkla cisimleşmiş olan devleti ayaklar altına alarak kendisi ve kardeşleri için özgürlük, bütünlük ve mükemmelliğe susayan bir devrimci anarşist olur. Özgür insan, gerçek bir komünist politikayı güçlendirmek ve benimsemek için bu örgütlü çeteye ve katile karşı örgütlenir.

Bu tür grupların bireysel üyeleri, şimdiye kadar ne olmuş olurlarsa olsunlar (işçi, köylü, entelektüel veya öğrenci) kendilerini yeniden keşfederek her türlü köleliği reddettikleri andan itibaren egemen toplumun cezai vesayetinden (kendilerini aptal efendilerine satan bir köle olmaktan) kurtulurlar.

Bir birey olarak insan, yaşam hakkındaki yanlış düşünceleri reddedip yok ettiğinde gerçek kişiliğine geri döner ve böylece gerçek haklarını yeniden kazanır. Bireyin devrimci bir anarşist ve bilinçli bir komünist olmasını sağlayacak tek şey budur. İnsan yaşamının bir ideali olarak anarşizm, her bireyde özgür ve yaratıcı bir yaşama yönelik doğal bir düşünce olarak kendini bilinçli bir şekilde açığa vurur ve toplumsal bir mutluluk idealini yaratır. Çağımızda anarşist toplum artık bir hayal değildir. Ancak pratik düzeninin detaylandırılmasında hala eksiklikler görülüyor.

İnsanın yeni yaşamı ve yaratıcı gelişimini ilgilendiren bir öğreti olarak anarşizm fikrinin kendisi, toplumsal olduğu kadar bireysel olarak da, gerçek bir felaket olarak modern toplumun tartışılmaz adaletsizliğinin karşısında, insan doğasının yıkılmaz gerçekliği üzerine kuruludur.

Bu durumun farkına varılması, savunucularının, yani anarşistlerin, mevcut toplumdaki resmi kurumlarla karşılaştırıldığında kendilerini yarı veya tam manada kanuna karşı gelirken bulmalarına yol açıyor. Doğrusu anarşizm hiçbir ülkede yasal şekilde duyurulamaz. Bunun nedeni insanların, mevcut toplumun hem kölesi hem efendisi olan devlet tarafından derinden etki altına alınmasıdır. İnsanın yaşamını “dilimlere” bölerek üzerinde bir parazit gibi yaşayan bu bireyler zümresi kendini devlet ile özdeşleştirmiştir.

İnsan, bireysel veya toplumsal olarak, gerçekte sömüren ve ezen olmaktan başka hiçbir şey olmayan bu “yöneticiler ve efendiler”in insafına kalmış durumda. Büyük anarşizm fikri, sağcı ya da solcu, burjuva ya da devletçi sosyalist olmaları fark etmeksizin, modern dünyayı vahşileştiren ve köleleştiren bu dolandırıcıların insafına kalmayacak.

Bu dolandırıcılardan ilki daha az iki yüzlüdür ve açıkça burjuva olduğu görülebilir. Öteki ise devletçi sosyalistlerin her türü, içlerinden özellikle “komünist” lakabını gayrimeşru olarak kullananlar, yani bolşeviklerdir. “Eşitlik ve kardeşlik” şiarlarının ardında riyakarca saklanırlar.

Bolşevikler mevcut topluma binlerce kez cila çekmeye veya bazıları için efendilik, diğerleri için kölelik oluşturan baskı sistemlerini yeniden etiketlendirmeye hazırlar. Yani, mevcut toplum yapısını zerre değiştirmeden, baskı ve kölelik arasında var olan doğal çelişkilerle uzlaşan aptal programlarının isimlerini değiştirebiliyorlar. Hayattaki tek gerçek insan idealinin, yani özgürlükçü komünizmin gerçekleşmesini önlemek amacıyla bu çelişkilere tutunuyorlar.

Absürt programlarına göre, devletçi sosyalistler ve komünistler, özgürlüğü toplumsal yaşamda gerçekleştirmeden, insanın toplumsal olarak kurtuluşuna “müsaade etmeye” karar verdiler. İnsanı, yalnızca doğa yasalarına boyun eğecek şekilde tamamen özgürleştirmeye gelince, bunu onlar yaptığı müddetçe sorun yok.

