Zeynep Tan – Anarşist Dergi https://karala.org Karala Mon, 24 Jan 2022 17:28:31 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9 https://karala.org/wp-content/uploads/2022/01/cropped-C1ZNtCuW_400x400-32x32.jpg Zeynep Tan – Anarşist Dergi https://karala.org 32 32 202283703 Komün’ün Karası: Louise Michel – Zeynep Tan https://karala.org/dergi/komunun-karasi-louise-michel-zeynep-tan/ https://karala.org/dergi/komunun-karasi-louise-michel-zeynep-tan/#respond Fri, 05 Apr 2019 13:56:00 +0000 https://karala.org/?p=425 Louise Michel anarşist mücadeleye, özellikle de Paris Komünü’ne yaşam veren kadınlardan biridir. 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biriydi. Babası ise Louise dünyaya geldikten kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Louise dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü, okuma yazmayı dedesinin gayretleriyle öğrendi.

Öğretmenlik eğitimi aldı ama göreve başlamak için imparatora yemin etmesi gerekiyordu, bunu reddetti. Resmi okullar yerine özel okullarda çalışmak zorunda kaldı, hatta 1853 ocağında Yukarı Marne bölgesinde Audeloncourt’da özgür bir okulu bizzat kendisi açtı. İki yıl sonra da aynı bölgede bir başka okulda “fikirlerini çocuklara aşıladığı gerekçesiyle” ilk kez emniyetin dikkatini çekti, Paris’e taşınmaya karar verdi. Paris Komünü’nün önde gelen isimlerinden Varlin, Eudes, Valles, Rigault, Theophile Ferre’yle; onlarla katıldığı tartışmalarda ise anarşizmle tanıştı.

“İktidar lanetlidir, ben bu yüzden anarşist oldum!”

Louise Paris’te 1871’in Ocak ayında teslimiyetçi hükümete karşı yapılan eylemlere ulusal muhafız üniforması ile katıldı ve ilk silahlı eylemine katılmış oldu. Komünle taçlanacak olan 18 Mart ayaklanmasında Louise mantosunun altında sakladığı karabinası ile yer aldı.

Sadece eylemde değil söylemde de sivriliyordu gün geçtikçe. Kaleme aldığı Anarşistler Bildirisi’ndeki “Anarşistler, düşünce özgürlüğünün her yerde tanındığı bir çağda sınırsız özgürlüğü savunmayı hak ve görev olarak bilen insanlardır… Özgürlükten yanayız ve bunun, kökeni ve biçimi ne olursa olsun, ister dayatılmış, ister seçilmiş olsun, kralcı ya da cumhuriyetçi olsun herhangi bir iktidarın varlığıyla bağdaşmayacağına inanıyoruz… Eşitlik olmadan özgürlük olamaz!… Bizim istediğimiz eşitlik, özgürlüğün ön koşulu olan fiili eşitliktir. Herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar, diyoruz!” sözleri, komünün ruhunu yansıtıyordu.

Komün’le beraber başlayan değişim, halkın kendi yaşama biçimini kendisinin belirleme kararlılığı, elbette herkesi memnun etmedi. Louise Michel’in de yazdığı gibi “Giderek çürüyen iktidarlar, güçlerini özgür olmak isteyen bütün halkalara karşı birleştiriyordu.”

2 Nisan sabahı Paris top sesleriyle uyanmıştı. Komün’ü hazmedemeyen Versailles Sarayı, büyük bir ordu ile iki koldan Paris’i kuşatmıştı. Hemen ertesi gün, 3 Nisan 1871’de Komün, öz savunmaya girişti.

Barikatlardan Zindanlara Kadınlar Her Yerde

Paris Komünü’nde başlangıçta kadınlar sürekli geri tutulmaya çalışılmış, toplantılara katılmaları önlenmek istenmişti; kadınların savaşamayacakları düşünülüyordu. Parisli kadınlarla birlikte Louise Michel bunun tersini kanıtladı.

