Portre – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Thu, 19 May 2022 17:18:58 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg Portre – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Portre (4) : Lucy Parsons – Zeynep Ülger https://karala.org/dergi/portre-4-lucy-parsons-zeynep-ulger/ https://karala.org/dergi/portre-4-lucy-parsons-zeynep-ulger/#respond Thu, 19 May 2022 15:21:00 +0000 https://karala.org/?p=1454 1 Mayıs’ı yaratan “günde 8 saat” mücadelesinin örgütleyicilerinden, Kara Enternasyonal IWPA’nın ve anarşist sendika IWW’nin kurucularından, Amerika polisinin “bin isyancıdan daha tehlikeli” olarak nitelendirdiği, ırkçılığa ve ataerkiye karşı mücadelenin önemli isimlerinden Lucy Eldine Gonzales, bilinen adıyla Lucy Parsons…

Hem Meksikalı hem Amerika yerlisi olan Lucy 1851 yılında Teksas’ta bir köle olarak doğdu. Ten rengi ve yerli kökeninden dolayı ırkçılık ve sömürüyle çok erken yaşlarda tanıştı. Amcasının çiftliğinde yaşayan Lucy kendisi gibi hayatı mücadeleyle geçecek olan, beraber anarşizm ve toplumsal devrim mücadelesini örgütleyeceği Albert Parsons’la 1871 yılında tanıştı. ABD’nin bir siyahın bir beyazla evlenmesini yasakladığı bir dönemde birlikte oldular.

Siyahların özgürlük mücadelesini savunan bir yayın olan “Spectator” isimli gazeteyi çıkardılar. Yürüttükleri ırkçılık karşıtı mücadeleden dolayı ABD’nin hedefi haline geldiler. Her şeye rağmen mücadeleye devam ettiler. Albert bacağından vuruldu ve Lucy ölüm tehditleri aldı. Siyahların verdiği mücadeleye karşı kurulan faşist çetelerden oluşan Ku Klux Klan tarafından da tehdit edilen Lucy ve Albert 1873 yılında Chicago’ya taşınarak mücadeleye orada devam etti.

Aktif bir şekilde mücadele yürüten Lucy sendikalarda ve işçi örgütlerinde de rol aldı. Uluslararası Kadın Konfeksiyon İşçileri Sendikası’nda (International Ladies Garment Union Workers), Emekçi Kadınlar Birliği’nin kuruluşunda ve Emek Şövalyeleri’nde (Knights Of Labor) yer aldı. Kara Enternasyonal IWPA’nın Chicago kolunun kuruluşunda örgütleyici olarak rol aldı.

Lucy Parsons, 1877 yılında sömürü koşullarına karşı ABD tarihinin en büyük genel grevlerinden birini örgütleyenler arasındaydı. Bu dönemde mücadelesini ve fikirlerini yazılarına da taşıdı ve “The Socialist”, “The Alarm” gibi anarşist yayınlar için yazılar yazdı.

1 Mayıs 1886’da anarşistler tarafından toplumsal devrim mücadelesinin bir basamağı olarak görülen “günde 8 saat” talebi çerçevesinde bir genel grev örgütlendi. Lucy de bu süreç içerisinde aktif bir rol oynamıştı. 3 Mayıs’ta grev kırıcıları engellemeye çalışan grevci işçilere polis saldırdı ve 4 işçi katledildi. Bu saldırıya tepki vermek için anarşistlerin örgütlediği 4 Mayıs’ta Haymarket Meydanı’nda düzenlenen mitinge yapılan polis saldırısı ve bu saldırı sonrasında patlayan bombanın sonucu olarak devlet anarşizme savaş açtı. 8 anarşist tutuklanarak idamla yargılandı.

Lucy Parsons bu süreçte hem idamları engellemek hem de devletin ve patronların sözcülüğünü yaparak anarşistleri hedef gösteren medyaya karşı gerçekleri haykırmak için şehir şehir gezerek konuşmalar yaptı. Lucy yoldaşlarını kaybetmesine ve devletin anarşizmi ezmeye çalışmaktaki kararlı tutumuna rağmen mücadeleyi bırakmadı.

