Bolşevizm – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Fri, 04 Feb 2022 11:31:42 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg Bolşevizm – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Bolşevizm Kemalizm’in Kan Kardeşidir – Şamil Parlak https://karala.org/dergi/bolsevizm-kemalizmin-kan-kardesidir-samil-parlak/ https://karala.org/dergi/bolsevizm-kemalizmin-kan-kardesidir-samil-parlak/#respond Sat, 29 Jan 2022 17:08:03 +0000 https://karala.org/?p=1160 Taksim Meydanı’nda bir anıt vardır. Yaşadığımız topraklarda Taksim Meydanı, bir devlet katliamının ardından, ezilenler için simgesel bir yer haline gelmiş, 1977’den bugüne yüzlerce mitinge, eyleme, kavgaya tanıklık etmiştir. Meydan ezilenler için mücadeleyle simgeleştiği gibi, meydandaki bu anıtta ezenler için de simgesel nüveler vardır.

1928 yılında İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’ya yaptırılan anıtın bir yüzü TC’nin Kuruluş Savaşı’nı, diğeri ise cumhuriyeti simgeliyor. Cumhuriyeti simgeleyen yüzünde askerlerin ve halkın önünde duran bir Mustafa Kemal tasviri varken diğer yüzünde Mustafa Kemal’in arkasında Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü duruyor. Bir de Kuruluş Savaşı’ndaki Bolşevik dostluğunu simgeleyen iki Bolşevik general Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov.

Kliment Voroşilov kimdir diye bakıyoruz. 1917 Ekim’inde Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Petrograd Savunma Komitesi Başkanı olan Voroşilov, 1918’de Ukrayna 5. Kızıl Ordusu’nu kurdu. TC’nin Kuruluş Savaşı sırasında askeri bilgi ve deneyimlerini paylaşmak üzere Ankara’ya gönderildi. Sonraları 1925 yılında Halk Savunma Komiserliği’ne (Kızıl Ordu Komutanlığı) atandı, 2. Dünya Savaşı’na kadar bu görevi sürdürdü. Bu tarihlere kadar Moskova’daki büyük temizlikten kurtulan nadir isimlerinden biri olmasını Stalin’le ömrünün sonuna kadar süren dostluğuna borçlu olan Voroşilov, Leningrad Savunması sonrasında mareşallikle ödüllendirildi ve savaş sonrası politbüro üyesi oldu. Stalin’in ölümüyle birlikte de Yüksek Sovyet Prezidyumu Başkanlığı’na getirildi.

Mihail Frunze, Voroşilov tarafından kurulan Ukrayna Kızıl Ordusu’nun 1921’deki komutanıydı. 18 yaşında Bolşeviklere katılan Frunze, genç yaşta öldüğünde Troçki’nin halefi olarak Kızıl Ordu Komutanı’ydı. Bu görevden önce ise Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti temsilcisi olarak 1921’de Ankara’daydı Frunze. Ona Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti temsilciliğini veren, Ukrayna’da 1918-1921 yılları arasında gerçekleşen anarşist devrimi, üçüncü ve son büyük taarruzda haleflerinin aksine bastırabilmesiydi.İsyan Ordusu’nun tümüyle yok edilmesi amacıyla üçüncü büyük taarruz Frunze komutanlığında başladı. Brest Litovsk’la terk edilen Ukrayna’yı anarşist devrimle kurtaran İsyan Ordusu’nun yok edilmesi, beraberinde devrimin de yok edilmesi demekti. İsyan Ordusu’nun yok edilmesi, Ukrayna’da kurulan ve yine Brest Litovsk’la Bolşeviklerce kendi kaderine terk edilen Alman devriminin mimarlarından olan sosyalist Rosa Lüksemburg’un adını taşıyan komünlerin dağıtılması, İsyan Ordusu’na katılan, destekleyen, yardım eden yüzbinlerce Ukrayna işçi ve köylüsünün katledilmesi demekti. Lenin’in emri, Troçki’nin önderliği ve Frunze’nin komutanlığında gerçekleştirilen bu topyekûn imha ve işgal saldırılarına karşı topyekûn direniş, 1921 Haziran’ına kadar sürdü.

İktidarın özgürlüğe açtığı savaşın son taarruzunun komutanı Frunze’ye kulak verelim:

“İsyan Ordusu komutanı Mahno yoldaşa emir. Nüshası Güney Cephesi orduları komutanlarına. No: 00149. Genelkurmay’da hazırlanmıştır. Melitopol, 23 Kasım 1920.

Wrangel’le çatışmaların son bulması nedeniyle ve Wrangel’in kesin yenilgisi göz önünde bulundurularak, Güney Cephesi Askeri Devrimci Konseyi, partizanlar ordusunun görevinin son bulduğunu kabul eder. Dolayısıyla İsyan Ordusu Askeri Devrimci Konseyi’ne, isyancı partizan birliklerini, vakit kaybetmeksizin Kızıl Ordu’nun bir parçasını oluşturacak düzenli askeri birimlere dönüştürmeye koyulmasını önerir. İsyan Ordusu’nun olduğu haliyle devam etmesi için artık hiçbir neden yoktur. Tam tersine Kızıl Ordu’nun yanında özel amaçlar gözeten, özel bir örgütlenmeye sahip bu birliklerin varlığı kesinlikle kabul edilemez birtakım sonuçlar doğuruyor. Bu nedenledir ki Güney Cephesi Askeri Devrimci Konseyi, İsyan Ordusu Askeri Devrimci Konseyi’nden aşağıdakilerin yapılmasını talep eder:

Halen Kırım’da bulunan eski isyan ordusunun tüm birlikleri, ivedi olarak 4. Sovyet ordusuna katılmalıdır. Bu dönüşümden Askeri Devrimci Konsey sorumlu olacaktır.

Gulya-Polye askeri tertipler seksiyonu tasfiye edilmelidir. Savaşçılar, ordunun yedek birlikler komutanlığının talimatlarına uygun olarak yedek birliklere paylaştırılacaktır.

İsyan Ordusu Askeri Devrimci Konseyi, bu dönüşümlerin gerekliliğini savaşçılara açıklamak için gerekli her türlü tedbiri almak durumundadır.
İmza: M. Frunze, Güney Cephesi Başkomutanı; Smilga, Askeri Devrimci Konsey üyesi; Karatıgin, Genelkurmay Başkanı.”

Wrangel’le çatışmaların son bulduğunu söylüyor Frunze ve haliyle İsyan Ordusu’nun varlığının bu koşullarda büyük tehlikelere yol açtığını, acilen kendini feshetmesi gerektiğini buyuruyor. Yani her türden iktidarı özgürlüğe düşman gören bir ordu, doğal olarak beni de düşman görüyor diyor. Ve doğal olarak varlığına göz yumamam.

