Kropotkin Etik – İlyas Seyrek

İnsan, eğer fiziksel, düşünsel ve duygusal tüm güçlerin tam bir kullanımını bulabileceği bir yaşam istiyor ise, böylesi bir yaşamın diğerlerine saygısızlık yolundan ulaşılabilir olduğu fikrini ebediyen terk etmesi gerekir.

Ahlak felsefesini doğa bilimsel ve toplumsal pek çok açıdan yorumlayan, bütünlüklü bir etik anlayış ortaya koyan ender bir düşünürdür Kropotkin. 19. ve 20. yüzyıldaki devrimci anarşist hareketlere doğrudan büyük katkıları olmuş, biyolojiden felsefeye coğrafyadan sosyolojiye pek çok alanda çalışmalar, eserler yayınlamış bir devrimci. 1889’da yazmış olduğu “Anarşist Etik” kitabı ile birlikte yaşamının son dönemlerinde yazmakta olduğu ve tamamlayamadığı “Etik” kitabı da yaşamı boyunca deneyimlediği ve edindiği bilgilerinin ve görüşlerinin adeta bir harmanı.

Bir anarşist olarak Kropotkin, devleti ve kapitalizmi tüm kurumlarıyla birlikte ortadan kaldırmayı hedeflemesinin yanı sıra bireylerin davranışları ve eylemleriyle ilgili toplumsal bir ilkeyle daha yakından ilgilendi. Ona göre “yeni, gerçekçi bir etiğin” inşası iktidarsız kurulacak yeni dünyanın anahtarı görevindeydi.

Ona göre etiğin işlevi “insanın kusurları üzerinde ısrar edip onu günahları yüzünden azarlamak değil, insanın en iyi içgüdülerine hitap ederek olumlu yönde hareket etmektir. Etik onlarsız hayvanların ve insanların toplumlar halinde yaşayamayacağı birkaç temel ilkeyi belirler ve açıklar ama sonra bunlardan daha üstün bir şeye başvurur: Sevgi, cesaret, kardeşlik, kendine saygı, kişinin idealleri ile uyumu. Böylesi bütünlüklü bir yaşama yaklaşmak ancak birey ve diğerleri arasında belli bir ahenk kurulursa mümkündür”.  

Kropotkin “Etik” eseriyle “ahlakın kökenini ve tarihsel gelişimini” ve “gerçekçi etiğin temelleri ve amaçlarını” açıklamayı planladı. Stirner, Nietzsche, Tolstoy, Multatuli gibi düşünürlerin ahlak hakkındaki düşüncelerini anlatacağı ikinci cildi ise yaşamını yitirdiği için yazılamadan kaldı.

Etik ve Ahlak Felsefesi Tarihi

Kropotkin kitaba, ahlakın gerçekçi bir şekilde yorumlanmasında fizik, biyoloji gibi bilim alanlarında ortaya çıkan gelişmelerin önemine vurgu yaparak başlamıştır. Felsefe tarihi boyunca -Antik Yunan felsefesinden 19. yüzyıldaki toplumsal ya da felsefi görüşler- ahlaka dair ortaya konan görüşleri derleyerek bu görüşlerin olumlu ya da olumsuz noktalarını ortaya koyarak değerlendirmeler yapmıştır.

İlk bölümlerde ayrıca “ahlak ilkesinin doğadaki kökenini” ve “ilkel insanların ahlak anlayışlarını” ele aldıktan sonra ahlaki boyutları ortaya koymaktadır. İlkel insanların toplumcul eğilimlerine dünyanın her yerinde rastlayabileceğimizi anlatan Kropotkin toplumsallık iç güdüsünü  açıklarken bireyin iradesinin bütünün iradesi ve amacı ile koordinasyonuna değinerek bireyin toplumsal içgüdüyü nasıl taşıdığını/içselleştirdiğini göstermiştir. İlkel insanların sık sık kullandığı “adet kodları”nı da hakların eşitliğini sağlayan ahlakı davranışların temellerinden sayar. İlkel insanların ahlaki açılardan da “yetersiz” olduğunu belirtmek üzere onların ne bir erdem timsali ne de bir canavar olduğunu belirtmiştir. Örneğin kabileler arası ilişkilerde bir çekişmenin varlığına işaret ederek; kabile içi ve kabileler arası ilişkilerde farklı etik standartlarının varlığından bahsetmiş, ve bu farklı etik standartlarının da savaş gibi dehşetlere yol açtığını belirtmiştir.

Din Dışı, Doğal, Gerçekçi Etik

Etiği “ahlakın temellerine dair öğreti” olarak tanımlayan Kropotkin, ahlaki görüşlerin dini referanslarla temellendirilmesine karşıt olarak yeni bir etik görüşü ortaya koymuştur. Yüzyıllar boyunca toplumsal yaşamı hakimiyet altına alan dinin etkisiyle oluşan dini temellendirmelerin yanı sıra çağında var olan metafizik değerlendirmelerin de etik meselede yetersizliklerinden bahsetmiş; yeni, gerçekçi ve “bilimsel” bir etik görüş geliştirmiştir.

“İnsanların artık ahlaki güzellik ve adalet temelli toplum ideallerini batıl inanç giysisi ile örtmesine gerek yok.” sözleriyle yaşadığı dönemde artık dini temellendirmelerin gereksizliğini vurgulamış ve insanlığın din dışı düşünsel birikiminin nasıl arttığından/ gelişim gösterdiğinden bahsetmiştir. Matematikte, fizikte, biyolojide, bilimsel araştırma yöntemlerinde gerçekleşen gelişmeleri anlatmıştır.