Özgürleşme onların iğrenç denetimlerinden asla kurtulamasın diye, çabalarını burjuvazinin çabalarıyla birleştirmelerinin nedeni budur. Her halükarda, herhangi bir siyasi otorite tarafından verildiği sürece “özgürleşme”nin alabileceği biçimi çok iyi biliyoruz.

Burjuvazi, emekçilerden böyle kalmaya kalmaya mahkum köleler olarak söz etmeyi doğal buluyor. Burjuvazi, insanlığın tümüne gerçekten kullanışlı ve güzel bir şey üretecek olan özgür üretimi asla desteklemez. Elindeki devasa sermaye kaynaklarına rağmen yeni bir toplumsal varoluşun ilkelerini geliştiremeyeceği açıktır.

Şimdiki zaman onlara oldukça yeterli görünüyor çünkü çarlar, başkanlar, hükümetler ve neredeyse tüm aydınlar ve bilim adamları, yeni toplumun kölelerine boyun eğdiren herkes önlerinde eğiliyor. Burjuvazi sadık hizmetçilerine haykırıyor: “Hizmetçiler, kölelere hakkı olan köleliği verin, size ait olan kısmı bize hizmet etmek için alın, gerisi bize kalsın!… Onlar için, bu şartlar altında hayat elbette güzel.

Devletçi sosyalistler ise karşılık veriyor: “Hayır, biz yukarıdakilere katılmıyoruz!” Bununla işçilere sesleniyor, onları siyasi partilere dönüştürüyor ve onları isyana teşvik ediyorlar: “Burjuvaziyi kovun! Onları devlet iktidarından uzaklaştırın ve iktidarı biz devletçi sosyalistlere verin ki biz sizi savunup özgürleştirelim.”

Aylaklar ve ayrıcalıklılardan ziyade devlet iktidarının gerçek düşmanı olan işçiler öfkelerini açığa çıkarır, isyan eder, devrimi gerçekleştirir, devletin gücünü yok ederek iktidar sahiplerini kovar. Sonrasında da ya saflık ya da dikkatsizlik nedeniyle sosyalistlerin iktidarı ele geçirmesine izin verirler.

Rusya’da bolşevik iktidara bu şekilde el koymasına izin verdiler. Ve bu korkak Cizvitler, bu canavarlar, bu özgürlüğün kasapları -silahsız da olsalar- halkı boğmak, kurşuna dizmek ve ezmek için harekete geçtiler. Tıpkı onlardan önce burjuvazinin yaptığı gibi, hatta daha da kötüsü.

İnsandan özgürlük ruhunu ve yaratma iradesini tek seferde, tamamen ortadan kaldırarak, onu bir grup kötü adama manevi bir köle ve fiziksel bir uşak yapmak amacıyla, bu ruhu kırmaya çalıştılar. Devrilen tahtın yerine yerleştiler ve kitleleri dize getirmek, kendilerine karşı çıkanları ortadan kaldırmak için katillerini kitlelerin üzerine saldırtmaktan çekinmediler.

Halk, Rusya’daki sosyalist iktidarın zincirlerinin ağırlığı altında inliyor. Başka ülkelerde de burjuvazinin boyunduruğu altında hatta burjuvaziyle işbirliği yapan sosyalistlerin boyunduruğu altında inliyor. Her yerde bireysel veya kolektif olarak halk, devlet iktidarının otoritesi, onun siyasi ve ekonomik saldırıları altında inliyor.

Herhangi bir çıkar gütmeden halkın acılarını paylaşan çok az insan vardır. Ve eski veya yeni cellatlar, onların halkla bütünleşmesini engellemek için çok etkili araçlara sahiptir. Yaşam, özgürlük ve mutluluk haklarını savunmak için yanıp tutuşan insan, yaratıcı kararlılığını şiddet girdabına girerek ortaya koymaya çalışır.

Kavgasının belirsiz sonu geldiğinde, ilmiği celladın boynuna doladığı anda göstereceği cesaret, celladının titreyerek önünde eğilmesini sağlayacaktır. Ama ne yazık ki insan celladının hayatı boyunca yaptığını yapacağı anda gözlerini kapatmayı çok sık tercih eder.
Kendi özgürlüğünün ve komşusunun özgürlüğünün yaşam kadar dokunulmaz olduğuna, yalnızca baskı zincirlerinden başarılı bir şekilde kurtulan ve insanlığa karşı işlenen tüm suçları gören biri ikna olabilir. Özgürlüğünü kazanmaya ve savunmaya, her sömürücü ve her celladın kökünü kazımaya hazırsa ve burjuva iktidarının yerini almayı hedeflemiyorsa, o zaman çağdaş toplumun kötülüğüne karşı mücadele edebilir.