Ama bana düşman başka bir iktidarla dövüşmesi için elbette onunla dostluk yapabilirim. Makyavelli’nin kulakları çınlasın, bir Bolşevik’e rehber oluveriyor. İktidar için dövüşenlerin dostluktan düşmanlıktan ne anladığı gözler önüne seriliyor. Bu gelişmelerden haberdar olunca Bolşevikler’in Kemalizm’le dostluğu da anlam kazanıyor değil mi? Neden kazanmasın?

Frunze, Elinin Kanı Ayağının Tozuyla Mustafa Kemal’in Huzurunda

Mustafa Kemal ve Frunze’nin karşılaşmalarını gösteren bir çizim.

Sonrasında Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti temsilcisi olarak daha elinin kanı kurumadan Lenin’in emriyle Ankara’ya gelen muzaffer komutan Mihail Frunze, Kemalizm’in Kuruluş Savaşı’nda kullanılmak üzere 1,1 milyon altın rubleyi de beraberinde getirmişti. Ankara’ya gelişi şerefine 30 Aralık’ta büyük bir ziyafet verildi. Hariciye Vekaleti’nde düzenlenen bu ziyafette Mustafa Kemal ve Frunze karşılıklı konuşmalar yaptılar.

Mustafa Kemal’in konuşmasını tamamlaması üzerine Frunze ayağa kalkarak, “Yaşasın Türk ordusu! Yaşasın Türk halkı! Yaşasın Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırdı. Bunun üzerine Mustafa Kemal de yeniden söz alarak; “Yaşasın Rus milleti ve Rus Şurâlar Hükümeti! Yaşasın Ukrayna ordusunun Başkumandanı arkadaşımız kahraman Frunze!” diye karşılık verdi.

Batı cephesini gezen Frunze, Azerbaycan büyükelçisi Abilof ile birlikte Mustafa Kemal’le özel bir görüşme yaptı. Bu görüşmede TBMM’nin Fransa ile yaptığı Ankara Antlaşması neticesinde iki taraf arasında oluşan güvensizlik onarılmaya çalışıldı.

Mustafa Kemal bu güvensizliği, Büyük Taarruz’un askeri planını açıkça paylaşarak dağıttı. 2 Ocak 1922’de Türkiye-Ukrayna Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması böyle imzalandı.

Asker, Bürokrat, Diplomat, Katil; Bir Devlet Adamı: Kliment Voroşilov

Mustafa Kemal ve Voroşilov TC’nin yıldönümü Kutlamalarında

Frunze ile birlikte Taksim’deki anıtta yer alan Voroşilov da, Kuruluş Savaşı sırasında iki devlet arasındaki iş birliğini icra eden temsilcilerden biriydi. Askeri bilgisiyle savaşın taktik ve stratejisine katkı sunması amacıyla Ankara’ya gönderildi. Mustafa Kemal’in bu iki temsilcinin heykelde yer almasına dair verdiği özel emir; o tarihlerde ölmüş olan Frunze’nin anısına bir selamdı. Heykelin yapımından sonra 1933’te tekrar Ankara’ya gelecek olan Voroşilov için ise bir onur.

Voroşilov 1933’te TC’nin 10. yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, Türkiye’ye davet edildi. 10. yıl törenine katılan Voroşilov, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte “Geçit töreninde gördüğüm ordu Türkiye’nin geleceğinin koruyucusudur” diyor, üstüne akşam yapılan baloya da Mustafa Kemal’le birlikte geliyordu. Voroşilov’un gördüğü ordu, Türkiye’nin geleceğini beş yıl sonra Dersim Katliamı’nı gerçekleştirerek koruyacaktı. Karşılıklı olarak övgülerin dizildiği baloda Voroşilov dozu artırarak Rus halk dansı gösterisi sunmuş, Mustafa Kemal de bu jeste zeybekle karşılık vermişti.

Bir devletin, halkların kanı üzerine kuruluşunun 10. yılında tepinen iki general! Biri çağdaş zeybek, öteki devrimci kalinka…

Bolşevikler ve İttifakları

Mustafa Kemal ve Voroşilov TBMM önünde

1917’deki devrim sürecinde iktidarı ele geçiren Bolşevikler, proletarya diktatörlüğünün inşası ve sonrasında, daima bir devlet pratiği ortaya koymuştur. Bu pratiğin uluslararası ilişkiler bağlamında irdelenişi çok daha detaylı bir incelemenin konusu olsa da, temel olarak bahsedilebilecek gerçeklik, proletarya devletinin -zaten aksi beklenmemekle birlikte- karşıtlarından pek de farklı bir şey ortaya koymadığıdır.

Her devletin düşmanları, dostları, ittifakları olur. Devletlerin birbirleriyle olan düşmanlıkları da ittifakları da kaçınılmaz olarak her türlü faktöre rağmen yalnızca çıkar üzerine kurulu olsa da, birbirleriyle olan konumlanışlarını anlamlandırmak zorundadırlar.

Buna göre Bolşeviklerin TC ile olan ilişkileri özellikle kuruluş yıllarında fazlasıyla olumludur. Bu ilişkinin Bolşevikler açısından anlamlandırılışı özetle; Türkiye’de gerçekleşen siyasal sürecin bir burjuva devrimi olduğudur. Buna göre TC anti-emperyalisttir. Tıpkı Rusya’daki gibi -hatta tarihsel olarak Rusya ile aşağı yukarı paralel bir şekilde- monarşinin yıkılışı ve cumhuriyetin kuruluşu söz konusudur.

Dolayısıyla Türkiye’de kurulan yeni rejim Bolşeviklere göre ilericidir. Bu okumanın ideolojik kaynağı Marksizm olmakla birlikte, günümüzde hala bu okumayı sürdürebilen Marksist örgütlenmeler mevcuttur. Bunun dışında Bolşeviklerin çıkarlarının çatıştığı devletlerle, TC’nin de çıkarları çatışmaktadır.

Dolayısıyla Ukrayna’nın devrimci güçlerini varlığına bir tehdit olarak görüp katliamlar yaparak bir devrimi ezen Bolşevikler için, Anarşistler düşman, Kemalistler dosttur!

23 Nisan 1920’de TBMM’nin ilanından sonra meclisi ilk tanıyan ve ilk elçi gönderen iktidar Bolşevik iktidar olmuştur. Bolşeviklerin önderi Lenin, Bolşevik hükümetin elçisi olarak atanan Semyon İvanoviç Aralov’un Ankara’ya gidişinden önce bu ittifakı şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir ama görülüyor ki, iyi bir örgütçü, yetenekli bir komutan. Burjuva-ulusal devrimini yürütüyor, ilerici bir insan, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist devrimimizin önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.

Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona yardım etmek, yani Türk halkına yardım etmek gerekiyor. İşte, sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız. İngiltere onların üzerine Yunanistan’ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı.

Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bu günlerde Ukrayna Cumhuriyeti adına Ankara’ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye’de karşılacaksınızdır. Gerçi kendimiz de yoksul isek de Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece Türk halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.

Ne gibi yardımlarda bulunacağımızı da bildirelim; en kuvvetli bir olasılıkla silah yardımında bulunacağız. Gerekirse başka şeyler de veririz.”

Moskova Antlaşması

Moskova Antlaşması’nı imzalayan RSFSC ve TBMM heyetleri

Kemalizm bu dostluğa çok şey borçludur. 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması o süreçte her iki devlet için de devam eden kuruluş savaşları kapsamında imzalanmıştır. Açık bir şekilde karşılıklı destek sözlerinin verildiği anlaşma kapsamında Bolşevik taraf için maddi kazançtan bahsedilmese de, Bolşeviklerin kazancı resmi olarak tanınma ve devam eden savaş çerçevesinde bir saflaşmadır.

Bolşevikler Fransa, Almanya, İngiltere gibi devletlere karşı Kemalist tarafı kendine çekmiştir. Kemalistlerin o günkü koşullarda elinde bulunan somut imkanlar dahilinde Bolşeviklere herhangi bir yardımda bulunması söz konusu olmadığı gibi, içinde bulunduğu Kuruluş Savaşı’nı kazanabilmesi için de teknik ve askeri imkanları yok denecek kadar azdır. Burada Bolşeviklerin dostluğu, belki de TC’nin kuruluşuna yapılan en büyük katkıyı ortaya koymuştur.

Moskova Antlaşması gereğince toplamda 39.275 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 62.986.000 tüfek mermisi, 147.079 top mermisi, 1.000 atımlık top barutu, 4.000 el bombası, 4.000 şarapnel mermisi, 1.500 kılıç, 20 bin gaz maskesi ve 10 milyon altın ruble yardım, Kuruluş Savaşı’nda olan Kemalistlere Bolşevikler tarafından karşılıksız olarak gönderilmiştir.

21 Temmuz 1922’de Şahin gemisi Novorossiysk’ten Trabzon’a 22 uçak getirmiş, Moskova Antlaşması’ndan önce de 8 Eylül 1920’de Erzurum’da külçe halinde ilk altınlar teslim edilmiştir.

Kemalist rejimin bu silahlarla halkları nasıl katlettiği de ayrı bir incelemenin konusudur ancak, bu karşılıksız yardımlara ilişkin Pontus Rumlarının katili, o dönemlerde Kuruluş Savaşı kapsamında komutanlık yapan Giresunlu çete Topal Osman’a kısaca değinmek gerek. Bolşevik komutan Lebedev, Pontus katliamı devam ederken şöyle sesleniyor “yoldaş” Topal Osman’a:

“Karadeniz Kıyısı Türk Kuvvetleri Başkomutanı Yoldaş Osman Ağa’ya;

Saygıdeğer Yoldaşım! Hem Türk hem de Rus Bağımsız Cumhuriyetleri’nin çıkarlarının bekçiliğini yapan Türk misyonunun temsilcileriyle doğrudan temas kurarak, önemli ulusal sorunların çözümü için alınan kararlar doğrultusunda her türlü yardımı gösteriyorum…

28 Eylül 1920”

Yoldaş kime denir? Ukrayna’nın işçi ve köylüleri ne yapmıştır da gericidir? Kemalizm ne söylemiştir de ilericidir? Koskoca proletarya devleti, Giresunlu Topal Osman’ın çete olduğunu nereye kadar göz ardı edebilir? Topal Osman’a yoldaş denmesinin belgesi 1920, henüz Türkiye Komünist Partisi önderi Mustafa Suphi ve yoldaşları katledilmemiş. Peki ya Moskova Antlaşması’nın tarihi ne? Mustafa Suphi’lerin 28 Kanunisani 1921’de, Bolşevikler ve Kemalistler arasındaki tüm askeri ve maddi yardımların lojistik merkezi olan Karadeniz’de katlinin 2 ay sonrası. Mustafa Suphi’nin katledilmesi emrini veren; kimilerine göre Mustafa Kemal, kimilerine göre Enver Paşa, kimilerine göre Kazım Karabekir’dir. Hatta Kemal Tahir’e göre Mustafa Suphi, Kemalistlerle Bolşeviklerin anlaşması sonucunda ve Moskova’nın rızasıyla tasfiye amaçlı katledilmiştir.

Tüm bu iddiaların hepsi ve Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katli de ayrıca bir inceleme konusu olsa da, katillerinin Kuruluş Savaşı içerisinde olan TC olduğu çok açıktır. Açık olan bir diğer şey ise devlet olma gerçeğidir.

Bir düşünce ve hareket olarak anarşizm, 200 yıllık tarihi boyunca bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Tarih boyunca anarşistlerin işaret ettiği şekilde binlerce kez ispatlanmıştır ki her devlet halkların kanı üzerine kurulur. Her devletin kuruluşunda büyük katliamlar vardır. Belli bir toprak parçasında bir devlet olarak var olma iddiasında olan her pratik, halkların üzerinde iktidar kurmak zorundadır. Bu iktidar zor ile, kan ile kurulur.

Ve kime ait olursa olsun, doğal olarak halka karşıdır. Bu iki devlet arasında kurulan ilişki hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz. Ancak Bolşeviklerin bu ilişkiyi savunacak çok basit, çok temel bir gerekçesi vardır. O da devlet olma iddiasında olan herkes için her türlü düşüncenin, her türlü ilkenin, her türlü ideolojinin üstünde olan “devletin çıkarları”dır.

Devletin çıkarları için Ukrayna işçi ve köylüleri katledilebilir. Devletin çıkarları için onlarca halkı kıyımdan, katliamdan geçirmekte ve geçirecek olan devletlerle koşulsuz şartsız iş birliği yapılabilir.

Bolşevik devletin silahlarının tetiğini Kemalist devletin çeteleri çeker, mermileri ezilen halkları vurur! 1921’de Ukrayna’da anarşistleri katleden silahlar, 1930’da Zilan Deresi’nde Kürt halkını vurmuştur.

Bolşevizmin çıkarları, Kemalizm’in halka karşı kurduğu iktidara taş taşımak olmuştur. Bolşevizm, Kemalizm’in kan kardeşidir! Bu kardeşliğin nişanesi, anarşistlerin kanına bulanmış elleriyle bizzat Mustafa Kemal’in elini sıkan Bolşevik generaller Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov şahsında bugün hala Taksim Meydanı’ndadır.