“Eğer doğanın incelenmesi kozmosun yaşamını, canlı varlıkların evrimini, fiziksel eylemin ve toplumun gelişiminin yasalarını kucaklayan bir felsefe ortaya çıkardıysa bize ahlaki duyguların rasyonel kökenini ve kaynağını da vermelidir” sözüyle de yeni ve gerçekçi etiğin nasıl bir temelde inşa edileceğini açıklamıştır. Yeni etiğin temeli doğadadır.

Bir Toplumsallık İçgüdüsü Olarak Etik

Kropotkin ahlak görüşünü temellendirmek için ahlakı metafizikten ve dini temellerden açıklamayan düşünürleri kaynak gösterdiği gibi karşılıklı yardımlaşma teziyle ilişkili olarak Darwin’in evrim teorisinde de insanın ahlaki duygularının temeline yönelik toplumsallık güdüsüne işaret edildiğini anlatmıştır.  

Kropotkin doğadaki ahlak ilkesinin evrimsel süreç içerisinde kendinden var olduğunu ve canlıların yaşamlarının ve evrim süreçlerinin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi  için özellikle toplumsallık güdüsünün önemini açıklamaya çalışmış bu konuda da Darwin’inin sözlerine, teorisine ve doğadan verdiği örneklerine sık sık atıf yapmıştır. Örneğin Darwin ahlakın kaynağını canlının içinde bulunduğu topluluktan haz alması ve duygudaşlık hissinde karşılık bulan “toplumsallık içgüdüsü” olarak tanımlamıştır. Darwin’in düşüncelerinin etik felsefesi açısından önemi çok büyüktür, çünkü o ahlak duygusunun kökenini bilimsel bir zemine oturtmuştur. Kropotkin’e göre, “toplum hayatı insanlarda ve hayvanlarda kaçınılmaz olarak toplumsallık, karşılıklı yardımlaşma içgüdülerini doğurur; bunlar insanlarda daha ileri aşamalarda iyilikseverlik, duygudaşlık ve sevgi duygularına dönüşürler”.

Kropotkin ayrıca Darwin’in evrim teorisiyle ilişkilendiremediği ve ahlakın insanlara politik, toplumsal ve dinsel otoriteler tarafından dayatılan kısıtlamalardan ortaya çıktığını savunan ve sosyal Darwinist teoriyi oluşturan Herbert Spencer’ı eleştirmiştir.

Kropotkin görev/ödev duygusu, vicdan azabı ve ahlak bilinci üzerinden tartışması sırasında Kant’ın “ödev ahlakı”na da eleştiri getirmiş ve “kategorik zorunluluk” olarak tanımladığı ahlak yasasının eğer üstün bir gücün iradesi değilse neden uyulması gerektiğini açıklayamaması üzerinden eleştirmiş ve onun ahlak yasasının insan aklının kaçınılmaz bir çıkarımı olduğu şeklinde metafizik bir biçimde açıkladığını belirtmiştir. Bu yolla etiği din dışı da olsa metafizik bir şekilde açıklamalarına da karşı çıkmıştır.

Üzerinde en çok durduğu nokta, ahlak yalnızca insanın değil içinde ahlaki ilişkilerin esaslarını bulduğumuz neredeyse tüm canlı varlıkların toplumsal yaşamının evriminin ürünüdür. Doğayı insanın ilk etik öğretmeni olarak ilan ederken kendi bencil çıkarını düşünmemek (egoizm karşıtı) anlamında kullanılan özgeciliğe de değinmiştir.

Ayrıca Kropotkin, ahlakın toplumsal kökenine yönelik en dikkat çekici anlatımlardan birini Anarşist Etik’te de yapmıştır:

“Eşsiz bir karınca gözlemcisi olan Forel, midesini balla bir güzel doldurmuş bir karınca başka aç karıncalara rastladığında, onların tok karıncadan hemen yemek isteyeceklerini, bir yığın gözlem ve olgu sonucunda kanıtladı. Ve bu küçük böcekler arasında, karnını doyurmuş bir karıncanın, aç dostları da karınlarını doyursun diye, yediği balı çıkarması bir görevdir. Karıncalara sorsak ‘Kendi payını aldıktan sonra aynı yuvadaki diğer karıncaları beslemeyi reddetmek doğru bir davranış olur mu?’ diye. Anlaşılması olanaksız davranışlarla size bunun çok kötü bir şey olacağını söyleyeceklerdir. Böylesine bencil bir karıncaya, diğer türlerdeki düşmanlara davranıldığından daha sert davranılır. Bu olay iki farklı tür arasındaki bir kavga sırasında meydana gelse, kavga bırakılıp bu bencilce karşı saldırıya geçilir. Bu olgu, kuşkuya hiç yer bırakmayan deneylerle kanıtlanmıştır.

Köstebeklere de sorsak ‘Bir köstebeğin kendi yer altı kilerine aynı kolonideki diğer köstebeklerin girmesini engellemesi doğru olur mu olmaz mı?’ diye. Onlar da bu cimri köstebeğe karşı her türlü hırgürü çıkaracak, size bunun çok kötü bir davranış olduğu yanıtını vereceklerdir.

Ya da ilkel insana, örneğin Çukçe’ye, kabile üyelerinden birinin yokluğunda, onun barınağından yiyecek almak doğru bir davranış mıdır diye sorsak. Kendi besinini bulabilecek durumdaysa bunun çok kötü bir davranış olduğunu söyleyecektir size. Ama yorgunsa ya da gereksinimi varsa, besini nerden buluyorsa oradan almalıdır; ancak bu durumda da başlığını, bıçağını, hatta düğümlenmiş bir parça ipi bırakmalıdır ki, geri dönen avcı, barınağını bir hırsızın değil, bir dostun ziyaret ettiğini anlayabilsin. Bu önlem, barınağın yakınında bir hırsızın olası varlığı düşüncesinin avcıya vereceği kaygıyı ortadan kaldırmış olur.

Binlerce benzer olay sayılabilir; iyi ve kötü kavramlarının insanda ve hayvanda ne kadar özdeş olduğunu göstermek için yığınla kitap yazılabilir.