17-18 Mart gecesi General Vinoy’un birlikleri, Parislilerin ellerinden toplarını almakla görevlendirilmişti. Kadınlar bu bilgiyi ulaştırmak üzere gereken zamanı bulmuşlardı. Louise Michel ve Ferre’nin yönettikleri Onsekizinci Bölge Güvenlik Komitesi bunun üzerine Montmartre tepesine gitti. Tepeye giden kadınlar, çocuklar ve federe muhafızlar askerlerle ilişki kurup onlarla neşeli ve kardeşçe bir ilişki geliştirdiler. Generaller askerlerine Parisliler üzerine ateş edilmesi emrini verdiğinde artık çok geçti, askerler emre uymadı. Emri veren iki general tutuklanarak kurşuna dizildiler.

Daha sonra Komün’e yönelik saldırılar sırasında petrolöz denen ve ellerindeki gaz bidonlarıyla burjuva ordularına kabuslar yaşatan kadınların öyküleri dilden dile dolaştı. Barikatlarda, idam mangalarının karşısında, zindanlarda; kadınlar her yerdeydiler.

Louise Michel, kadının özgürleşmesini savunmanın hiç de basit olmadığı bir dönemde özgürlüğü yanlızca söylemde ya da belirli ayrıcalıklara sahip olarak yaşamakta aramadı. Bu mücadeleyi genel ve sınıflar üstü bir zeminde değil “baldırı çıplakların” yanında, Komün barikatlarında aradı. Kota vb. yoluyla değil ellerinde silahlarıyla, gaz bidonlarıyla, barikatların üzerinde yaşamlarını ortaya koyarak erkeklerin kadınlara kapatmak istediği siyaset dünyasına girenlerin arasında yer aldı.

Komün Yaşıyor!

71 gün boyunca pek çok yoldaşını kaybeden, tüm baskılara rağmen barikatlarda direnen ve Komün’ü savunan Paris halkı, Thiers’in ordusunun saldırılarına daha fazla dayanamamıştı. Louise Michel’in sözleriyle _“Komün ölmüştü, kendisiyle birlikte binlerce isimsiz kahramanı toprağa gömerek.” _

O “öldü” diyordu ama Komün yenilmemişti. Bir çok kayba rağmen sayısız deneyimle beraber etkilerini sürdürmeye devam edecekti. Louise Michel’i birçok suçlamayla yargılamaya başladılar; generallerin tutuklanmasında rol almak, kışkırtıcılık yapmak ve öldürülmeleri eylemine katılmak, birçok mahalleyi silahlandırmak, Komün’ün ilan edilmesinden sonra “Kadın İşçilerin Çalışarak Ahlaklı Yaşaması Komitesi” sekreteri olarak “Kadınlar Birliği Merkez Komitesi” kurmak, Komün’ü Versailles güçlerine karşı savunmak için kadınlardan oluşan ve komünarlara sağlık hizmeti veren ambulansçı birimleri; barikatlarda dövüşecek savaşçı birlikleri; yangınlar çıkarmak üzere kundakçı (petrolöz) bölükleri örgütlemek, Devrim Kulübü başkanı olarak 18 Mayıs’ta alınan mahkemelerin kapatılması; rahiplerin tutuklanması gibi kararlara katılmak…

Louise Michel’i yargılayan mahkeme ona idam cezası verememiş, sürgüne yollamayı seçmişti. Generallerin infazına katılmak ve kundakçılık yapmakla suçlandığı mahkemeye cüretkar cevabı, onun anarşizme ve özgürlüğe olan tutkusundan geliyordu: “Bütün eylemlerimin sorumluluğunu üstleniyorum. Onlar halkın üzerine ateş açmak istedi, onların üzerine ateş açmakta tereddüt etmezdim. Madem ki özgürlük için çarpan her yüreğe bir parça kurşun nasip oluyor, ben de hakkımı isterim. Eğer yaşamama izin verirseniz intikam diye haykırmaktan usanmayacağım.” Bu sözlerin ardından Yeni Kaledonya’ya sürgüne gönderildi. Sürüldüğü coğrafyada o dönemde sokak hareketi yükselişteydi, Louise Michel bu hareketi daha da yükseltmek için elinden geleni yaptı; orada bulunduğu süre içinde sömürgeciliğe başkaldıran halklaydı. Paris’e döndükten sonra da mücadeleyi bırakmadı.  Defalarca tutuklandı, baskının ve zulmün binbir biçimine maruz bırakıldı; yine de yaşamının son anına dek yılmadı; 1904 yılında zatürre sebebiyle yaşamını yitirdi.