Onu devrimci anarşist yapan, sosyalist, komünist, bolşevik veya eşit derecede baskıcı başka herhangi bir güçle değil, bireysel sorumluluk temelinde örgütlenmiş ve herkes için gerçek bir özgürlük ve toplumsal adaleti garanti eden, gerçekten özgür bir topluma ulaşmayı amaçlamasıdır. Devrimci anarşist, katil devletin karşısında korkmadan durabilir:

“Hayır, öyle olması gerekmiyor! Ezilenler, isyan edin! Tüm devlet gücüne karşı ayağa kalkın! Burjuvazinin iktidarını yıkın ve onun yerine sosyalistlerin ve bolşeviklerin iktidarını koymayın. Tüm devlet gücünü ortadan kaldırın ve destekleyicilerini kovun, çünkü onlardan asla size dost olmaz.”

Devletçi sosyalistlerin veya komünistlerin iktidarı, en az burjuvazininki kadar tehlikelidir. Hatta deneylerini insanların kanlarıyla ve yaşamlarıyla yaptıklarında onlardan çok daha tehlikeli olabilirler. Bu noktada, gizlice burjuva iktidarının öncüllerine dönmeleri uzun sürmüyor ve her iktidar gibi yalan söylüyor ve aldatıyor ve en kötü yola başvurmaktan az çekinmiyorlar.

Komünizm fikri onlar için gereksiz hale geliyor ve artık onlardan yararlanamıyor, onun yerine iktidara tutunmasına yardımcı olabilecek her türlü şeyden medet umuyorlar.

Savaşmak için burjuvaziye ve devlet sosyalistlerine bırakılan herhangi bir siyasi devrim -özellikle Şubat ve Ekim 1917 Rus devrimleri- az önce söylediklerimin iyi bir örneğidir. Rus İmparatorluğu’nu deviren emekçi kitleler, sonuç olarak, kendilerini siyasi olarak yarı özgürleşmiş hissettiler ve kurtuluşlarını tamamlamaya çalıştılar.

Büyük toprak sahiplerinden ve din adamlarından alınan tüm toprakları, başka birinin emeğini sömürmeden üretenlere devretmeye başladılar. Şehirlerde de, fabrikalar, atölyeler, matbaalar ve diğer üretim yerleri oralarda çalışan işçilerin eline geçti. Kasaba ve kır arasında kardeşlik ilişkileri kurmak için tasarlanan bu sağlıklı ve coşkulu çabalara giren emekçiler, Kiev, Harkov ve Petrograd’da yeni hükümetlerin kurulduğunu fark etmediler.
Halk, sınıf örgütleri aracılığıyla müdahale olmaksızın gelişirken, toplumun tüm parazitlerini ve birilerinin diğerleri üzerinde uyguladığı tüm iktidarı ortadan kaldırmayı amaçlayan yeni, özgür bir toplumun temellerini atmayı arzuluyordu.

Bu yaklaşım açıkça Ukrayna’da, Urallarda ve Sibirya’da ilerleme kaydetti. Tiflis, Kiev, Petrograd ve Moskova’da, can çekişen yetkililerin tam kalbinde, benzer bir eğilim su yüzüne çıktı.

Bununla birlikte, her zaman ve her yerde, devlet sosyalistleri, kiralık katillerinin yanı sıra çok sayıda destekçiye de sahipti ve hala sahip. Bu destekçiler arasında, ne yazık ki çok sayıda işçi de var. Bolşevikler, bu paralı katiller tarafından kışkırtılarak, halkın bu çabalarını o kadar korkunç bir şekilde cezalandırdılar ki, Ortaçağ Engizisyonu bile onları kıskanabilirdi! Kendimize gelince, tüm devlet iktidarının doğasını bilerek bolşevik liderlere şunları söyledik:

Yazıklar olsun size! Burjuvazinin ezilenlere karşı gaddarlığı hakkında çok şey yazdınız ve konuştunuz. Kurtuluşları için mücadele eden emekçilerin devrimci saflığını ve bağlılığını savunmakta çok gayretli davrandınız. Ve şimdi iktidara geldiğinize göre, ya burjuvazinin aynı korkak uşakları oldunuz ya da kendi başınıza burjuvazi oldunuz. Yöntemleriniz ise burjuvazinin bile hayretler içinde kaldığı ve sizinle dalga geçtiği uç noktalara kadar uzanıyor.