Karınca, köstebek ve yaban Çukçe, ne Kant’ı, ne Aziz Pederleri, ne de Musa’yı okumuştur. Ama bununla birlikte hepsi aynı iyi ve kötü kavramlarına sahiptir. Bu düşüncenin özünde ne olduğu üzerinde bir an düşünürseniz, karıncalarda, köstebeklerde, Hristiyan ahlakçılarda ya da ateistlerde iyi diye adlandırılan şeyin soyun korunması için gereken olduğunu hemen görürsünüz -ve kötü olarak adlandırılan ise, soya zararlı olandır. İyi olan, Bentham ve Mill’in dediği gibi, birey için değil, tüm soy için güzel ve iyi olandır.

Demek ki, iyi ve kötü düşüncesinin dinle ya da mistik bilinçle hiç ilişkisi yoktur; hayvan soyunun doğal bir gereksinimidir bu.”

Etik ve Adalet

Kropotkin’e göre insan ahlakının temelinde yer alan  kavramlardan biri “adalet”tir. Bunun tarihsel bir doğru haline gelememesi biri psikolojik diğeri tarihsel iki nedenden dolayıdır. Adalet kavramının ve ona yönelik çabaların yanı sıra kişisel hakimiyet, başkaları üzerinde iktidar olmaya yönelik bir çaba da var olmuştur. Aynı zamanda insanoğlunun tarihinde hep iktidar olmak isteyenler ve iktidara direnenler arasında bir mücadele gerçekleştirilmiştir. Adaletin gelişimi toplumsal eşitlik mücadelesiyle de doğrudan bağlantılıdır. Bu anlamda Kropotkin her ne kadar doğrudan felsefi önermelere sahip olmasalar da 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleşen sosyalist, devrimci hareketlerin ve bu dönemde etkili olan sosyalist düşünürlerin de toplumsal adaleti hedeflemeleri sebebiyle önemli ahlaki önermelere sahip olduklarını belirtmiştir. Kropotkin ekonomik adalet ve eşitlik fikrinin geliştiricileri olarak Fransa’da Saint-Simon, Charles Fourier, İngiltere’de Robert Owen’dan bahsetmiştir.

Bu dönemdeki sosyalist düşünürler içerisinde yer alan Proudhon’u da adaleti ahlakın zemini olarak yorumlamasına herkesten çok yaklaşan kişi olarak tanımlamıştır. Proudhon’un ahlaka dair düşüncelerini önemli görülmesinin sebebi eşitlik ve dolayısıyla adalet kavramını açıkça belirtmesi ve bu kavramları toplumsal hayatın temeli olarak göstermesindeydi. Adalet kavramını “Mülkiyet Nedir”de hakkaniyet ile özdeşleştirmiş, Sefaletin Felsefesi, Devrimde ve Kilise Adalet kitaplarında da bu fikri geliştirmiştir. O zamana kadar etik sistemlerinin hiçbiri insanların hakkaniyetini ve ekonomik hakların eşitliğini etiğin temeli olarak görmeye cesaret edememiştir. Ama Proudhon, Napoleon döneminde bunu yapmaya çalışmıştır. Ona göre adalet toplumsal bir içgüdüdür.  Toplumsal içgüdü insanda ve hayvanda az ya da çok mevcuttur; içgüdünün doğası aynıdır.

Kropotkin her ne kadar etiği doğal, akılcı, bilimsel yönden ele alan veya etiğin duygudaşlığı beraberinde getirdiğine inanan düşüncelere önem vermiş olsa da bu düşüncelerin “toplumsal adalet”i ahlakın temeli olarak görmemelerini eleştirmiştir. “Eşitlik yoksa adalet, adalet yoksa ahlak yoktur.” cümlesiyle de tam olarak bunu anlatmaktadır.

Yeni Bir Etiğe Doğru

Antik Yunan’da insana dair düşünmenin toplumsal yaşamın bir uzantısı olarak görüldüğü ve bunun insan aklı ve iradesini geliştirmekte önemli bir noktada durduğunu söyleyen Kropotkin, “erdem” kavramını etraflıca tartışan ilk kişi olan Sokrates’in etik anlayışını, felsefesinde en çok “adalet” kavramına değinen Platon’u, insan aklının yeterliliğine ilişkin söylediği düşünceleri sebebiyle Aristoteles’i, “Hayatın amacı mutluluktur.” diyen Epiküros’u ve ahlakı bilimsel bir temelde yorumlayan Stoacıları anlatarak başladığı “yeni etik” tartışmalarına bir çok düşünürü ekleyerek sürdürmüştür.

Gerçekçi ahlak düşünüşünün felsefe tarihinde de izini göstermek üzere giriştiği anlatımlarda metafiziği reddeden, “tanrısı bizzat doğa” olan Spinoza’yı; bilimsel araştırma yöntemlerini geliştiren Descartes ve Bacon’ı; ahlak duygusunun insan doğasında bulunduğunu söyleyen Shaftesbury’yi; en büyük mutluluğu, faydayı ahlakın ilkesi olarak kabul eden Bentham ve J.S. Mill’i; ahlakın yalnızca kişisel fayda üzerinden inşa edilemeyeceğini anlayan Guyau’yu; ahlaki eğilimlerin kaynağını “ortak acı çekme” duygusunda gören Schopenhauer’i; ahlaki eğilimleri “toplumsal idealler uğruna kendini ileretme arzusu” ile açıklayan Rousseau’yu; ahlaki kavramların temelini toplumsal yaşama olan eğilimde gören Comte’u; ahlaki bir davranışın ardından zihinsel tatmin hissettiğimizi açıklamaya çalışan Hutcheson’ı; ahlak alanındaki bilimsel yorumların temellerinden biri olarak gördüğü Locke’u ve birçok farklı sebepten bir çok düşünürü anlatmıştır.