1891’de Lizzy Holmes ile birlikte “Freedom: A Revolution Anarchist Communist Monthly” dergisini çıkarmaya başladı. Aynı zamanda Dünya Endüstri İşçileri IWW’nin kurucu üyelerindendi. Lucy dönemin baskılarına karşı ezilenlerin kendini özgürce ifade edebilmesi ve siyasi tutsakların özgürlüğü için de mücadele etti. 1905 yılında “Liberator” dergisinde yazılar yazmaya başladı. Lucy, hayatının sonuna kadar mücadeleyi sürdürdü ve 7 Mart 1942’de evinde çıkan bir yangında yaşamını yitirdi.

ABD’de anarşizmin örgütlenmesinde büyük rol oynayan Lucy’in anarşizme ve toplumsal mücadeleye bakışını kendi sözleriyle dinleyelim. 1884 yılında The Alarm gazetesinde yazdığı “To Trumps” (Serserilere) yazısında ezilenlere şöyle sesleniyor:

“’İyi patronla’ ‘kötü patron’ arasında hiçbir fark olmadığını görmüyor musunuz? Her ikisi için de sadece birer av olduğumuzu ve onların tek görevinin bizi soymak olduğunu; değiştirilmesi gerekenin patronlar değil endüstriyel sistem olduğunu göremiyor musunuz?”

Lucy Parsons, tüm yaşamı boyunca ezilenleri bu soyguna, sömürüye karşı kendilerini savunmaları için mücadeleye çağırdı. Lucy devlet ve kapitalizmin baskı, sömürü ve zor gücüne karşı pasifist yöntemlere sonuna kadar karşı çıktı ve “şiddetli bir doğrudan eylemin veya böyle bir eylemin tehdidinin, işçilerin taleplerini kazanmasını sağlayacağını” savundu.

“The Principles of Anarchism” (Anarşizmin İlkeleri) makalesinde oy vermeye ve devletli siyasete karşı durmuş ve düşüncelerini şu şekilde ifade etmişti:

“Anarşistler, toplumda büyük ve köklü herhangi bir değişiklikten önce uzun bir örgütlenme gerektiğini bilirler, bu nedenle seçim sandıklarına veya siyasi kampanyalara değil bireylerin kendi örgütlenmelerini yaratmasına inanırlar. Yardım için hükümetten yüz çeviririz, çünkü yasallaştırılmış gücün insanın kişisel özgürlüğünü istila ettiğini, doğal olanı ele geçirdiğini ve insan ile doğa yasaları arasına müdahale ettiğini biliyoruz. Toplumda var olan neredeyse tüm sefalet, yoksulluk, suç ve karışıklık hükümetler aracılığıyla uygulanan bu müdahaleden kaynaklanır.”

Kanunların ve yasaların sadece devletlerin işine yaradığını ve “suçu” önlemediğini bilen Lucy bu durumu şu şekilde açıklamıştır:

“Yasalar, hapishaneler, mahkemeler, ordular, silahlar ve cephanelikler suçun gerçek önleyicileriyseler; bunlara hepimizi aziz yapacak kadar sahibiz. Ama biliyoruz ki bunlar suçu önlemezler. Bunların tümü, sınıflar arasındaki mücadeleyi daha şiddetli hale getirerek; zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul ve çaresiz hale getirerek kötülüğü ve ahlaksızlığı var ederler.”

“Suçun ancak insanlara iyilik yapmayı öğrettiğinde sona ereceğini biliyoruz, çünkü yanlıştan çok doğru yapmak onları daha mutlu ediyor. Biliyoruz ki, yasalar çıkarmak suçu önleyebilseydi veya insanları daha iyi yapsaydı, şimdiye kadar hepimiz melek olurduk.”

Lucy Parsons, anarşizm ve özgürlük için şu sözleri kullanmıştır:

“Özgürlük kelimesi anarşizmin felsefesine doğrudan dahildir. Ancak anarşizm ilerlemeye yardımcı olan diğer her şeyi içerecek kadar da kapsamlıdır. Anarşizm, insanın ilerlemesine, düşünceye veya araştırmaya hiçbir engel koymaz. Hiçbir şey kesin olarak ya da mutlak doğru olarak kabul edilemez ki gelecekteki keşifler onun yanlışlığını kanıtlamayabilir. Bu nedenle, tek bir yanılmaz, değişmez slogan vardır; o da özgürlüktür. Herhangi bir gerçeği keşfetme özgürlüğü, gelişme özgürlüğü, doğal ve eksiksiz yaşama özgürlüğü.”