Üstelik, son yıllarda bolşevik deneyimlerden hareketle burjuvazi; devlet sosyalizminin “bilimsel” kuruntusunun, burjuvazinin yöntemleri ve aslında burjuvazinin kendisi olmadan ayakta kalamayacağını anladı. Sosyalist sistemde, emekçi nüfusun büyük çoğunluğuna yönelik sömürünün ve örgütlü şiddetin, sefaleti ve asalaklığı ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmadığını, aslında sömürünün yalnızca isim değiştirdiğini ve iki katına çıktığını fark etti.

Ve gerçekler bize bunu gösteriyor. Bolşeviklerin açgözlüce halkın tüm devrimci kazanımlarını tekellerine almak için polisleri, mahkemeleri, hapishaneleri ve hepsi devrime karşı konuşlanmış gardiyan orduları yeterlidir.

Kızıl ordu, zorla asker alımına devam ediyor! Eski rütbeli yapısını, bu rütbeleri farklı şekilde isimlendirerek, hatta daha hesap vermez ve baskıcı bir hale getirerek sürdürüyor.

Liberalizm, sosyalizm ve devlet komünizmi, aynı ailenin üç koludur; insanlık için uygun bir toplumsal ideale dayanan yeni, sağlıklı, özgün bir ilkenin özgürlük ve bağımsızlık yönünde büyümesini engellemek amacıyla, insan üzerindeki güçlerini kullanırlar.

Bir devrimci anarşist, ezilenleri isyana teşvik eder. Ayaklan, içindeki ve üzerindeki tüm iktidarın kökünü kurut ve başkalarının üzerinde iktidar kurma. İnsan toplumunda iktidar, hiçbir zaman gerçekten kendi emeğiyle ve ahlaklı bir varoluşla yaşamamış kişiler tarafından savunulur.

Devletin otoritesi hiçbir topluma zevk ve mutluluk getirmeyecek, hiçbir toplumu tatmin etmeyecektir. Bu tür bir otorite, asalaklar tarafından, insanın hayatında yararlı ve iyi olan her şeyi emekleriyle üretenlere karşı canice yağmalamak ve şiddet uygulamak amacıyla yaratılmıştır.

Bu iktidar ister burjuva, ister sosyalist, ister bolşevik, isterse de işçi-köylü olsun, en sonunda hepsi kaçınılmaz olarak sağlıklı ve mutlu bir bireye olduğu kadar topluma da zarar verir.

Bütün devletlerin iktidarlarının doğası her yerde aynıdır: bireyin özgürlüğünü ortadan kaldırarak ona kirli işlerini yaptırmadan önce, onu ruhen ve bedenen bir köleye çevirir. Zararsız iktidar diye bir şey yoktur.

Ey ezilen kardeşim, içindeki tüm iktidarı def et hiçbir iktidarın kurulmasına izin verme!

Bir bireyin veya bir grubun gerçekten sağlıklı, neşeli yaşamı; onu yapay yapılara, yazılı yasalara dahil etmeye çalışan programların ve otoritenin yardımıyla oluşturulamaz. Hayır, söz konusu yaşam sadece bireysel özgürlük ve onun bağımsız yaratıcı çabası temelinde, yıkma ve yaratma eylemlerinde ilerleme kaydederek inşa edilebilir.

Her bireyin özgürlüğü, ilk olarak özgürlükçü bir toplumun kuruluşunda yatar. İkincil olarak bu özgürlük, ademi merkeziyetçilik ve ortak bir hedef olan özgürlükçü komünizmin gerçekleştirilmesi yoluyla bütünlüğe ulaşır.

Özgürlükçü komünist bir toplumu ne zaman düşünsek, onu insan ilişkileriyle uyumlu, görkemli bir toplum olarak görürüz. Esas olarak, herkes için eşit bir sosyal adalet ölçüsünü garanti eden federasyonlar ve konfederasyonlarda bir araya gelen özgür bireylere bağlıdır.

