Genç İşçiler Ankara’da Örgütleniyor

Her şey hizmet sektörü içerisinde çalışırken emeği sömürülen gençlerin, kendileri başta olmak üzere tüm işçilerin sömürülmesine karşı bir araya gelmesiyle başladı. Önceleri iş yerlerimizde yaşadığımız sorunların karşısında çaresizliğimiz ve bu çaresizliğin verdiği öfke vardı sadece. Bizler, bizim gibilerle bir araya gelince, bu sorunların artık bir de çözümünü konuşmalıyız dedik. Çözümün hukuki, siyasi veya sokak eylemiyle olmasının hiçbir önemi yoktu. Yeter ki çözüm olmalıydı. Yeter ki emeğimizi çalanlardan emeğimizin karşılığını alabilelim. İstanbul’da faaliyette olan Genç İşçi Derneği ile tanışmamız böyle başladı. Genç İşçi Derneği’nden işçiler, karşılaştığımız tüm sorunları kendileri de yaşadıkları için emek hırsızlarının tüm yalanlarını biliyor ve ona göre karşı koyuyorlardı. Biz de öyle yaptık. Sorunlarımızı GİDER ile örgütlü bir zeminde çözmeye başladık. Daha fiili kavgaya başlamadan patronlar geri adım atmaya başladı. Sigortalarımız ödendi; maaşlarımız düzenli bir şekilde yatmaya başladı. Bundan böyle nasıl bir yol izleyeceğimizi öğrenmiş olduk. Böylelikle patronların karşısında bir mevzi daha açmış olduk. Artık biz de varız! Ankara’daki genç işçiler olarak Genç İşçi Derneği’nin faaliyetlerini yürütmeye başladık, sürdürüyoruz.

Patronların Sistemine GİDER!

GİDER yani Genç İşçi Derneği 3 yılı aşkın bir süredir kafe-barlarda, fast food’larda, restoranlarda, mağazalarda ve sektörün diğer dallarında çalışan işçilerin sorunlarına odaklanıyor. 3 yıldır GİDER olarak faaliyet yürütülüyor olsa da genç işçilerin örgütlenmesi 2014 yılındaki Alkım Kitabevi-Kafe Kafka Direnişi’ne kadar dayanır. Alkım Kitabevi’nde sigortaları yatırılmayan, aylarca maaşları ödenmeyen genç işçiler farklı sendika ve derneklerde faaliyet yürüten dostlarının da dayanışmasıyla bir eylem süreci başlattı. İş yerine giderek burada iş durdurma eylemi yapan genç işçiler, üzerlerine de “maaşımı alamıyorum hizmeti durduruyorum” yazılı tişörtler giyerek eyleme başladı. Eylemin ikinci gününde, eyleme çıkan tüm işçilerin alacaklarının tamamı ödendi. Çalışmaya devam eden işçilere bu defa işyerinde işkence yapılmaya başlandı. Angarya işler verildi; küfürler, hakaretler edildi. En sonunda da bir işçiye fiziki şiddet uyguladılar; merdivenlerden ittirdiler. Yani yoğun bir yıldırma politikası işlettiler.

İçeriden işçiler, dışarıdan da dayanışmaya gelenler tüm saldırıları boşa çıkarmakla beraber saatlerce Alkım Kitabevi’nin bu yaptıklarını teşhir etti. Zaten Alkım Kitabevi de bundan birkaç ay sonra tamamen kapandı gitti. Geriye bir direniş deneyimi ile örgütlü hareket ederek güçlü olabileceğini gören işçiler kaldı. İşte Genç İşçi Derneği de bu süreçte filizlenmeye başlamıştı.

GİDER kurulurken genç işçilerin sorunlarını bir bir tespit etmek gerekiyordu. GİDER’li işçilerin deneyimlediklerinin dışında ne gibi sorunlar, ne gibi adaletsizlikler yaşanıyordu işyerlerinde? Bunlar bilinirse ona göre hareket edilirdi. Önce sorunları bir bir tespit etmek gerekiyordu kısacası. GİDER bu sorunları araştırmak için yine bu sektörün iyi bildiği anket yöntemini seçti. Hep patronların, siyaset insanlarının araştırmaları yapılacak değildi ya. Bu defa da genç işçilerin sorunları ile ilgili anket çalışması yapıldı. Önce 2 farklı anket çalışması ile başlandı. AVM’lerde yaşanan sorunları araştırdığımız anketin ardından bir de üniversitelerde okuyup da çalışan gençlerin yaşadıkları konu edildi. Bunların dışında farklı anketler de yapıldı. Ancak o anketler örgütlenmenin ihtiyaçlarında kullanıldığı için istatistiki sonuçları yayınlanmadı. Sorunları anketler ile tespit ettikten sonra, bir araya gelerek bu sorunlara karşı koymanın yolları aranmalıydı.