Ona göre 19. yüzyılda ahlak üzerine yazanların çoğu onun iki kaynağından bahsetmişlerdir: “Doğuştan gelen duygu, yani toplumsallık içgüdüsü ve kalıtımsal duygunun ve içgüdü haline gelmiş alışkanlıkların ona sunduğu şeyi kuvvetlendiren ve geliştiren akıl.” Kropotkin ayrıca kitapta anlattığı pek çok düşünürü ve onların ahlakla ilgili düşüncelerini, tam anlamıyla doğru olduğunu düşünmese de, yeni gerçekçi ahlakın ortaya çıkarılmasında önemli kimseler olarak görmüştür.

Bunun yanı sıra Kropotkin “toplumun en büyük mutluluğu”nu gerçekten tüm etiğin ana zemini olarak tanımlasa da kendi başına alındığında, bu tanımın çok soyut, çok uzak olduğunu belirtmiş, en fazla mutluluğu amaçlamanın ahlak alışkanlıkları ve ahlaki bir düşünce tarzı yaratmayacağını anlatmıştır.

Kropotkin’e göre insanda var olan duygudaşlık duygusu ile bencil olabilecek eğilimlerin çelişki içerisinde olduğu anlar vardır. İnsan işte böyle bir durumda hangi eylem yönünü izlemesi gerektiğine karar vermeye zorlanır ve böyle zamanlarda ahlak duygusunun güçlü sesi duyulur. Etiğin temel problemi Kropotkin’e göre, insanın böylesi çelişkili durumlarda bir karar vermesini sağlayan yeteneğini, ahlaklı olmanın neden ona içsel tatmini verdiğini ve verdiği kararın neden insanlar tarafından onaylandığını tespit etmekte yatmaktadır.

Bencil eğilime karşı toplumsal içgüdüyü ön plana çıkaran Kropotkin, modern etiğin birey girişkenliğini engellememesi gerekmediğini de söylemektedir. Bu eğilim 19. yüzyılın başında Godwin ve sonunda Spencer tarafından dile getirilmiştir. Sonrasında Nietszche bireyin yadsınması zorunluysa ahlakı reddetmek gerekir demiştir.

Etiğin işleyişiyle ilişkili olarak da “sana nasıl davranılmasını istiyorsan, öyle davran.” ilkesinin üzerinde durarak, bir davranışın herkes için doğru olmasının önemli olduğunu belirtmiştir.

Kropotkin’in etik anlayışı, insanın evrimsel süreç içerisinde elde ettiği özellikleri ve toplumsallığı ile birlikte tarihsel süreç içerisinde yarattığı kültürlerin etkisiyle kendisini ve toplumun ihtiyaçlarını birlikte gözeterek davranması ile ilişkilidir. Etik; doğal süreçler içerisinde gelişen, toplumsal, bireyin istek ve ihtiyaçlarını gözeten, adalet duygusuyla ilişkili bir kavramı işaret etmektedir.

Kropotkin’in kitabı tamamlayamadığını hatırlattıktan sonra son sözümüzü kitabın son sözüne bırakabiliriz: “Yaşam tarzının verili bir toplumun gelişiminin tarihi tarafından belirlenmesine karşın; vicdanın çok daha derin bir kökeni vardır. Bu köken, tüm toplumsal hayvanlarda ve insanda psikolojik olarak gelişen eşitlik bilincidir.”

Devletli Dünyanın Değişmeyen Milliyetçiliği – Gökhan Soysal

Rudolf Rocker’ın Milliyetçilik ve Kültür Kitabının Güncel Değerlendirmesi

“Hiçbir iktidar kendini yalnızca zor kullanarak sürdüremeyeceğinden her zaman gerçek yüzünü gizleyen belirli bir ideolojiyle hırslarını aklamaya mecbur kalmıştır. Böylece milliyetçilik, doğru ve yanlış gibi bireysel kavramların yerine milli devletin vazettiği doğru mefhumunu geçirmeyi amaçlayan siyasi bir dine dönüşmüştür.” Rudolf Rocker, tercümesi ve redaksiyonu sırayla Ali Çakıroğlu ve Aysın Önen tarafından yapılan ve Kaos Yayınları’ndan geçtiğimiz ay çıkan “Milliyetçilik ve Kültür” adlı kitabının son sözünde böyle vurguluyor. Ve bu sözler bize hiç de yabancı gelmiyor, özellikle içinden geçtiğimiz şu günlerde.

“Milliyetçilik ve Kültür” hem fiziki olarak hem içerdiği konuların çeşitliliği açısından oldukça hacimli bir kitap. Bu kitapta Rudolf Rocker milli devletin doğuşundan reformasyona, klasik Alman felsefesinden ırk teorilerine, Yunan şehir devletlerinden toplum sözleşmesine kadar birçok farklı konuyu modern görünümü milliyetçilik olan iktidar ve bunun karşıtı olarak kültür bağlamında değerlendiriyor. Bununla birlikte Rudolf Rocker kültür tanımlaması bağlamında içinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın da yolunu belirlemeye çalışıyor.

Rocker, kitabın İngilizce baskısına yazmış olduğu önsözde kitabın Alman okurlar için hazırlandığını ancak 3. Reich’ın (Nazi Dönemi) buna imkan bırakmaması üzerine Almanya’da yayınlanamadığını aktararak başlıyor. Buna neden olarak da takip ettiği düşünce çizgisinin, totaliter devlet fikrinin temelinde yatan tüm teorik varsayımların en sert muhalifi olmasına bağlıyor. Bu nedenle kitabın çevirisinin yapılıp yayınlandığı -içinde bulunduğumuz- zamanı “manidar” olarak değerlendirebiliriz. Ana akım medyanın neredeyse sadece iktidar tarafından finanse edilip korunduğu, üniversitelerde birçok akademisyenin barış içerikli bir bildiriye imza attığı için işten çıkartılmakla kalmayıp ağır ceza mahkemelerinde yargılanmalarının olağan bir durum haline getirildiği, iktidarın hoşuna gitmeyecek her söylemin cumhurbaşkanına hakaret veya terör örgütü propagandası suçlamasına dönüştürüldüğü zamanlardan geçiyoruz. Son yıllarda iktidar tarafından topluma uygulanan baskı gittikçe arttığı için otoriterleşme, totaliter devlet, faşizm gibi kavramlar tartışmaların ana konularını oluşturuyor.