Bir köle olarak doğan ve hayatı boyunca özgürlük mücadelesinin bir parçası olan Lucy, mücadeleyi bütünlüklü kavramış; işçi sınıfının özgürlüğü, ezilen halkların özgürlüğü ve kadınların özgürlüğü arasında hiçbir fark koymamıştır. Kadınların sınıf mücadelesindeki pozisyonunun kimilerince görmezden gelindiği tarihlerde bir kadın olarak mücadelenin en ön saflarında yer almayı başarmıştır.

Bütün yaşamı bir özgürlük manifestosudur Lucy’nin. Toplumsal mücadelelerin ekonomik taleplere sıkıştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, doğum kontrolüne erişim hakkı gibi birçok konuda mücadele yürüten Lucy IWW’de yaptığı bir konuşmada şöyle anlatıyor kadın olmayı:

“Bizler kölelerin de kölesiyiz. Erkeklerden daha acımasızca sömürülüyoruz. Ne zaman ücretler düşürülecekse, kapitalist sınıf onları azaltmak için kadınları kullanıyor.”

Kadının sosyal hayattaki varlığının bile kabul edilmediği bir dönemde yaptığı bu konuşmaya, seks işçilerini “gece sokağa çıktığımda görebildiğim kardeşlerim” diyerek selamladığını da özellikle belirtmek gerekiyor. Lucy’nin 20. yüzyılın başında savunduğu ve uğruna mücadele ettiği talepler, dünyadaki birçok toplumsal hareketin gündemine 100 yıl sonra ancak girebilmiştir. Dönemin anarşist kadınlarında görülen bu değişmez özelliği, Lucy oldukça karakteristik olarak taşımıştır.

Kimdir Lucy? 19. yüzyılın ortasında Amerika’da bir siyahtır. Bir köledir. Bir kadındır. Bir anarşisttir. Onlarca işçi örgütünün, dünyanın gelmiş geçmiş en yaygın işçi örgütlerinden IWW’nin kurucusu, onlarca grevin örgütleyicisidir. Onlarca anarşist yayının yaratıcısı, onlarca özgürlük konferansının konuşmacısı, ABD tarihinin en büyük hukuk kumpaslarından birine karşı bir adalet savaşçısıdır. Dünya kadınlarının özgürlük mücadelesinin en erken militanlarından biridir. ABD polisinin tanımıyla “bin isyancıdan daha tehlikeli”dir. Hepimizden daha köle doğmuş, hepimiz için yaşamıştır!

]]>
https://karala.org/dergi/portre-4-lucy-parsons-zeynep-ulger/feed/ 0 1454
Portre (3): Lucia Sanchez Saornil – Nisa Durdu https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/ https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/#respond Tue, 08 Feb 2022 13:11:43 +0000 https://karala.org/?p=1232 Lucía Sánchez Saornil… Şair kimliğiyle de tanınan, İberya Devrimi’nin ve anarşist kadın örgütü Mujeres Libres’in (Özgür Kadınlar) yaratıcılarından biri olan Lucía Sánchez Saornil, 1895’te Madrid’de dünyaya geldi.

Küçük yaşta annesini ve erkek kardeşini kaybedince babası ve kız kardeşine bakmak zorunda kalarak çalışmaya başladı. Bir yandan da sanat okulunda resim eğitimi alıyordu. İlk şiiri henüz 18 yaşındayken yayımlandı.

İlk yıllarda şiirlerini, kadınlara yönelik sansürü atlatabilmek için erkek ismi kullanarak, Luciano de San Saor takma adıyla kaleme aldı. O yıllarda İspanya’da ortaya çıkan ultraist hareketten etkilenerek avangart ve erotik şiirler yazdı. İlerleyen yıllarda mücadeleyle tanıştıkça, şiirleriyle devrimci düşünceleri uyandırması gerektiğine karar vererek politik şiirler yazmaya başladı. Ve önceden bir parçası olduğu avangart sanat akımı ultraizmi burjuva olarak nitelendirdi.