Özgürlükçü komünizm, köklerini insanın özgür yaşamından alan, toplumun kastlara ve sınıflara bölünmesini engelleyerek ilerlemesini ve mükemmelleşmesini amaçlayan, tüm adaletsizliklerin ve kötülüklerin ortadan kaldırılmasına dayanan bir toplumdur.

Özgürlükçü toplumun hedefi; emek, kararlılık ve zeka yoluyla herkesin hayatını daha güzel ve daha parlak hale getirmektir. Doğayla tam bir uyum içinde olan özgürlükçü komünizm, sonuç olarak, tamamen bağımsız, yaratıcı ve özgür insan yaşamı üzerine kuruludur. Bu nedenle bu toplumu var edenler, özgür ve ışıltılı varlıkların hayatlarını yaşıyor gibi görünmektedir.

Emek, evrensel kardeşlik, yaşam sevgisi, güzelliğin özgürce yaratılması tutkusu, tüm bu değerler özgürlükçü komünistlerin yaşamını ve eylemini canlandırır. Devletçi sosyalistlerin bu kadar çok sayıda çalıştırdıkları hapishanelere, cellatlara, casuslara ve provokatörlere ihtiyaç yoktur. Prensip olarak özgürlükçü komünistlerin, en önemli örneği ve en büyük şefi son tahlilde devlet olan kiralık haydutlara ve katillere ihtiyaçları yoktur.

Ezilen kardeşim! Düşünce ve örgütlü eylem yoluyla kendinizi o toplumun kurulmasına hazırlayın. Bunun dışında, kuruluşunuzun toplumsal faaliyetlerinde sağlam ve tutarlı olması gerektiğini unutmayın. Kurtuluşunuzun yeminli düşmanı devlettir: Devlet, en iyi, şu beş klişenin birleşiminde somutlaşır: mülk sahibi, asker, yargıç, rahip ve hepsine hizmet eden entelektüel.

Çoğu durumda, bunların üçüncüsü insanlığı cezalandırıyor ve insan yaşamını bireysel ve toplumsal yönü ile belirliyor. Bunu yaparken de tutucu katiplerin suçlarının dışavurumu olan tarihsel ve hukuksal yasaları sistemleştirmek adına, doğal yasaların anlamını çarpıtarak dört efendisinin yetkilerini “meşrulaştırmayı” kendine görev ediniyor.

Düşman çok güçlüdür çünkü yüzyıllardan beri varlığını yağma ve şiddet sayesinde devam ettirme tecrübesine sahiptir. İç krizlerin üstesinden gelmiştir fakat insanı asırlık uykularından uyandıran yeni bir bilimin ortaya çıkmasıyla yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Ve şimdi yeni bir yüze bürünmeye çalışıyor.

Bu yeni bilim -büyücü çıraklarının bu “beş” birliğinin engellerine rağmen- insanı önyargılarından kurtarır, kendisini ve hayattaki gerçek yerini keşfetmesi için onu donatır.

Dolayısıyla, ezilen kardeşim, düşmanımızın yeni yüzü, örneğin devletin bilgili reformcularının odalarından çıkan her şeyde görülebilir. Böyle bir başkalaşımın tipik bir örneğini ilk elden tanık olduğumuz devrimlerde gördük. İlk başta, düşmanımız olan devletin “beşli” birliği, yeryüzünden tamamen yok olmuş gibi görünüyordu.

Gerçekte, düşmanımız sadece kılık değiştirdi ve bize karşı suç teşkil eden yeni müttefikler buldu. Bolşeviklerin Rusya’daki, Ukrayna’daki, Gürcistan’daki ve birçok Orta Asya halkı arasındaki örneği bu açıdan çok öğretici. Bu, kurtuluşu için savaşan insanlık tarafından asla unutulmayacak bir derstir, çünkü kabus gibi bir suçluluk onun içine işleyecektir.

Ezilenlerin, kendisini çevreleyen kötülüğe karşı mücadelesinde elde edebileceği tek ve en emin yol, insan evriminde derin ve ileri bir kırılma olan toplumsal devrimdir.

Toplumsal devrim kendiliğinden gelişse de örgüt onun yolunu açar, karşısına dikilen setler arasındaki gediklerin görülmesini kolaylaştırır ve devrimin gelişini hızlandırır. Devrimci anarşist, bu çizgide, şimdi şu anda harıl harıl çalışmalıdır.