Bu nedenlerle bu yazıda Rudolf Rocker’a selam göndererek yaşadığımız topraklarda son 30 yılda dönem dönem artıp dönem dönem azalan ama son yıllarda iyice çığrından çıkan milliyetçileşme ve muhafazakarlaşma sürecini merkezimize alıyoruz.

Milliyetçi Muhafazakar Bir Parti Olarak AKP

AKP kurulduğu zamanlarda kendisini “muhafazakar demokrat” bir parti olarak tarif ediyordu. Bu tanımlama çoğunlukla İslamcı bir parti olmadıklarının altı çizilerek yapılıyordu. Kurucularının “Milli Görüş” adı verilen ve önceden mensubu olduğu partilerinin daha önce birçok defa kapatılmış olmasının bu tür açıklamalarda hiç kuşkusuz büyük etkisi bulunmaktaydı.

AKP, kurulmasının hemen ardından yapılan seçimlerde birinci parti olmasına rağmen devletin militer aygıtlarındaki askerlerin devletin kurumlarındaki etkisinden çekinmekte ve açıklamalarını buna göre yapmaktaydı. Sonuç olarak henüz devletten korkan bir parti konumundaydı. Hükümet politikaları buna göre şekilleniyor, açıklamalar da buna göre yapılıyordu. Avrupa Birliği’ne katılmak için görünürde yüksek bir motivasyon gösteriliyor, askere karşı özellikle devlet içinde örgütlü bir şekilde yapılanmış dini cemaatlerle işbirliği yapılıyordu. Bu nedenle henüz milliyetçilik konusunda edilgen konumdaydı.

Yıllar geçtikçe AKP gücünü arttırmış olsa da iktidara gelmelerinden ve istedikleri kanuni değişiklikleri yapabilecek çoğunluğa kavuşmalarının üzerinden geçen 5 yıllık süre sonunda cumhurbaşkanlığı seçimi, hala büyük bir siyasi kriz olabiliyordu. Hukukiliği sorgulanır birtakım gerekçelerle önlerine hala engel çıkarılabiliyordu.

2008 yılında ise bu sefer AKP hakkında “laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiği” iddiasıyla kapatılma davası açılmıştı. Bu dava sonucunda birçok kişi tarafından partinin kapatılması beklenirken AKP kıl payıyla kapatılmaktan kurtuluyor ve hazine gelirlerinin yarısı kesiliyordu.

Ancak yıllar geçtikçe AKP, istediklerini yapabilir konuma gelmişti. Bu yıllar içinde “Ergenekon”, “Balyoz” ve buna benzer birçok yargılamalarla devletin içinde AKP ve işbirliği içinde olduğu örgütlenmeler pozisyon alıyordu. Bu süreçte hükümetin en yetkili ağzı tarafından Ahmet Şık’ın yazdığı ancak henüz bastırılmamış olduğu halde kopyalarına el konan “İmamın Ordusu” adlı kitabının, bombadan daha tesirli olduğu iddia edilebiliyordu. Parti, artık kapatılma korkusunu atlatmıştı ancak bu sefer iktidarını sağlamlaştırırken işbirliği içinde olduğu örgütlenmelerle girdiği iktidar kavgalarının “MİT Krizi” gibi yansımaları oluyordu. Bu arada filler tepişirken çimenler eziliyordu. Muhalefetin üzerindeki baskı iyiden iyiye artmıştı.

2013: “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız.”

Burada bir parantez açmak oldukça önemli. Bu sözler çok değil daha 6 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan tarafından söylenmişti. “Bizim kadim medeniyetimizde asla böyle bir farklılık, asla ayrım olmamıştır.” dediği konuşmasında Erdoğan daha sonra “Artık inkar, ret, asimilasyon politikaları yok. Bunların hepsi ayaklarımızın altında. Kürt’ü de Arap’ı da Türk’ü de Laz’ı da Çerkez’i de Gürcü’sü de hepsi benim kardeşim.” diyordu ve ekliyordu: “Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız.” Bu sözün söylendiği aylarda, birkaç yıl önce başarılı olamayan “Kürt Açılımı” deneyimi ve Roboski Katliamı gibi çok önemli gelişmelerin ardından PKK ile yapılan ve henüz kamuoyuna açıklanmayan görüşmelerin sonuna geliniyor; “Çözüm Süreci” kamuoyuna açıklanıyordu. 2013 Newroz’unda ise Amed’de Abdullah Öcalan’ın mektubu Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder tarafından okunuyordu.

2013 yılında büyük önem taşıyan gelişmeler, bunlarla sınırlı değildi. Mayıs ayının sonunda yıllar içinde topluma dozajı yükselerek uygulanan baskıya karşı Gezi Parkı’nda başlayan eylemler yaşadığımız topraklarda hemen her yerde gösterilerin yapıldığı ve AKP’ye iktidarını kaybetme korkusu yaşatan Gezi Ayaklanması’na dönüşüyordu. AKP yıllar içinde uygulamış olduğu baskıların ardından gelişen süreçte Gezi’yle birlikte iktidarını kaybetme korkusunu yaşamasının ardından Gezi Parkı’nın yıkılmasından vazgeçilmesi gibi geri adımlar atsa da genel olarak baskıyı azaltmak yerine arttırma yolunu seçiyordu.