1916 yılında telefon operatörü olarak çalışmaya başlayan Saornil, çalıştığı şirkette örgütlenen grev sonrasında anarşist sendika CNT’ye katıldı. 1933’te Madrid’de CNT’nin yazı işleri sekreteri oldu. 1936 İberya Devrimi’ne giden süreçte her geçen gün büyüyen anarşist mücadeleyi yazdı. Solidaridad Obrera, Mother Earth, Tierra y Libertad, Umbral gibi anarşist yayınlarda birçok yazısı yayınlandı.

Mujeres Libres

“En adi köle, evinin eşiğinden içeri girer girmez bir lord, bir efendi kesilir. Tek dürtüsü evindeki kadınlar için bağlayıcı bir düzen kurmak olur. Sadece on dakika öncesinde burjuva aşağılamasının ateşten gömleğini giymek zorunda olan bu adam, bir tiran gibi kabarır ve bu mutsuz yaratıkları sözde aşağı oluşlarının ateşten gömleğini giymeye zorlar.”

Lucía Sánchez Saornil, 1936’da yoldaşları Mercedes Comaposada ve Amparo Poch ile birlikte Mujeres Libres’i kurdu. Madrid’de doğan örgüt, sadece iki sene içerisinde tüm İberya’da 147 grup ve 20 bin üyeye ulaşarak bir federasyona dönüştü.

Mujeres Libres, anarşist hareket içerisinde bir kesim tarafından son derece olumlu karşılanırken, bir kesim de “ayrılıkçılığa” neden olacağından ve “feminizme düşme tehlikesi” taşıdığından bahsedilerek eleştiriyordu. Fakat kadınlar bunu reddettiler.

Mujeres Libres “Biz feminist değiliz ve hiçbir zaman olmadık. Biz erkeklere karşı savaşmıyoruz. Birlikte çalışmak ve birlikte mücadele etmek zorundayız yoksa toplumsal devrimi asla başaramayız. Fakat biz bir kadın örgütüne ihtiyaç duyuyoruz çünkü kendimiz için mücadele etmeliyiz.” diyerek, kadınların özgürleşmesinin, “yok sayılarak köleleştirme, üretici olarak köleleştirme ve kadın olarak köleleştirme üçgenine” meydan okuyarak mümkün olacağını söylüyordu.

Mujeres Libres, kadının özgürlüğünün ancak kapitalizme ve devlete karşı verilen bütünlüklü bir mücadele ile, anarşizmle mümkün olacağını savundu. Mujeres Libres kadınların bireysel gelişimi için okullar açıyor, dergi çıkarıyor, radyo yayıncılığı yapıyor, mücadeleyi İberya’nın dört bir yanında örgütlüyordu.

Bu yayın çalışmalarıyla ulaşılamayan kadınlar için, örgütün gezici propaganda grupları İberya’yı köy köy geziyordu. Mujeres Libres’in toplamda 14 sayı yayınlanan dergisinin ilk sayısı aynı gün tükendi. Lucía bu derginin de editörüydü.

İberya Devrimi

19 Temmuz 1936’dan itibaren devrime aktif bir şekilde katılan Lucía cephede CNT gazeteleri Juventud Libre ve Frente Libertario için savaş tarihçiliği yaptı. İlk köylü ve işçi kolektiflerinin örgütlenmesinde rol aldı.

Madrid’de kesintisiz bombardımanların olduğu bir gece radyoda “Madrid, Madrid, benim Madrid’im” şiirini okudu. Diğer milislerin yerini alabilecek kadın işçi tugaylarının kurulmasını önerdi ve milisler ve aileleri arasında bir irtibat servisi örgütledi.

1937’de Valencia’ya döndü ve Mujeres Libres’in genel sekreterliğini üstlendi. Aynı zamanda anarşist Umbral gazetesinin genel yayın yönetmeniydi.

Orada ömür boyu hayat arkadaşı olacak olan América Barroso ile tanıştı. Mayıs 1938’de uluslararası dayanışma örgütü Solidaridad Internacional Antifascista’da bir süre basın ve propaganda sekreterliği yaptıktan sonra İberya genel sekreterliğini devraldı.