Yükseltmek için çabaladığı anarşizm mücadelesinde özgürlük için Paris barikatlarını ateşe veren kadının haykırışı hala yoldaşlarının kulaklarında çınlıyor:

Şimdi suskun olan yığınlar

Okyanus gibi gürlediğinde;

Yığınlar ölmeye hazır olduğunda

Komün tekrar ayaklanacak.

Sayılamayacak bir kalabalık olarak geleceğiz,

Bütün yollardan geleceğiz.

Ve karanlıklardan sıyrılan intikamcı hayaletler gibi gelirken

Yumruklarımızı sıkacağız.

Bayrağı ölüm taşıyacak;

Al kanlara boyanmış kara bayrağı!

Ve alev alev göğün altında

Özgürleşen toprak,

Mor çiçekler açacak!

]]>
https://karala.org/dergi/komunun-karasi-louise-michel-zeynep-tan/feed/ 0 425
Militarist Şehirde Bir Antimilitarist – Zeynep Tan https://karala.org/dergi/militarist-sehirde-bir-antimilitarist-zeynep-tan/ https://karala.org/dergi/militarist-sehirde-bir-antimilitarist-zeynep-tan/#respond Wed, 17 Oct 2018 11:30:00 +0000 https://karala.org/?p=495 Ankara’da sokaklar, caddeler, her gün geçip gittiğimiz meydanlar, kavşaklar militarizmin yansımalarıyla, izleriyle dolu. Genelkurmay Kavşağı, Zırhlı Birlikler durağı, taştan paşalar, cadde isimleri, meydan adları, asker çarşıları, ordu evleri, heykeller, anıtlar… Militarizm öylesine yerleşmiş ki Ankara’ya, yaşadığımız yeri tariflerken, bir adres belirtirken dahi devletin kirli geçmişinin “kahramanları” ya da savaşları karşımıza çıkıyor, onlardan kurtulamıyoruz. Devlet, gündelik konuşmalarımızın içine sızan militarist isimlerden, meydanlardaki büyük heykellere, silah ve kamuflaj mağazalarından müzeleştirilmiş işkence yuvası hapishanelerine varıncaya kadar gözümüzün görebileceği her alanı işgal ediyor. Ankaralılar için günlük yaşamın her yerinde izlerine rastlanan ve neredeyse olağan kabul edilen bu durum, bir antimilitarist olarak beni oldukça rahatsız ediyor.

Devletin sözlüğüne göre militarizm, bir ülkede ordu gücünün aşırı derecede ağır basması, her tür sorunu askeri yöntemlere başvurarak çözme, bundan dolayı silahlı kuvvetlere öncelik tanıma eğilimi. Biz anarşistlere göre militarizm, devletin, egemenliği altında tuttuğu tüm bireyleri (ölmelerini veya öldürmelerini isteyebilecek) kendi askeri olarak görmesi ve yaşamın her alanında doğrudan veya dolaylı olarak uyguladığı baskı ve zor mekanizmasıdır.

Militarizm hayatımızın her anını sarıyor. Yaşamımıza etki eden tüm kurumlara bir göz atın: Okul, aile, ordu, ticari işletmeler, siyasi partiler, hatta kendini muhalif olarak tanımlayan birçok politik grup… Hemen hepsi hiyerarşik, militarizmden beslenen ve militarizmi besleyen kurumlar. Emir almak ve vermek gündelik yaşamın bir parçası..

Her gün militarist bir anıtın önünden geçiyoruz. Hayatı bu anıtların dikilmesine sebep olan ideoloji yönlendiriyor… Genel olarak bütün dünya sürekli silahlanıyor ve zorbalık bir çözüm yöntemi olarak kafalara kazınıyor.