Besleyici Okuma:

]]>
https://karala.org/dergi/bolsevizm-kemalizmin-kan-kardesidir-samil-parlak/feed/ 0 1160
Devrime İhanet: Ekim- Emma Goldman https://karala.org/dergi/devrime-ihanet-ekim-emma-goldman/ https://karala.org/dergi/devrime-ihanet-ekim-emma-goldman/#respond Wed, 17 Apr 2019 10:03:00 +0000 https://karala.org/?p=577 Anarşizmin teorisine ve pratiğine dair çeşitli yazılara yer verdiğimiz bu bölümde, ilk sayımızda Volin’in Bilinmeyen Devrim kitabından “Sosyal Devrimle İlgili İki Karşıt Anlayış” bölümüne yer vermiştik. Bu sayımızda Emma Goldman’ın Bolşeviklerin Devrime İhanetinin Öyküsü (Rusya’daki Hayal Kırıklığım) isimli eseriden bölümlere yer veriyoruz. Emma Goldman ve Alexander Berkman’ın 1919-21 arası Bolşevik Rusya deneyimine ilişkin gözlemlerine yer verilen kitapta, farklı şehirlerde halkın içinde bulunduğu toplumsal-ekonomik düzen ve siyasal atmosfere yer veriliyor. Devrimin toplumsallığının yitirildiği ve Bolşevik iktidarın merkezileştiği süreç; Goldman’ın gözlemleri, devrimin sembol isimleriyle görüşmeleri ve tüm bunlara ilişkin yorumlarıyla tasvir ediliyor.

Kaygı Verici Düşünceler

Yaşam devam ediyor, her gün duygu ve düşüncelerime yeni çelişkiler ekleniyordu. Beni en çok etkileyen ise çevremde tanık olduğum açık eşitsizlikti. Petro-Sovyet Birinci Sınıf Konukevi (Astoria) ahalisine ayrılan pay fabrikalarda çalışan işçilerinkine oranla çok fazlaydı. Emin olun, bu işçiler yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacak oranda bile pay alamıyorlardı. Astoria’da ise durum çok farklıydı. Astoria’da öbeklenen ve Smolni’de çalışmalarını yürüten Komünist Parti üyeleri, Petrograd’ın en iyi imkanlarına sahiplerdi. Kaldı ki ticaret henüz tam anlamıyla ele geçirilememişti. Pazarlar kar ediyor ancak kimse bu alım gücünün kaynağını açıklamaya yetenekli ya da istekli görünmüyordu. İşçiler 2000 ruble verip katı yağ satın alıyor olamazdı. Ve 3000 rubleye şeker, 1000 rubleye et! Bu eşitsizlik, Astoria mutfağında iyice su yüzüne çıkıyordu. Sık sık mutfağa uğruyor ve her seferinde yemek hazırlığının bir tür hengameye dönüştüğüne tanık oluyordum: Fırının önünde küçücük bir yer kapabilmek için itişip kakışan, ortalarında duran tencereden biraz daha fazla yemek alabilmek için birbirlerine aç gözlerle bakan vahşi kadınların içlerinden birisi yanındakinin önünden bir parçacık et arakladığında kopan kızılca kıyametler! Yine de bu acınası tablonun iyi bir yanı vardı. Bu, Astoria’da çalışan kadınların içerlemeleriydi. Yoldaş diyerek seslenilmelerine karşın, onlar hizmetçiydiler ve söz konusu eşitsizliği olanca şiddetiyle yaşıyorlardı: Devrim onlar için yıllar sonra gerçekleşecek bir teori değildi. Devrim yaşanıyordu. Bunu bir gün ben de anlayacaktım.

Paylar komiserlikte dağıtılıyordu; ancak elbette bu görevi yerine getirmekle yükümlü birileri de vardı. Bir gün, uzun kuyrukta sıranın gelmesini beklerken bir köylü kız geldi ve sirke istedi. Birkaç kadın _”Sirke mi? Kim bu beyzade” _diye hiddetle gürleyiverdi. Bu gelen kız, Zinovyev’in hizmetçisiydi ve çok çalıştığını, dolayısıyla fazladan bir şeyleri hak ettiğini düşündüğü Zinovyev’den _“Efendim” _diye söz ediyordu ki ortalık bir anda savaş alanına döndü.

“Efendi ha! Biz devrimi bunun için mi yaptık; yoksa devrimi yapan efendiler miydi? Zinovyev artık bizden biri değil ve bir daha asla olmayacak.”

Bu işçi kadınlar acımasız hatta yaban olmalarına karşın adalet konusunda çok hassaslardı. Devrim, yaşamlarının başat öğesiydi ve her yeni adımda bu kötücül eşitsizliğe maruz kalıyorlardı. Bu durum beni çok rahatsız etmişti. Kendimi Zinovyev ve diğer komünist önderlerin ellerindeki gücü kendi çıkarlarına kullanamayacaklarına şartlamıştım adeta…

… Beni şaşkına çeviren bir diğer olay ise pazarların et, balık, sabun ve hatta ayakkabıdan geçilmiyor oluşuydu. Bütün bunlar pazarlara nasıl sokuluyordu? Daha da önemlisi, nasıl oluyordu da bunlar alıcı buluyordu. Herkes kendine bu soruyu soruyor ancak kimse bir yanıt bulamıyordu. Bir gün bir saatçi dükkanındayken içeri bir asker girdi. Yidiş aksanıyla, Sibirya’dan henüz geldiğini ve elinde bir miktar çay olduğunu belirtti. Saatçi 50 pounda çayı derhal satın alabilirdi. Alışveriş oracıkta gerçekleşiverdi -ayrıcalıklı küçük bir azınlık dışında kimse bu lükse sahip değildi. Asker çıkar çıkmaz dükkan sahibine dönüp “_Böyle yasadışı bir işi ulu orta yapmak biraz riskli değil mi?” _diye sordum. Onu şikayet edebileceğimden korkmuyor muydu? _“Önemi yok” _diye yanıtladı adam ilgisizce, “Çeka’nın her şeyden haberi var. Benden de askerden de payını alıyor!”