Franco ordularının işgali sonrasında sevgilisi ile birlikte Paris’e iltica etti. Paris’in Naziler tarafından işgal edilmesinin ardından anarşist ve lezbiyen oldukları için toplama kampına götürülme ihtimaline karşı América ile birlikte 1942’de İberya’ya geri döndü. Bir süre kaçak yaşadığı Madrid’de Mujeres Libres’i yeraltında yeniden örgütlemeye çalıştı. Madrid’de fotoğraf editörü olarak çalışırken faşistler tarafından fark edilince Valencia’ya gitti. Lucía burada sanatla uğraştı, resimler yapıp şiirler yazdı ancak hiçbirini yayınlamadı. Tek şiir kitabı 1938’de yayınlanan “Romancero de Mujeres Libres” idi.

Lucía, yaşamı boyunca kadın özgürlük mücadelesini örgütledi. Kadının, özgürlüğünü şimdi şu anda kazanmak zorunda olduğunu vurgulayarak devlete ve kapitalizme karşı verilen mücadelenin ataerkiye karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamayacağını söyledi. Nisan 1937’de yapılan Mujeres Libres kongresinde konuşan Lucia, kadınların cephe gerisine çekilmesi ve militarizasyon tartışmalarına, “Savaş her şeyden önemlidir diyenlere sesleniyoruz. Evet, her şeyden önemlidir ama özgürlükten değil, yaşasın devrim!” diyerek karşı çıkmıştı.

Lucía lezbiyen olduğunu hiçbir zaman gizlemedi. América Barroso ile ilişkisini özgürce yaşayarak kadın eşcinselliğinin normal kabul edilmesinde önemli bir rol oynadı. Anneliğin kutsanmasına karşı çıkan Lucía, annelik kavramının kadını biyolojik bir nesneye indirgediğini söyledi: “Bir anarşist için, işçiden önce insan vardır, anneden önce kadın olmalıdır.”

2 Haziran 1970’te meme kanseri nedeniyle hayata veda ederken bizlere özgürlük için hiç durmadan mücadeleyle dolu bir yaşamı miras bıraktı. América Barroso, Lucía’nın mezar taşına şu sözleri yazdırdı: “Peki ama… Umudun öldüğü doğru mu?”

MUJERES LİBRES

Önce İberya yarımadasının
Kadınları ayaklandı.
Masmavi gökyüzüne karşı,
Ayaklarını sağlam basarak
Alev alev yollarda,
Işığa gebe ufuklara doğru.

Yaşamın vaadini doğrulayarak,
Geleneğe meydan okuyoruz.
Acıdan doğmuş yeni bir dünyanın,
Sıcak kiline biçim veriyoruz.

Bırakın da geçmiş
Kaybolsun hiçlik içinde!
Düne niye aldıracağız ki?
Kadın sözcüğünü
Yeniden yazmak istiyoruz.

Dünyanın kadınları ayaklandı önce,
Işığa gebe ufuklara doğru.
Alev alev yollarda,
İleri, ileri…
Işığa doğru!

Lucía Sánchez Saornil

]]>
https://karala.org/dergi/portre-3-lucia-sanchez-saornil-nisa-durdu/feed/ 0 1232
Portreler – İktidar Karşısında Bir Dev: Bakunin https://karala.org/dergi/portreler-iktidar-karsisinda-bir-dev-bakunin/ https://karala.org/dergi/portreler-iktidar-karsisinda-bir-dev-bakunin/#respond Sat, 13 Oct 2018 15:43:00 +0000 https://karala.org/?p=530 Bir devrimci anarşistin hayatı nasıl anlatılır? Doğumu, yaşayışı ve ölümü üzerine kurulu bir şablondan değil elbette. Özgürlük, eğer düşündüğünü eyleyebilmekse; devrimci bir anarşisti anlatırken düşünceleri önemli bir yerde durur. Çünkü o, düşüncelerini içinde bulunduğu anda gerçekleştirebilmenin çabası içerisindedir.

Söz konusu anarşist Bakunin ise, yaşamı üzerine bir şeyler yazabilmek daha da zordur. Üzerinde dikkatli çalışmayı gerektirir. Yazdıklarının ve eylediklerinin nelere yol açtığı, sadece içinde bulunduğu zamandan anlaşılmaz. Öngörülerinin haklılığı sonraki yüzyıllarda da kendini göstermiştir.