Her ezilen, boyunduruğun kendisini aşağı çektiğinin farkına varmalı ve bu rezilliğin insanların hayatını ezip geçtiğini anlayarak anarşistin yardımına koşmalıdır. Her insan sorumluluğunun bilincinde olmalı ve insanlığın özgürce nefes alabilmesi için “beşler” birliğindeki tüm cellatları ve parazitleri toplumdan atmalıdır.

Her insan ve her şeyden önce -özgürlük, dayanışma ve eşitlik ideali için mücadeleye ön ayak olan- devrimci anarşist, toplumsal devrimin, eğer yaratıcı bir şekilde gelişecekse, yeterli araçlara ve örgütsel kaynaklara ihtiyaç duyduğunu akılda tutmalıdır.

Özellikle de, kendiliğinden olan bir isyanda; köleliğin köklerinden koparılıp özgürlüğün ekildiği, her insanın özgür ve sınırsız gelişme hakkının gerçekleştiği aşamada. Bu, bireylerin ve kitlelerin kendi içlerindeki ve çevresindeki özgürlüğü canlandırarak toplumsal devrimin kazanımları doğrultusunda hareket etme cesaretini gösterecekleri ve devrimin bu tür örgütsel kaynaklara en çok ihtiyaç duyacağı zamandır.

Örneğin, devrimci anarşistler Rus devriminde olağanüstü bir rol oynadılar, ancak gerekli eylem araçlarına sahip olmadıkları için tarihsel misyonlarını tam olarak yerine getiremediler.

Üstelik bu devrim bize şu gerçeği de gösterdi: halk kitlelerinin kölelik bağlarından kurtulduktan sonra yenilerini yaratmaya hiç niyetleri kalmamıştır. Tam tersine; devrim zamanlarında halklar, yalnızca özgürlükçü içgüdülerine yanıt veren değil, aynı zamanda düşman saldırıya geçtiğinde kazanımlarını da savunabilen yeni özgür birlik biçimleri ararlar.

Bu sürecin işleyişini gözlemlerken, en verimli ve en değerli örgütlenmelerin, toplumsal kaynakları hayatın kendisi tarafından yaratılan komünlerden, yani özgür sovyetlerden başka bir şey olamayacağı sonucuna defalarca vardık. Aynı inanca dayanarak, devrimci anarşist büyük bir özveriyle harekete geçiyor ve ezilenleri özgür örgütlenmeler için mücadeleye katılmaya teşvik ediyor.

O, yalnızca temel yaratıcı örgütsel ilkelerin gösterilmesi gerektiğine değil, aynı zamanda yeni yaşam tarzını düşman güçlere karşı savunmak için gerekli araçlarla donatmaya da ihtiyaç olduğuna inanıyor. Bunun en sıkı şekilde takip edilmesi ve halk tarafından bizzat ve derhal desteklenmesi gerektiğini, pratik göstermiştir.

İçlerinde doğuştan var olan anarşizm dürtüsüyle halklar, devrimi gerçekleştirme yolunda özgür örgütlenmeler ararlar. Özgür meclisler her zaman en iyisidir. Devrimci anarşist, bunu ellerinden geldiğince gerçekleştirmelerine yardım etmelidir. Örneğin, komünlerin özgür birliğinin ekonomik sorunu, özgür sovyetlerin destek sağlayacağı üretim ve tüketici kooperatiflerinin yaratılmasında tam ifadesini bulmalıdır.

Devrim dışa doğru dalga dalga yayılırken, özgür sovyetler sayesinde, ezilenler toplumsal mirasın tümüne (toprak, ormanlar, atölyeler, fabrikalar, demiryolları ve deniz taşımacılığı) el koyacaktır. Daha sonra çıkarlar, yakınlıklar veya ortak bir ideal temelinde bir araya gelerek, toplumsal yaşamlarını ihtiyaç ve isteklerine göre çok çeşitli hatlar üzerinde yeniden inşa edecekler.

Bunun zorlu bir mücadele olacağını söylemeye gerek yok. Çok sayıda cana mal olacak. Çünkü özgür insanlığı son bir kez eski dünyayla karşı karşıya getirecek. Tereddüt veya duygusallığa yer olmayacak. Bir ölüm kalım mücadelesi olacak! Her halükarda, kendi haklarına ve insanlığın haklarına önem veren herhangi biri, şu anda olmak zorunda olduğu gibi bir bir köle olarak kalmak istemiyorsa, bunu böyle düşünmelidir.