Canavarın sadece dışarıda değil Rusya’nın içinde de kol gezdiği konusunda şüphelerim artmıştı. Neden sonra her yerde rüşvet alan askerler ve dedektifler görmeye başladım. Bu evrensel bir hastalıktı ve üç yıl boyunca kıtlığın hüküm sürdüğü Rusya’da insanların rüşvet almaya hatta hırsızlığa başvurmaları kaçınılmazdı…

Endüstriyel Askerileştirme

… Mart, 1920’de yapılan Tüm Rusya Komünist Partisi 9. Kongresi’ne belli başlı birkaç konu damgasını vurmuştu. Bunlardan en önemlileri, işçilerin askerileştirilmesi ve endüstrinin idaresinde _“tek adam” _sistemine geçişti. Zorunlu çalışma, uzun zamandır Sosyalist Cumhuriyet yasalarında yer alıyordu. Ancak, bu iş, Troçki’nin demesiyle, _“yalnızca küçük özel yöntemlerle başarılmıştı.” _Artık yasalar daha etkin bir biçimde uygulanmalıydı. Artık Rusya ekonomik başıbozuklukla mücadele edebilmek için askerileştirilmiş endüstriyel bir orduya ihtiyaç duyuyordu. Kızıl Ordu dahi farklı çevrelerden kuşatılmıştı. Fabrikalardaki gönüllü çalışma sistemi artık yerini askerleştirilmiş idareye bırakmalıydı.

Bu karar, kongredeki kimi komünist azınlıklar tarafından şiddetle eleştirilmiş olsa da parti disiplini galip geldi. Ancak, sular durulmak bilmedi: Konu üzerindeki hararetli tartışmalar uzun süre devam etti. Pek çok genç komünist, partinin aldığı kararı destekliyor, bunun başarılı bir adım olacağını düşünüyordu.

_“Gönüllü çalışma sisteminin tam bir fiyaskoyla sonuçlandığı ortada. İşçiler, gönüllü olarak çalışmayacak; dolayısıyla, gelecek yıl sağ kalabilmek istiyorsak, endüstrimizde yeni yöntemlere başvurmalıyız.” … _

… O sıralar Petrograd grev söylentileriyle çalkalanıyordu. İşçiler, yeni politikayı açıklamak amacıyla fabrikaları gezen Zinovyev ve kurmaylarını durumdan haberdar etmişti. Olayı birinci elden öğrenmek için fabrikaları ziyaret etmeye karar verdim… Ziyaret edilecek ilk yer, en büyük ve en önemli makine ve vagon üretim fabrikası olan Putilov’du. İşçilere, yeni politikaya bakış açılarına ilişkin sorular yönelttim.

“Sanki yeterince baskıya maruz kalmıyormuşuz gibi şimdi bir de askeri nagaika (kırbaç) ile çalıştırılacağız. Elbette, çalışmak zorundayız; aksi halde, endüstri kaçakları olarak cezalandırılacağız. Ama ne hakla bizden daha fazla çalışmamızı isterler? Zaten açlıktan ve soğuktan kırılıyoruz; daha fazlasını vermeye gücümüz yetmez. Rusya’nın içine düştüğü talihsiz koşulları anlayabiliyoruz; ancak, kendimizi daha fazla heba edemeyiz. 800 gram ekmekle idare ediyoruz. Bununla yaşantımızı sürdürebilir miyiz? Ya çocuklarımız? Şimdi bir de bizi insanlarımızdan ayırıp Rusya’nın diğer ucuna gönderecekleri, oradaki kardeşlerimizi de topraklarından koparıp buraya sürecekleri yeni bir plandan söz ediliyor.”

Sendikalar

… Moskova’da yerine getirmemiz gereken pek çok formalite vardı. Birkaç günümüzü alacağını düşündüğümüz tüm bu işlemler tam iki haftamıza mal olmuştu. Neyse ki zorunlu ikametimiz ilgi çekici gelişmelere sahne olmuştu. Üçüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi için çok sayıda delege kente gelmişti; dünyanın dört bir yanındaki işçiler, yoldaşlarını bu vaatler karasına, devrimci Rusya’ya, yani ilk işçi cumhuriyetine göndermişlerdi. Delegeler arasında, Bolşevikleri devrimin sembolü olarak gören anarşistler ve sendikalistler de vardı. (Altı ay öncesine kadar ben de onlarla aynı düşüncedeydim.) Moskova’dan gelen daveti büyük bir sevinçle kabul etmişlerdi. Bazılarıyla Petrograd’da görüşme şansım olmuştu ve şimdi bütün bu insanlar benden deneyim ve düşüncelerimi duymak istiyorlardı. Ancak, onlara ne söyleyebilirdim ki? Ya da söylediklerime inanırlar mıydı? Rusya’ya gelmezden önce, ben kendim yapılan eleştirilerin hangisine inanmıştım ki? Dahası, Bolşeviklere yönelik düşüncelerim halen tam anlamıyla şekillenmemiş, karmakarışık bir tepkimeler yığınından ibaretti. Eski değerlerim yara alabilirdi; üstelik şu ana dek bunların yerine yenilerini koyamamıştım. Dolayısıyla, temel meseleler hakkında yorum yapmayıp arkadaşlarıma yalnızca Moskova ve Petrograd cezaevlerinin anarşistler ve diğer devrimcilerle dolup taştığı bilgisini vermekle yetindim. Ayrıca onlara araştırmalarını resmi rehberlerden bağımsız olarak yürütmelerini önerdim; etraflarının sayısız rehber ve yorumcu tarafından kuşatılacağı ve bunların çoğunun Çeka’nın adamları olacağı konusunda uyarmayı da ihmal etmedim. Çünkü kararlı ve bağımsız bir çaba sarf etmeksizin, doğru veriler elde etmeleri imkansızdı.

O sıralar Moskova’da gözle görülür bir telaş yaşanıyordu. Matbaacılar Sendikası bastırılmış, idari kadrosunun tamamı tutuklanmıştı. Bunun üzerine, Sendikada İngiliz İşçi Heyeti üyelerinin de davet edildiği bir halk mitingi düzenlenmişti. Mitingin beklenmedik bir katılımcısı daha vardı: Ünlü Sosyalist Devrimci Çernov. Çernov’un Bolşevik rejime yönelik ağır eleştirileri işçilerin ezici çoğunluğu tarafından büyük bir coşkuyla alkışlanmıştı. Konuşmasının ardından da, geldiği gibi, bir anda gözlerden kaybolmuştu. Menşevik Dan, aynı başarıyı tekrarlayamamıştı. O da söz hakkı almış, ancak, sonrasında kaçmayı başaramamıştı: Çeka tarafından yakalanmıştı. Ertesi sabah, Moskova gazeteleri Pravda ve İzvestia, Matbaacılar Sendikası hareketini karşı-devrimci ilan etti; Çernov’un konuşma yapmasına izin verilmesini ise şiddetle kınadı. Gazeteler, Sovyet Hükümeti’ne meydan okuma cüreti gösteren matbaacılara emsallerine örnek teşkil edecek cezalar verilmesini istiyordu.