Bakunin, tarihte anarşist düşüncenin pratiğe dökülmesindeki en büyük isimlerden biri değildir sadece. Hareket insanı gibi gösterilmesine karşın, anarşist düşüncenin en önemli tartışmalarını vermiş; düşüncenin geliştirilmesine büyük katkılarda bulunmuş bir anarşisttir.

Bakunin’in Eylemi

1840’ta doğduğu topraklardan; Rusya’dan ayrıldıktan sonra Polonya’dan Bohemya’ya; İtalya’dan Fransa’ya, Avrupa’da devrimci düşünceyi ve hareketi gittiği her yere götürdü. Avrupa’nın dört bir yanında köylü isyanlarının en ön saflarında, işçi örgütlenmelerinin kuruluşunda, ezilenlerin özgürlüğü önünde engel olan bütün güçlere karşı savaştı. Bunu yaparken ezilenlerin örgütlenme gerekliliğini anlattı. İktidarlara karşı verilecek mücadelenin, yıkıcı ve güçlü yanını tam da buraya koydu. “Özgürlük ancak özgürlükle, halkın topyekün isyanıyla ve halkın tabandan gönüllü örgütlenmesiye yaratılabilir.”

19.yüzyılda Bakunin’in Avrupa’daki etkisinin ne olduğunu anlamak açısından, Çarlık Rusya’ya karşı mücadeledeki en etkili isimlerden Alexander Herzen’in anekdotu değerlidir. “Bakunin Paris’ten Prag’a giderken Alman köylülerinin isyanıyla karşılaşır. Köylüler kalenin etrafında ne yapacaklarını bilmez halde dolanırken, Bakunin arabadan iner ve isyanın neden olduğunu sormakla zaman kaybetmeden, köylüleri örgütler. Arabasına geri dönüp yola koyulduğunda kale çoktan dört tarafından yükselen alevler içindedir.”

1847’de, Polonya Ayaklanması’nı anmak için Paris’te yaptığı bir konuşmadan dolayı Fransa’dan sınırdışı edilir. Çarlık Rusya’nın, Bakunin’i yakalamak için tüm çabalarına rağmen, Bakunin Avrupa’nın farklı şehirlerinde gizlenmeyi başarır. Buralarda boş durmaz, ayaklanmalar örgütler. Özellikle Dresden ayaklanmasıyla ismi, otorite ve baskıyla karşılaşan tüm kesimlerin dilinde dolaşmaya başlar. Sadece Slavların değil, farklı imparatorlukların zulmüne maruz kalan halkların verdiği özgürlük mücadelelerinde, Bakunin’in düşünceleri ve eylemleri bir dayanak noktası haline gelir.

1850’den 1861’deki hapishaneden kaçışına kadarki süre içerisinde Çarlık Rusyası tarafından tutsak edilir. Önce Japonya’ya, sonra ABD’ye oradan da İngiltere’ye geçerek mücadelesine kaldığı yerden devam eder. Özellikle hapisten kaçtıktan sonraki bu süreçte, Uluslararası Kardeşlik İttifakı’nın altyapısı oluşturulmaya başlanır. Gittiği farklı yerlerdeki Kardeşlik Örgütlenmeleri, Floransa Kardeşliği örneğinde olduğu gibi Enternasyonal’in yerel birimlerine dönüşür. 1869’da (sadece işçilerin uluslararası en büyük örgütlenmesi değil, ezilen halkların da bir örgütlenmesi konumunda bulunan) Enternasyonal’in Basel Kongresi’ne katıldığında, sadece Enternasyonal için yeni bir dönem başlamaz, sosyalizmin içerisindeki iki ekol anarşizm ve marksizm arasındaki temel ayrılıklar şekillenir. 1873’te Karl Marks’ın örgütlediği karalama kampanyalarıyla, ayak oyunlarıyla Bakunin ve grubu Enternasyonal’den ayrılır. Dolayısıyla İsviçre, Fransa, İspanya, İtalya ve Belçika seksiyonları da… Sonrasında St. Imier’deki Kara Enternasyonal’in yerellerini oluşturacak bu seksiyonlar, bulundukları bölgelerdeki anarşist hareketin ve düşüncenin gelişimi noktasında önemli bir yere sahip olmuşlardır.