Ancak 2013 yılı böyle bitmedi. Yıllar boyunca işbirliği içinde “düşmanlarını” alt eden AKP ve Fethullah Gülen, bu sefer birbirleriyle açıktan açığa kavga ediyorlardı. 17-25 Aralık’ta yapılan operasyonlar hükümetin en yakınlarını dahi kapsıyor ve özellikle servis edilen ses kayıtlarının ardından iktidarda çeşitli çatlaklar görülüyordu.

Milliyetçi Muhafazakar Bir Devlet Olarak AKP

Bahse konu bu polis operasyonlarının Başbaşkan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a kadar uzandığı, böylece Erdoğan’ın elinin kolunun bağlandığına dair yorumların yapıldığı bu günlerde AKP bu operasyonlara karşı çoğunlukla bütünlüklü durarak karşı koymayı başardı. Bu operasyonlar sonucunda iktidar ortağı olarak adlandırılabilecek Gülen’in dini örgütünün etkisi büyük oranda kırıldı. En azından toplumun çoğu böyle düşünüyordu. Ancak iyiden iyiye iktidardan düşme korkusuna düştüğü ölçüde baskıyı da arttırmaya devam eden iktidar, devletin her kurumuna güvenilir olduğunu düşündüğü insanları yerleştirmeyi hızlandırdı. Erdoğan, başbakanlıkla yetinmeyerek cumhurbaşkanı oldu.

Kesin bir sınır çizilemese de özellikle bu operasyonlarla birlikte AKP’nin devletleşme sürecinin iyiden iyiye hızlandığını söyleyebiliriz. Bu devletleşme sürecini hızlandıran iç ve dış politikada yaşanan gelişmeler de üstüne eklenince değişmekte olan 1923’te kurulan TC Devleti’nin yeni hüviyeti belirginleşmeye başladı. Bu gelişmelerden en önemlileri, Suriye’de başlayan iç savaş ve bu süreçle birlikte özellikle Irak Şam İslam Devleti’nin saldırıları sonrası gelişen Rojava’daki özgürlük mücadelesi ile Fethullah Gülen tarafından yapılmak istenen başarısız darbe girişimi oldu. Başarısız darbe girişimi bir yandan ideolojik olarak iktidarın söylemlerini “antiemperyalist çizgi”ye kaydırdı. Darbe girişimiyle birlikte bu dini örgütle önemli veya önemsiz bağı olup iktidara yakın olmayan onbinlerce devlet memuru, ilan edilen olağanüstü hal koşullarında herhangi bir ceza yargılamasına dahi tabi tutulmadan görevlerinden alındı. Yani istedikleri gibi şekillendirilebilecekleri bir devlet yaratma şansı doğdu. Erdoğan da bu durumu daha darbe sabahı “Bu hareket, Allah’ın bize büyük bir lütfudur” diye değerlendirmekten çekinmedi. Görevden alınanların yerine amaçlarını gerçekleştirilmesine yardımcı olacak isimler yerleştirildi, buna özellikle tasfiyelerden sonra kritik görevlerdeki yargı mensuplarının dahil olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Rojava’da Kürtlerin eline silah alarak uluslararası politik arenanın doğrudan bir öznesi olarak sahneye çıkmasının belirgin sonuçları ise bu topraklarda “çözüm süreci”nin tamamen rafa kalkmasıyla birlikte AKP’nin milliyetçilik ideolojisine sıkı sıkıya sarılması oldu. Çözüm sürecinde hemen herkesin lanetlediği “90’lar” geri dönüyor ve bu duruma ses çıkartanların kendini hapishanede bulmaya başlaması hızlanıyordu.

Pratikte 90’lara geri dönülmekle birlikte, milliyetçilik söylemleri TC Devleti’nin başlarına dönmekteydi. Saman alevi gibi olsa da bu süreçte AKP’nin Atatürkçü söylemi bile kullandığı görüldü. Değişim iddiasıyla iktidara gelen parti, kendi taraftarlarını dahi şaşırtacak biçimde değişmişti.

AKP’nin hükümeti ele geçirdiği 3 Kasım 2002’den bu yana, geçtiğimiz 17 yılda hala oldukça eleştirmekte olduğu TC’nin tek parti sistemiyle yönetildiği zamanlara oldukça benzemeye başladığını söyleyebiliriz. Tek parti sisteminde parti ile devlet ayrımı hemen hemen ortadan kalkmış haldeydi. Dönemin tek partisi CHP’nin bir ildeki başkanı örneğin o ilin valisi sıfatını da kazanıyordu. Günümüze gelindiğindeyse -henüz bu sıfatların birleştirilmemiş olmakla birlikte- AKP’nin il başkanlarının etkisinin, valilerin görev alanlarında dahi onların etkisinden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Dönemin tek partisi devletin birliğini sağlamak için henüz eğitimle, askerlikle ve başka çeşitli araçlarla istediği gibi oluşturamamış olsa da milliyetçi söylemlere başvurmaktan hiç çekinmemişti. Devletin egemenliği zaman zaman idamlarla Dersim örneğinde gördüğümüz gibi zaman zaman da katliamlarla sağlanmıştı. O günlerden bugüne değişmeyen şey, her zaman en önemli ideolojik aracın milliyetçilik olmasıydı.