Oldukça aktif bir örgüt olan Fırıncılar Sendikası da baskılardan payına düşeni almıştı. Sendikanın idaresi komünistlere devredilmişti. Aylar öncesinde, martta fırıncıların bir kongresine katılmıştım. Bolşevik rejimi eleştirmekten hiç çekinmeyen, işçilerin haklı taleplerini dile getirmekte kararlı davranan delegeler beni oldukça etkilemişti. Bu idari değişikliğin ardından, komünistlerden sözünü asla esirgemeyen bu cesur insanların bir daha konferanslara katılmalarına izin verilip verilmeyeceğini merakla bekliyordum. Bana fırıncıların “Shkurniki” (kavgacı) oldukları söylenmişti. _“Onlar sürekli grev kırıcılığı yaparlar; bir işçi cumhuriyetinde ise grevi sadece karşı-devrimciler ister.” _Ancak, ben işçilerin bu türden bir mantık yürüttüklerine inanmıyordum. Evet, greve gittiler. Üstelik bununla da kalmayıp daha adi bir suç işlediler: Komünist adaya oy vermeyi reddederek kendi aralarından birini seçme cüretini gösterdiler. Fırıncıların bu eylemini birçok aktif üyenin tutuklanması izledi. Doğaldı ki, işçiler hükümetin keyfi yöntemlerine oldukça içerlemişti.

Daha sonra bu fırıncılardan bazılarıyla görüşme fırsatım oldu; Komünist Parti’ye ve hükümete karşı kinleri daha da artmıştı. Yanlarına Rus sendikaların ne denli güçlü oldukları ve ülkenin endüstriyel yaşamının denetimini pratikte ellerinde tuttukları bilgisi ile geldiğimi belirterek fırıncılara sendikaların mevcut durumunu sordum. Gülerek _“Sendikalar, hükümet yalakalarıdır. Hiçbir bağımsız işleve sahip değiller ve işçilerin en ufak bir söz hakkı yok. Sendikalar, hükümetin hafiyeliğini yapıyor sadece.” _Moskova’yı ilk ziyaretimde görüştüğüm Moskova Sovyet Sendikaları genel başkanı Melniçanski tamamen farklı bir tablo çizmişti oysa…

… Ne var ki ben artık madalyonun öteki yüzünü de görmeye başlamıştım. Rusya’daki diğer pek çok şey gibi, sendikaların da iki yüzü vardı: Biri yabancı konuklara ve “gözlemcilere” dönüktü bu yüzlerin; diğeri ise kitlelere. Fırıncılar ve matbaacıların şu son dönemde başlarına gelenler öteki yüzü bütün çıplaklığıyla gözlerimin önüne sermişti. Sosyalist Cumhuriyet’teki sendikaların kazanımlarına ilişkin iyi bir ders olmuştu bu.

Mart ayında, Moskova’nın büyük fabrikalarından birinin işçileri tarafından tertiplenen bir seçime izleyici olarak katılmıştım. Karşımda, Rusya’da o ana dek gördüğüm en ateşli kitlelerden biri duruyordu. Kendilerine uygulanan baskı ve zulümlerin tüm izlerini yüzlerinde taşıyan kadın ve erkek işçiler loş bir ışıkla aydınlatılmış fabrika toplantı salonunu hınca hınç doldurmuşlardı. Bütün bu gördüklerim beni derinden yaralamıştı. Bir anarşisti kendilerine temsilci olarak seçmişlerdi; ancak Sovyet otorite bu seçilmiş kişinin vekaletini kabul etmemişti. Bu, işçilerin Moskova Sovyetine gönderecekleri delegeyi yeniden seçmek üzere toplandıkları üçüncü seçimdi. İki kez seçilmiş olmasına karşın, Sovyet otorite tarafından kabul edilmeyen anarşist adayın rakibi, Sağlık Komiserliğinin başı Semasçko’ydu. Bilgili ve kültürlü birini bulacağımı ummuştum; ancak, komiserin kullandığı dil ve sergilediği tavır, tam anlamıyla utanç vericiydi. Komünist olmayan birini seçmiş olan işçiler karşısında esip gürlemiş, onları Çeka ve paylarında yapılacak kesinti ile tehdit etmişti. Ancak, bunun dinleyicileri üzerinde onları karşısına almak ve temsil ettiği partiye duydukları nefreti artırmak dışında bir etkisi olmamıştı. Yine de nihai zafer Semasçko’nun olmuştu; işçilerin seçtiği anarşiste iftira atılmış ve daha sonra da bu masum işçi tutuklanıp cezaevine konmuştu. Bütün bunlar mart ayında olmuştu. Mayıs ayında, yani İngiliz İşçi Heyeti’nin ziyaretlerini sürdürdüğü dönemde, bu aday cezaevindeki diğer politik mahkumlarla birlikte açlık grevine başladığını açıkladı; bunun sonucunda da hepsi serbest bırakıldı.

]]>
https://karala.org/dergi/devrime-ihanet-ekim-emma-goldman/feed/ 0 577
Sosyal Devrimle İlgili İki Karşıt Anlayış – Volin https://karala.org/dergi/sosyal-devrimle-ilgili-iki-karsit-anlayis-volin/ https://karala.org/dergi/sosyal-devrimle-ilgili-iki-karsit-anlayis-volin/#respond Sat, 13 Oct 2018 12:46:00 +0000 https://karala.org/?p=501 Dergimizin bu bölümünde, anarşizmin teorisine ve pratiğine dair çeşitli çeviri yazılara yer vereceğiz. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan ve Rus Devrimi’ndeki Bolşevik ihaneti en iyi anlatan kitaplardan biri olan “Bilinmeyen Devrim”den bir bölüm yayınlıyoruz. Volin bu çalışmasında, Kropotkin’in devrimci mücadeleleri anlatmak için kullandığı yönteme de uygun bir şekilde, toplumsal devrime yönelik iki karşıt anlayışı anlatıyor.

Ana görevimiz, olanaklarımız ölçüsünde Rus Devrimi’nde bilinmeyen ve az bilinen yanları tespit edip incelemektir. Batı ülkelerinde görmezden gelinmemekle birlikte dikkate alınmayan veya daha doğrusu yüzeysel olarak dikkate alınan bir olgunun tekrar altını çizelim.

Ekim 1917’den itibaren, Rus Devrimi yepyeni bir yola, Büyük Sosyal Devrim yoluna girdi. Böylece son derece özel, tamamen keşfedilmemiş bir yolda ilerledi.