Militarizm bizleri aynılaştırmaya, düşünme-eleştirme yetilerimizi köreltmeye çalışırken ve bir düzen mantığının kural koyuculuğuyla belirlendiği bir yaşam biçimini dayatmaya devam ederken biz devrimci anarşistler, her yerde olduğu gibi bu dayatmanın oldukça fazla yapıldığı bu şehirde de antimilitarist bir mücadele vereceğiz. En büyük yaratıcısı olan devlete ve tüm kurumlarına karşıyken, kullanılan yöntemleri özgürlüğün en büyük düşmanları olarak görüyorken özelde Ankara’nın genelde de tüm yaşam alanlarımızın militarizmden arındırılması için mücadele etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bunun için de devleti, tahakkümü ve bunların bütün kurumlarını tümüyle reddettik ve reddedeceğiz, kimsenin askeri olmadık ve olmayacağız, bir şiddet mekanizmasının içinde yer almadık ve yer almayacağız.

Anti-militarizm bizim için politik bir duruş ve bir sorumluluktur. Yaşanılan mekanın bireyi ve toplumu etkilediğini ve sınırladığını düşünerek, bizler de devletin tek tipleştirdiği insanlar olmamak, adaletli ve özgür bir yaşam için tahakküme boyun eğmemek, yaşam alanlarımızda özgürce yaşamak, baskı ve zulümden kurtulmak için evlerde, okullarda ve sokaklarda antimilitarist duruş sergiliyoruz ve sergileyeceğiz. Bizler boyun eğmedikçe; kolektif akıl ve duygularımızla güvenlik ve tehdit üzerinden kurulan tahakküme karşı baş kaldırdıkça var olacağız.

Zeynep Tan

]]>
https://karala.org/dergi/militarist-sehirde-bir-antimilitarist-zeynep-tan/feed/ 0 495
Gezginler Çetesi – Zeynep Tan https://karala.org/dergi/gezginler-cetesi-zeynep-tan/ https://karala.org/dergi/gezginler-cetesi-zeynep-tan/#respond Tue, 16 Oct 2018 15:48:00 +0000 https://karala.org/?p=533 İberya Devrimi’nden önce Durruti ve Ascaso bir süre İspanya dışına çıkmak zorunda kaldılar. Durruti ve Ascaso, Zaragoza’da başpiskoposa düzenlenen suikasttan dolayı suçlandıkları, kimi gazeteler tarafından hedef alındıkları ve Güney Amerika’da da örgütlenme faaliyetleri yürütmek için bir süre Güney Amerika’da bulundular.

İkili, yollarının düştüğü ve bir haftadan fazla kaldıkları her yerde, yerlilerin hafızalarında uzun süre yer edecek hikayeler bırakıyorlardı. İki kaçak, yoldaşlarının yanına Arjantin’e giderken Küba’da mola verdiler. Onları aralarına alan işçiler, Kübalı ezilenlerin günlük yaşamlarını ve içinde bulundukları koşulları anlatınca Durruti ve Ascaso bir süre daha burada kalmaya karar verdiler. Diktatör Gerardo Machado, büyük patronların ve toprak sahiplerinin çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı bir program uygulamaktaydı. Havana’da zenginler lüks içinde hayatlar sürerken Durruti ve Ascaso’nun yeni mesai arkadaşları için hayat hiç de kolay değildi. Polis sınırsız yetkilere sahipti ve işçi sınıfının sürekli yükselen tansiyonunu zor yoluyla kontrol altına alıyordu.