AKP’nin ister istemez feyzaldığı tarihsel örneğine baktığımızda Rudolf Rocker’ın “Modern milliyetçilik, kişinin kendi ülkesini ya da halkını sevmesinden kaynaklanmaz. Tersine kaynağını, çoğunluk iradesine tamamen ters düşse bile halka belirli bir devlet biçimini dayatmaya kararlı, diktatörlük heveslisi bir azınlığın tutkulu planlarından alır.” demesi yerli yerine oturuyor. Rudolf Rocker’a göre semavi ve dünyevi otoritenin “Tanrın, Rab benim!” ve “Otoriteye itaat et!” şeklindeki iki düsturu aynı kaynaktan doğmadır ve siyam ikizleri gibi birbirine yapışıktır. AKP, kuruluşundan 2013-2014 yıllarına kadar milliyetçiliği elden bırakmamakla birlikte daha çok muhafazakar kimliğiyle kendinden övgüyle bahsederken yukarıda bahsedilen gelişmelerden sonra milliyetçilik söylemleri aşırı milliyetçi MHP’yi dahi kolayca yanına çekebilecekleri bir yörüngeye oturdu. AKP gibi milliyetçi ve muhafazakar bir demokrat parti olduğunu iddia eden partinin, Rocker’ın tam da anlatmak istediği şeyleri bünyesinde barındırdığını söyleyebiliriz. Geçmişten gelen muhafazakarlık söylemleri ile son yıllarda iyice öne çıkarlan milliyetçilik söylemlerinin siyam ikizleri gibi birbirine yapışık olduğunu söyleyebiliriz.

“Milli İrade”den “Milli Beka”ya

AKP, iktidara geldiğinde başının üstünde sallanan demoklesin kılıcı tehdidi nedeniyle liberal kesimler dahil birçok kesimle işbirliği yapmış olsa da iktidarını sağlama aldıkça yol arkadaşlarından kolayca vazgeçti. Hatta onlara hapis yolunu dahi sonuna kadar açmakta tereddüt etmedi. AKP, iktidarı sağlamlaştırdıkça liberal söylemleri bir kenara bırakmakta hiçbir beis görmedi. Liberal söylemler azaldıkça bu söylemlerin yerini iyiden iyiye milliyetçi söylemler almaya başladı. Hiç kuşku yok ki Gezi Ayaklanması’nın ardından yıllar boyunca iktidarını sağlamlaştırmak için ittifak kurduğu Fethullah Gülen ile giriştiği iktidar mücadelesinin sonucunda askeri bir darbeyle iktidarı kaybetmekle burun buruna kaldı. Erdoğan’ın düştüğü denizde sarıldığı yılan, liberalizm değil muhafazakarlık soslu milliyetçilik oldu. “En gelişmiş ifadesini İtalyan faşizmi ve Alman Nasyonal Sosyalizmi’nde bulan modern milliyetçilik, her tür liberal düşüncenin ölümcül düşmanıdır.” diyen Rudolf Rocker’ın bu tespiti de AKP’nin, Gezi Ayaklanması’na finansal destek oldukları iddiasıyla özellikle liberal olarak bilinen isimleri soruşturma ve cezalandırmaya çalışma politikasının türemesiyle tekrar kanıtlanmış oldu.

Eklemek gerekir ki Rudolf Rocker’a göre millet, devletin nedeni değil sonucudur. Ona göre devleti yaratan millet değil milleti yaratan devlettir. Başkanlık sistemine de geçişle birlikte yepyeni bir devlet yaratan AKP’nin, milliyetçilik söylemlerinin artmasını bu açıdan baktığımızda garip karşılamamamız gerekir. Yeni bir devlet, yeni bir milliyetçilik söylemi gerektirmektedir. Bu yeni devlet ki en büyük dış mihraklara karşı dik durabilirken yerel seçimlerde bile “milli beka” sorunu yaşayabiliyor. Bu abesliği örtense milliyetçilik oluyor.

“Milli Beka” Sorununda Son Aşama: Yeni Zelanda Saldırısı

Milliyetçilik, deyim yerindeyse girdiği kabın şeklini alabilen bir ideoloji. Doğal olarak söylemler de buna göre rahatça şekillenebiliyor. Bunun son örneği Yeni Zelanda’da bulunan  Christchurch şehrindeki camilere yapılan ve sonucunda 49 kişinin katledildiği saldırılar oldu. Bu saldırıya dair görüntüler, yaklaşan yerel seçimler öncesi iktidar partisi tarafından yapılan mitingde on binlerce kişiye izlettirildi. Camiye yapılan bir saldırı olması itibariyle dini bir nefret içeren bu saldırı, 1. Dünya Savaşı’nda Yeni Zelanda askerlerinin Çanakkala’de savaştırılmasına atıf yapılarak hemen milliyetçi biz düzleme de çekiliverdi. Çanakkale Savaşı’nın 104. yılı için düzenlenen törende Suriye, Irak, Kıbrıs, Almanya ve Kıbrıs gibi devletlerin ismi geçilerek “milli beka” mücadelesi içinde olunduğuna dair milliyetçi söylemlerine atıf yapan Erdoğan, Yeni Zelanda’da gerçekleştirilen bu saldırıyla kendilerine mesaj verildiği iddia etti. Konuşmasına devamla Erdoğan popülist söylemine devam ederek “Dedeleriniz geldi, kimi ayaklarının üzerinde kimi tabutla geri döndü. Aynı niyetle gelecekseniz bekleriz. Sizi de dedeleriniz gibi uğurlayacağız.” dedi.  

Yeni milliyetçilik söylemlerinde dini referanslı söylemlere yer verilmesi artık şaşırtıcı olmayacak. Kritik dönemlerde dış politikada yaşanan gelişmeler, iç politikada çeşitli manevralar için kullanılagelmiştir. Ancak son zamanlarda özellikle seçim öncesine kriz denk gelmezse bile suni krizler oluşturularak hemen popülist söylemlerle milliyetçi söylemlerde tavan yapılıyor. Yeni Zelanda da bunun son örneği.