Daha az bilinen ve birçok okur bakımından beklenmedik bir başka olguya geçelim. Yine de geçerken okura bunu sezdirmiştik. 1917 Ekim Devrimi’ne kadar birbirini izleyen krizler ve başarısızlıklar boyunca, gerçekleştirilecek olan Sosyal Devrim anlayışı olarak yalnızca Bolşevizm yoktu. Politik, otoriter, devletçi ve merkeziyetçi karakteriyle Bolşevizm ile akraba (sol) Sosyalist-Devrimci öğretinin ve benzer birkaç küçük akımın yanı sıra, Sosyal Devrimi açıkça ve eksiksiz bir biçimde öngören bir ikinci temel fikir de biçimlendi ve devrimci çevreler arasında olduğu gibi, emekçi kitleler arasında da yaygınlaştı: Bu anarşizm fikriydi.

Başlangıçta çok zayıf olan etkisi, olaylar genişledikçe arttı. 1918 sonlarında da bu etki o duruma geldi ki, hiçbir eleştiriyi hele bir çelişki veya bir muhalefeti hiç kabul etmeyen Bolşevikler ciddi biçimde endişelendiler. 1919’dan başlayarak 1921 sonlarına kadar Bolşevikler bu fikrin ilerlemesine karşı alabildiğine ciddi bir mücadele, gericiliğe karşı olandan daha uzun ve zorlu bir mücadele yürütmek zorunda kaldılar.

Bu noktada pek bilinmeyen bir üçüncü olgunun altını çizelim: İktidara gelen Bolşevizm, anarşist ve anarko-sendikalist fikir ve hareketle, ideolojik veya somut deneyimler alanında değil, açık ve dürüst araçlarla değil, gericiliğe karşı kullandığı aynı baskı yöntemleriyle, yani saf şiddet yöntemleriyle mücadele etti. İşe liberter örgütlerin merkezlerini hoyratça kapatmakla, anarşistlere her türlü propagandayı veya faaliyeti yasaklamakla başladı. Kitleleri anarşistlerin sesini duymamaya, bu sesin değerini bilmemeye mahkum etti. Ancak bu baskıya rağmen, anarşist fikir zemin kazanmaya devam ettiğinden, Bolşevikler hızla daha şiddetli önlemlere, hapse atmaya, yasadışı ilan etmeye, ölüm cezasına çarptırmaya geçtiler. Bu koşullarda – biri iktidarda, diğeri iktidarın karşısında- iki eğilim arasındaki eşitsiz mücadele derinleşti, büyüdü ve belli bölgelerde gerçek bir iç savaşa vardı. Özellikle Ukrayna’da bu savaş durumu iki yıldan uzun sürdü, Bolşevikleri anarşist fikri boğmak ve bu fikrin esinlendirdiği halk hareketlerini ezmek üzere tüm güçlerini seferber etmek zorunda bıraktı.

Böylece Sosyal Devrim ile ilgili iki anlayış arasındaki mücadele ve bu bağlamda Bolşevik iktidar ile kimi emekçi kitle hareketleri arasındaki mücadele, 1919-1921 dönemi olaylarında çok önemli bir yer tuttu.

Bununla birlikte, son derece anlaşılır nedenlerle aşırı sağdan aşırı sola kadar tüm yazarlar – liberter edebiyat hariç – bu olguyu sessizce geçiştirirler. Dolayısıyla bunu tespit etmek, bu olguyla ilgili tüm ayrıntılı bilgileri vermek ve okurun dikkatini bu olaya çekmek zorundayız.

Diğer taraftan, ikili bir sorun ortaya çıkmaktadır:

1- Ekim Devrimi arifesinde Bolşevizm halkın oylarının ezici çoğunluğunu topladığına göre, anarşist fikrin öneminin ve hızlı yükselişinin nedeni nedir?

2- Anarşistlerin Bolşeviklere karşı konumu tam olarak neydi ve niçin Bolşevikler liberter düşünce ve hareketle mücadele etmek, hem de şiddetle mücadele etmek zorunda kaldılar?

Bu iki soruya cevap vermek, Bolşevizmin gerçek yüzünü göstermek bakımından bize en kolay yol olarak gözüküyor.

Mevcut bu iki fikri ve eylem halindeki iki hareketi karşılaştırarak, onları daha iyi tanımak, onlara gerçek değerlerini vermek, iki kamp arasındaki bu savaş halinin nedenini kavramak ve nihayet Bolşevik Ekim sarsıntısından sonra devrimin “nabzını tutmak” daha olanaklı olacaktır.

Dolayısıyla mevcut iki fikri ana hatlarıyla karşılaştıralım:

Bolşevik fikir, burjuva devletinin yıkıntıları üzerine yeni bir “işçi devleti” kurmak, bir “işçi ve köylü hükümeti” oluşturmak, “proletarya diktatörlüğü”nü oturtmaktı. Anarşist fikir hangisi olursa olsun bir politik devlete, bir hükümete, bir “diktatörlüğe” başvurmaksızın toplumun ekonomik ve sosyal temellerini dönüşüme uğratmak, yani devrimi gerçekleştirmek ve onun sorunlarını politik ve devletçi yolla değil, son kapitalist hükümeti alaşağı ettikten sonra, bizzat emekçilerin birliklerinin doğal ve özgür, ekonomik ve sosyal bir faaliyeti yoluyla çözüme kavuşturmak idi.

Diğer anlayış ise şunu varsayıyordu: Politik ve devletçi örgütlenmenin kesin olarak terk edilmesi; yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeylerde ekonomik, sosyal, teknik veya diğer örgütlerin (sendikalar, kooperatifler, değişik birlikler vs.) doğrudan ve federatif bir anlaşması ve işbirliği; dolayısıyla hükümet merkezlerinden kendisinin kumanda ettiği çepere doğru giden, ne hakimiyet ne de kumandanın olduğu, somut gereklere göre doğal ve mantıksal biçimde saptanmış gerçek ihtiyaçlara ve çıkarlara uygun ekonomik ve teknik bir merkezileşme.

Anarşistlere yönelik sadece “yıkmayı” bilirler, hiçbir “olumlu” yapıcı fikirleri yoktur yakıştırmasının, hele bu yakıştırmayı onlara “solcular” yaptığında ne denli saçma – veya çıkarcı – olduğuna işaret etmek yerinde olacaktır. Aşırı sol partiler ile anarşistler arasındaki tartışmaların konusu her zaman burjuva devletinin yıkılmasından (ki bu konuda herkes hemfikirdir) sonra yerine getirilecek olumlu ve yapıcı görevdir. Bu durumda yeni toplumun kuruluş tarzı ne olacaktır: Devletçi, merkeziyetçi ve politik mi yoksa federalist, politik-olmayan ve yalnızca sosyal mi? Birbirleri arasındaki çekişmelerin konusu her zaman bu olmuştur: Anarşistlerin ana kaygısının her zaman tam da geleceğin inşası olduğunun tartışmasız kanıtıdır bu!