Sağlıklı akıl yürütme ve kendini ve başkalarını sevmesi yaşamda üstünlük kazandığında, insan kendi varlığının gerçek yaratıcısı olacaktır.

Örgütlen ezilen kardeşim! Tarladan ve atölyeden, okuldan ve üniversite sıralarından bütün insanları çağır. Alimleri ve entelektüelleri de unutmadan, o odasının ötesine geçmeyi göze alsın ve ürkütücü yolunuz boyunca size yardım etsin. Bunlardan çoğunun çağrınıza cevap vermeyebileceği ya da cevap verse bile gözünüzü boyamak niyetiyle bunu yapacakları doğrudur. Çünkü unutmayın ki onlar “beşler” birliğinin sadık kullarıdır.

Öyle olsa bile, her on kişiden biri arkadaşlığını kanıtlayacak ve diğer dokuzunun hilekarlığını boşa çıkarmaya yardım edecek. Fiziksel şiddet, yani yönetenlerin ve yasama yapanların kaba kuvveti söz konusu olduğunda, kendi şiddetinizle bunun üstesinden geleceksiniz.

Örgütleyin, tüm kardeşlerinizi harekete katılmaya çağırın ve yönetenlerin, kendi iradeleriyle, insan yaşamını düzenlemeye yönelik korkakça mesleklerini bırakmalarında ısrar edin. Reddederlerse ayaklanın, polislerini, milislerini ve “beşler” birliğinin diğer bekçi köpeklerini silahsızlandırın.

Tüm yöneticileri gerektiğince tutuklayın, yasalarını parçalayın ve yakın! Cellatları yok ettikten ve tüm devlet gücünü ortadan kaldırdıktan sonra hapishaneleri yıkın!

Pek çok ücretli katil ve suikastçi orduda, ama zorla askere çağrılan arkadaşlarınız da orada. Onları yanınıza çağırın, yardımınıza gelecekler ve paralı askerleri etkisiz hale getirmenize yardım edecekler.

Kardeşlerim, hepimiz bir kez büyük bir ailede bir araya geldikten sonra aydınlanma ve bilgi yolunda birlikte yürüyeceğiz, gölgeleri geride bırakacağız ve insanlığın ortak idealine, yani özgür ve kardeşçe bir yaşama, kimsenin artık köle olmayacağı ve kimse tarafından ezilmeyeceği bir topluma doğru adım atacağız.

Düşmanlarımızın zalimce şiddetine, isyancı devrimci ordumuzun yoğun gücüyle cevap vereceğiz. Tutarsızlığa ve keyfiliğe, bireysel sorumluluk temelinde, herkes için özgürlüğün ve sosyal adaletin gerçek garantörü olarak ve yeni yaşamımızı adalet temeli üzerine kurarak cevap vereceğiz.

Özgürlük yolunda yalnızca “beşler” birliğinin kana susamış suçluları bize katılmayı reddedecekler. Ayrıcalıklarını korumak için bize karşı çıkmaya çalışacaklar. Böylece kendi ölüm fermanlarını imzalayacaklar.

Yaşasın anarşist toplum için mücadeleye duyulan temiz ve sağlam inanç.

*Uyanış Dergisi (Пробуждение) 18. Sayı, Ocak 1932, sayfa 57-63 ve 19-20. Sayı, Şubat-Mart 1932, sayfa 16-20.

]]>
https://karala.org/dergi/nestor-mahno-devrimci-anarsistin-abcsi-ceviri-nisa-durdu/feed/ 1 1442
Anarşist Dergi Karala 4. Sayı Çıktı https://karala.org/dergi/anarsist-dergi-karala-4-sayi-cikti/ https://karala.org/dergi/anarsist-dergi-karala-4-sayi-cikti/#respond Fri, 29 Apr 2022 13:08:18 +0000 https://karala.org/?p=1368 Anarşist Dergi Karala 4. sayı çıktı. “İdam sehpalarından dünyaya ulaşan ses Yaşasın Anarşizm!”

Dergiye ulaşmak için

Meşrutiyet Mah. Konur Sok. 53/10 Kızılay

0533 132 1936

]]>
https://karala.org/dergi/anarsist-dergi-karala-4-sayi-cikti/feed/ 0 1368