“Çözüm Süreci” ve Milliyetçilik

Devletin “Kürt sorunu” olarak nitelendirdiği Kürt halkının özgürlük mücadelesi, bu topraklarda TC Devleti’ni yönetenler için her zaman kullanışlı bir propaganda aracı olduğu gibi devletin değişen (veya tek parti bağlamında aslına rücu eden dersek) hüviyetinde de bir propaganda aracı olarak kullanılıyor. İronik olan durumsa aynı kişiler tarafından çok değil 5-6 yıl önce söylenen şeylerin tam tersinin söylenebilmesi.

Yenilenen milliyetçilik söyleminin en açık göründüğü kısımlarsa parlamenter söylemlerde yaşanan değişiklikler oldu. 2012 yılında bizzat dönemin başbakanı Erdoğan tarafından BDP’li vekillere ithafen “Eğer Meclis diyorsan gel mücadeleni Meclis’te ver. O zaman seninle müzakere masasına oturacak iktidarı bulursun.” açıklaması yapılmıştı. O günden bugüne gelinen süreçte, HDP’nin eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil birçok vekilin dokunulmazlıkları kaldırılarak meclisten alındı ve her biri farklı hapishanelere götürüldü.

Bu süre içinde de 2014 yılının sonlarında Abdullah Öcalan ile görüşen HDP heyeti, Öcalan’ın “4-5 ay içinde çözüme ulaşmanın mümkün olduğunu belirttiği, bunu sağlayacak kararlılığın gösterilmemesi durumda ‘darbe olabileceği’ uyarısında bulunduğunu” belirtmişti. 15 Temmuz 2016’daysa 2 yıl önce söylenmesine rağmen dikkate alınmayan bu ifade gerçek oldu.

Yazının başında Rudolf Rocker’ın iktidarın gerçek yüzünü gizlemek için belirli bir ideolojiye ihtiyaç duyduğunu söylediğini vurgulamıştık. İçinden geçtiğimiz şu günlerde Rocker’ın vurguladığı gibi doğru veya yanlış bir ahlaki önerme içeren bireysel kavramların yerini milli devlet söylencesi aldı. Devleti yöneten azınlık tarafından milletin yararına ne uygun görülürse doğru da o oluyor. Aynı dinler gibi iyi veya kötü olan değil dinin emrettiği yapılıyor. Milliyetçilik siyasi bir dine dönüşmüş oluyor.

Çözüm Süreci’nde dağdan inişlerin sağlanacağı söylenmişti. Dağdakilere silahlarını bırakma ve siyaset yapacaklarsa mecliste yapmaları salık veriliyordu. HDP’nin genel nseçimlere parti olarak girip 80 darbesinin getirdiği yüzde onluk engeli aşmasıyla AKP tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu kaybetmesi ve Rojava’da yaşanan gelişmelerle her şey tersine çevrildi. Sıcak çatışmalar tekrar başlamakla kalmadı özyönetim ilanlarının ardından bir hendek süreci yaşandı.

Bu durum kamuoyunda gündem oldu olmasına ama hemen bastırılmaya çalışılan sesler dışında bir etki doğurmadı. İster istemez Rocker’ın şu sözlerini akla geliyor: “Milletin kolektif sorumluluğu, bireyin adalet duygusunu öldürerek insanı yapılan haksızlığı göz ardı etme noktasına kadar götürür. Öyle ki milletin menfaatleri için yapıldığında haksızlık gerçekten de göze erdemli bir eylem gibi görünür.” Savaş hukukunu dahi ihlal eden eylemler, bu şekilde bir övünç kaynağı olarak sunuldu.

Tüm bu sokağa çıkma yasaklarının en çok gündem olduğu konu ise Barış İçin Akademisyenler’in yayınlamış oldukları “Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî!” adlı metin oldu. Bu metni imzalayan 2000’i aşkın akademisyenin yüzlercesi OHAL şartlarının da getirdiği kolaylıkla işten atıldı, pasaportlarına el konuldu, başka yerlerde iş bulmaları engellendi ve haklarında ağır ceza mahkemelerinde davalar açıldı. Dönemin cumhurbaşkanı Erdoğan da 2012 yılında BDP’li vekiller için yapmış olduğu açıklamayı revize ederek bu sefer akademisyenlere seslendi: “Siyaset yapmak isteyenler parlamentoda siyasetlerini yapsınlar ama yok parlamentoda bunu yapamıyorlarsa bunlar da gitsinler hendek kazsınlar veya dağa çıksınlar.” Sırrı Süreyya Önder’in Newroz’da Öcalan’ın mektubunu okumak dahil “Çözüm Süreci”nde yer aldığı çalışmalar sonucunda şu anda hapiste olması, bu süreçte gelinen noktayı gösteriyor.

Siyasi Bir Din: Milliyetçilik

Sonuç olarak geldiğimiz süreçte milliyetçiliğin siyasi bir dine dönüşmesinin canlı tanıkları olduk. Devleti tamamen ele geçirmiş olan bir parti, milliyetçilik ideolojisini de kendi çıkarları doğrultusunda revize ederek söylediği her şeyi büyük çoğunluğun gözünde haklı çıkardı. Milliyetçiliğin siyasi bir din olarak yerini almasının bunda payı oldukça büyük. Kürt Özgürlük Hareketi’ne ilişkin söylemlerinde, 5-6 yıl önce dağdan inişin önünü açacağını söyleyen iktidar sahipleri şimdi kendilerine yönelik her eleştiriyi hukuk sopasıyla cezalandırarak deyim yerindeyse dağa çıkışın önünü açıyor. Siyasi parti çalışmalarına katılmak gibi asgari siyasal faaliyetler dahi cezalandırılarak insanların önündeki yasal yollar kapatılıyor. Bu durumun nereye kadar gideceği meçhul. Milliyetçilik söz konusu olduğunda popülist söylemlerle iktidarın devamlılığını rahatlıkla sağlanacağı kabul edilebilir ancak sonuçları her zaman geri çevirebilir şeyler olmadığı da tarihsel örnekler göz önüne alındığında tecrübeyle sabit.