Partilerin politik ve merkezileşmiş “geçici” devlet tezinin karşısına anarşistler kendi tezini koyarlar: Ekonomik ve federatif gerçek topluluğa adım adım ama dolaysız geçiş. Politik partiler yüzyıllara ve köhneleşmiş rejimlerden miras kalan sosyal yapıya dayanırlar ve bu modelin yapıcı fikirler içerdiğini ileri sürerler. Anarşistler ise yeni bir kuruluşun daha başından itibaren birtakım yeni yöntemler gerektirdiğini kabul ederler ve bu yöntemleri önerirler. Tezleri doğru veya yanlış olsun, her halükarda ne istediklerini gayet iyi bildiklerini ve net yapıcı birtakım fikirlere sahip olduklarını kanıtlar.

Genel olarak, yanlış -veya çoğu zaman bilinçli olarak hatalı- bir yorumlama, liberter anlayışın her türlü örgütlülüğün yokluğu anlamına geldiğini ileri sürer. Bundan daha yanlış bir şey yoktur. Söz konusu olan “örgütlülük” veya “örgütsüzlük” değil, iki farklı örgütlülük ilkesidir.

Her devrim, kaçınılmaz olarak, az çok kendiliğinden bir biçimde, dolayısıyla karışık, kaotik bir tarzda başlar. Açıktır ki – ve bunu liberterler de tıpkı diğerleri gibi gayet iyi anlarlar- bir devrim burada, bu ilkel aşamada kaldığı takdirde yenilgiye uğrar. Devrimde, diğer her türlü insani faaliyette olduğu gibi, kendiliğinden atılımın hemen ardından örgütlülük ilkesi devreye girmelidir. İşte asıl mesele de o zaman doğar: Bu örgütlülüğün tarzı ve temeli ne olmalıdır?

Birileri tüm işi ele almak, onu kendi anlayışına göre yürütmek, bu anlayışı tüm topluluklara kabul ettirmek, bir hükümet kurup devleti organize etmek, iradesini halka dikte etmek, güçle ve şiddetle “yasaları”nı kabul ettirmek, kendisiyle hemfikir olmayanlarla mücadele etmek, onları tasfiye etmek ve hatta ortadan kaldırmak üzere bir merkezi yönetici grubun – “seçkinler” grubunun – oluşması gerektiğini ileri sürer.

Liberter teze göre, devrimin yapıcı sorunlarının tümüne her yerde girişmesi gereken, gerçek ihtiyaçlara göre federe ve merkezileşmiş değişik sınıfsal örgütlenmeleri (fabrika komiteleri, sanayi ve tarım sendikaları, kooperatifler vs.) aracılığıyla bizzat emekçi kitlelerdir. Özgür ve bilinçli olduğundan, güçlü ve verimli eylemleriyle, çabalarını tüm ülke çapında eşgüdümlü kılmalıdırlar. “Elitler”e gelince, liberterlerin anlayışına göre, onların rolü kitlelere yardımcı olmaktır. Onları aydınlatmak, onları eğitmek, onlara gerekli öğütleri vermek, onları şu veya bu girişime yönlendirmek, onlara örnek oluşturmak, eylemlerinde onları desteklemek ama hiçbir biçimde onları hükümet olarak yönetmemek.

Liberterlere göre, sosyal devrimin sorunlarının mutlu çözümü ancak milyonlarca insanın özgürce ve bilinçli olarak ihtiyaçlarının ve çıkarlarının ama aynı zamanda fikirlerinin, güçlerinin, yeteneklerinin, becerilerinin, yetilerinin, eğilimlerinin, mesleki bilgilerinin, ustalıklarının tüm çeşitliliğini katıp uyumlu hale getirdikleri kolektif ve dayanışmacı eserinden doğabilir. Ekonomik, teknik ve sosyal organizmalarının doğal işleyişiyle, “elitler”in yardımıyla ve gerektiğinde, özgürce örgütlenmiş silahlı kuvvetlerinin korumasıyla, emekçi kitleler, liberterlere göre, sosyal devrimi ileri doğru fiilen itebilir ve tüm görevlerini pratik olarak adım adım gerçekleştirebilirler.

Bolşevik tez bunun tam tersidir. Bolşeviklere göre, (“işçi” adı verilen ve sözde “proletarya diktatörlüğü” uygulayan) bir hükümet kurarak sosyal dönüşümü sürdürecek ve onun muazzam sorunlarını çözecek olan elittir – onların elitidir-. Kitleler, bu elitin niyetlerini, kararlarını, emirlerini ve yasalarını sadık bir biçimde körü körüne “mekanik olarak” uygulayarak ona yardımcı olmalıdır (liberterlerin elitin kitlelere yardım etmesi gerektiği yolundaki tezinin tam tersi). Kendisi de kapitalist ülkeler silahlı kuvvetlerinden kopya edilmiş silahlı kuvvetler de “elit”e körü körüne itaat etmelidir.

İki fikir arasındaki esas fark bu oldu ve budur.

1917’de Rusya’daki sarsıntı anında sosyal devrim ile ilgili iki karşıt anlayış da bunlar oldu.

Bolşevikler, söylediğimiz gibi, anarşistlerin söylediklerine kulak vermek bile istemediler, tezlerini kitleler önünde sergilemelerine de izin vermediler. Mutlak, tartışmasız, “bilimsel” hakikate sahip olduklarına inanarak, bunu dayatıp acilen uygulama iddiasıyla, kitlelerin ilgisini çekmeye başlar başlamaz, tüm hakimlerin, zalimlerin ve engizisyoncuların geleneksel yöntemiyle, şiddet yoluyla liberter hareketle mücadeleye girişip tasfiye ettiler.

Ekim 1917’den itibaren, iki anlayış gitgide keskinleşen ve olanaklı bir uzlaşmaya yer bırakmaz biçimde bir çatışmaya girdiler.

Dört yıl boyunca bu çatışma, 1921 sonlarında liberter akımın “manu militari” (silahlı kuvvet marifetiyle) kesin olarak ezilmesine kadar, devrimin dönüm noktalarında gitgide daha çarpıcı bir rol oynayarak Bolşevik iktidarı diken üzerinde tuttu.

Daha önce söylediğimiz gibi, bu olgunun önemine ve verdiği derse rağmen veya daha çok o yüzden, bütün “politik” basın tarafından özenle görmezden gelinmiştir.

]]>
https://karala.org/dergi/sosyal-devrimle-ilgili-iki-karsit-anlayis-volin/feed/ 0 501