1870’de Lyon Ayaklanması’ndadır. Ayaklanma, Paris Komünü açısından önemlidir. Çünkü ayaklanma komünün ilk adımıdır. Lyon’daki düşünce Paris’i komünleştirir. Merkeziyetçiliğe karşı özörgütlülük temelinde inşa edilen ayaklanma özellikle Paris Komünü’ndeki anarşistler tarafından ilham alınarak uygulanır. Bir yıl öncesindeki ayaklanmadaki tutuklanma kararından dolayı, Marsilya’da saklanmak zorundadır. Ölümünden iki yıl önce Bologna’da örgütlemeye çalıştığı isyan, onun son çabası olarak anarşist tarihteki yerini alır.

Bakunin’in Düşüncesi

Mücadeleyle bu kadar iç içe geçen bir yaşamının, Bakunin’i yazınsal anlamda verimli olmasına müsade etmediği gibi yaygın bir kanı vardır. Bu yaygın kanının aksine, Bakunin düşünsel anlamda anarşist ideolojiye katkısı oldukça yüksektir. Mücadele alanındaki deneyimler onun yazdıklarına oldukça etki edebilmiş ve dönemin (ve sonraki dönemlerin) temel tartışmalarına anarşist bir perspektif oluşturmuştur.

Almanya’da Gericilik; Slavlara Çağrı; Federalizm, Sosyalizm ve Anti-teolojizm; Tanrı ve Devlet; Paris Komünü ve Devlet Düşüncesi, Özgürlük ve Devlet gibi yapıtları, yazdıklarının sadece bir kısmını oluşturmaktadır. Yazdıklarında, genel olarak içerisinde bulunulan durum ya da sistemi irdelemeye çalışan Bakunin, sadece tespit yapmaz. Durumun ya da sistemin nasıl üstesinden gelineceğine ilişkin de yazar.

Hapishane yıllarından önceki süreçte, federalizm, halkların özgürlüğü, devlet karşıtlığı gibi konular üzerine en fazla yazdığı, konuştuğu ve tartıştığı konulardır. Enternasyonal’e dahil olduğu süreçte, Marks ve ekibine karşı giriştiği otoriter sosyalizm eleştirileri, sadece anarşist düşünce açısından değil, devrimci perspektif açısından da önemlidir. Sosyalizmin sonraki pratiklerinde devletin ve otoritenin rolünün ne olduğu, bu deneyimlerin nasıl olumsuzluklara yol açtığı düşünüldüğünde Enternasyonal’deki tartışmalar önemini bir kez daha ortaya koyar. Paris Komünü gibi farklı toplumsal devrim süreçlerine ilişkin değerlendirmeleri ayrıca önemlidir. Farklı deneyimlerin bizzat içerisinde yer almış bir devrimcinin değerlendirmeleri olması açısından, Bakunin’in tüm çabaları özgürlük düşüncesinin coğrafyalar arası pratikleme çabasıdır.

Düşünce ve Eylemin Uyumu

“Komünizm teoriden değil, pratik içgüdüden türer.”

Düşünce ve eylem arasındaki dengeli bir uyumdur Bakunin’in yaşamı. Nasıl ki, anarşizm sadece bir kuram ve düşünceler bütünü değilse; düşüncelerin inşasına dayanan bir eylem ve hareketse, Bakunin de anarşizmin bu özelliğini kendisine ilke edinmiştir. Bir yandan düşüncelerini dünyanın farklı yerlerindeki özgürlük mücadeleleriyle şekillendirmiş, bir yandan da anarşist ideolojinin somutlanması için Jura Federasyonu’ndan Floransa Kardeşliği’ne özörgütlülükler oluşturmuştur.

Bakunin, yaşamını özgürlüğün önünde dikilen her iktidarı yıkmaya adamış devrimci bir anarşist. Yaşamın yaratıcı kaynağı olduğu için yıkıcı tutkusunu dizginlemeden..

]]>
https://karala.org/dergi/portreler-iktidar-karsisinda-bir-dev-bakunin/feed/ 0 530