Anarşistler ise Küba’da ağır adımlar atmayı tercih ediyorlar, uzun vadeli ve sabırlı bir stratejiyi savunuyorlardı. Durruti ve Ascaso, Kübalı anarşistler tarafından “sabırsız eylemciler” ilan edilmişti. Limanda dok işçisi olarak çalışmaya başlayan Durruti ve Ascaso, liman işçilerine örgütlenmelerinin, bir araya gelmelerinin gerekliliğini anlattılar. Kantindeyken ve çalışırken mesai arkadaşlarını sürekli olarak sendikal bürokrasiye karşı uyarıyor, kendi öz örgütlenmelerini yaratmaları gerektiğini söylüyorlardı. Bir süre sonra liman işçileri kendilerini güçlü bir sendikada örgütlediler ve Havana’daki diğer sendikalarla bir federasyon oluşturdular. Restoran İşçileri Sendikası ve Tütün İşçileri Sendikası anarşistlerin etkisi altındaydı. Bu örgütlenme polisin dikkatini çekti, Durruti ve Ascaso da artık yerel polisin ve jandarmanın takibine girmişti. Onlar da tedbirli davranıp başkenti terk ettiler ve Santa Clara’ya geçtiler. Burada şeker kamışı kesme işi buldular. İşe başladıklarından birkaç gün sonra şeker kamışı işçileri bir grev başlatmaya çalıştılar. Şeker fiyatlarının düştüğü bahanesiyle işçilerin ücretleri kesilmiş, işçiler de bunun üzerine çalışmayı reddetmişlerdi. Ustabaşı, işçileri tehdit ederek onları patronun evinin yakınındaki bir alanda toplanmaya zorladı. Patron alana geldi ve isyancı işçilere bir konuşma yaparak, onları tehditle çalışmaya zorladı. Aralarından 3 kişiyi rastgele seçerek, grevin öncüleri oldukları gerekçesiyle jandarma karakoluna götürdüler. Bir saat sonra grev alanına bir grup muhafız, az önce yanlarından ayrılan 3 arkadaşlarını geri getirdiler. İşçilere işkence yapılmıştı ve bilinçleri yerinde olmayan işçiler grev alanına getirildiklerinde, patron hala işçileri tehdit etmeye devam ediyordu: “Derhal çalışmaya başlamazsanız sizin de başınıza aynı şey gelecek, ayrıca çalışmadığınız saatler nedeniyle daha düşük ücret alacaksınız.”

Durruti ve Ascaso işçilerle durumu tartışarak patrondan hesap sorulması gerektiğine karar verdiler. “Adalet”, çevredeki diğer toprak sahiplerine ciddi bir uyarı olacak ve Kübalı işçilerin sabır engelini aşmalarında da etkili olacaktı. Ertesi gün üzerinde “Gezginlerin adaleti” yazılı bir notla birlikte patronun cesedi bulundu. Polis, Durruti ve Ascaso’nun peşinde düşmüşken onlar çoktan Camaguey Bölgesi’ne ulaşmışlardı. Patronun öldürülmesi haberi Santa Clara’dan Havana’ya kadar yayıldı. Hikaye biraz da abartılarak bir efsane haline getirilmişti. Gezginler denen bir İspanyol çetesi, yarım düzine şeker kamışı fabrikası olan patrona suikast düzenlemişti! Polis ve jandarma kentte ve kırsal alanda bu iki kaçağın peşindeydi, Durruti ve Ascaso Küba’da her yerde aranıyordu. Onları gizlediklerinden kuşkulandıkları köylüleri tehdit ediyorlar ve bilgi almak için onlara işkence yapıyorlardı. Yapılan aramalar, Jolquin bölgesinde patronun yandaşı olan bir ustabaşının öldürülmesi ve cesedinin yanında benzer bir notun bulunmasıyla daha da karmaşık bir hal aldı. Bu heybetli çetenin –ki yalnızca iki kişiydiler- aynı anda çok farklı yerlerde birden ortaya çıkması patronları şaşırtmaya ve korkutmaya başlamıştı.

Gezginlerin eylemini Kübalı işçilerin grevleri izlemiş, patronlar ve toprak sahipleri jandarma ve polisle daha sıkı ilişkiler kurmaya başlamıştı. Daha sonra Durruti ve Ascaso Arjantin’e vardıklarında, bir gazetede Gezginler adında bir grubun hala patronları öldürerek eylem yapmaya devam ettiklerini okuduklarında yüzlerinde bir tebessüm belirecekti.

]]>
https://karala.org/dergi/gezginler-cetesi-zeynep-tan/feed/ 0 533