Örgütlenme faaliyetleri başladı. Anketlerin ardından GİDER genç işçilerin sorunlarını konu edinen hukuki ve sosyal etkinlikler yaptı. Hemen ardından işyerinde yaşadıklarımız kaleme alınmaya başlandı. “Giderli Yazılar” olarak paylaşılan ve aslında sınıf kinini ortaya koyan onlarca yazı yazıldı derneğe gönderildi. Bir çoğu paylaşıldı. Tabi küfürsüz olanları. Afiş ve bildiri çalışması olarak da “Genç İşçiler Örgütlü Güçlü” şiarıyla bir sürece girişildi. Bu sürecin başında, reyonlarda ürün aralarına ve arkalarına, tezgahlarda dikkatli bakınca görülebilecek yerlere, mağazalarda kıyafetlerin dağınıklığını toplarken görülebilecek yerlere, fast foodların boşlarının toplandığı tepsilere el ilanları bırakıldı. El ilanında “Tezgahtarlar, reyoncular, kasiyerler, satış danışmanları, depocular, servis elemanları “SORUNLARIMIZI BERABER ÇÖZELİM”, Fazla mesailerimiz tam yatmıyor mu? İşyerinin sağlıksız yiyeceklerine mecbur muyuz? 3 işçinin işi bir işçiye yüklenebilir mi? Yasal haklarımız neler? Daha fazla patron sömürüsüne dur demek için neler yapabiliriz? Derneğimizin avukatları ve işçilerin dayanışmasıyla sorunlarımızı beraber çözüyoruz. Sen de gel sorunlarımızı beraber çözelim.” yazıyordu. El ilanları yoluyla çok sayıda genç işçi ile tanışıldı. Ayrıca genç işçilerin dışında bir de mağaza müdürleri ile tanışıp tartışıldı. “Yahu kardeşim bunları toplamaktan biz bıktık siz dağıtmaktan bıkmadınız!” diye çok sayıda telefon geldi. El ilanlarının bu denli rahatsızlık yaratması doğru bir yolda olunduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

El ilanlarının ardından yine “Genç İşçiler Örgütlü Güçlü” şiarıyla başlatılan sürecin dahilinde afiş çalışmaları yapıldı. Bundan sonra GİDER çoğu AVM’nin yakınında, otobüs duraklarında, reklam panolarında afişleri ile karşılamaya başladı herkesi. “Genç İşçiler Örgütlü Güçlü” şiarıyla 6 ayı aşkın bir süredir sektör içerisindeki farklı alanlara yönelik afişler yapıldı. Her birimiz farklı alanlardayız belki. Ama sorunlarımız ortak ve bu sorunlarla hep beraber başa çıkmalıydık.

Ankara’da da Genç İşçiler GİDER’li!

İstanbul’un yanında Ankara’da da bu faaliyetin temellerini atmamız gerekiyordu. Ankaralı genç işçiler olarak sorunlarımıza karşı bizim de örgütlenmemiz gerekiyor tabi ki.

Ankara’da çalışmak, işsizlik düşünüldüğünde esasen diğer şehirlerden çok da farklı bir durumda değil. Ankara’da iş bulmak İstanbul’a göre zor, İzmir’e göre kolaydır. Hizmet sektöründe çalışan biz genç işçiler için ise durum biraz daha farklıdır. Çünkü Ankara’da hizmet sektörü, şehrin tüm çalışma alanlarını kaplamış durumdadır. TÜİK verilerine göre Ankara’da çalışan nüfusun sektörlere göre dağılım oranına bakıldığında hizmet sektörü %71.5 ile birinci sırada yer alıyor. Bu da Ankaralılar olarak Ankara’da GİDER faaliyeti yürütmenin ne derece önemli olduğunu ortaya koyuyor. Yine AVM sayısı olarak baktığımızda Ankara coğrafyamızda en çok AVM olan şehirlerin arasında 2. sırada yer alıyor. 50’ye yakın AVM’nin bulunduğu Ankara’da adı A ile başlayan onlarca AVM vardır. Bunların tam sayısının bilinmediği espri konusudur.

Bir iş bulup Ankara AVM’lerinde çalışıyorsanız, hangi semtten hangi semte gittiğinizin çok fazla bir önemi yoktur. Her AVM’de Ankara’nın farklı bölgelerinden işçilere rastlanabilir. Hatta Armada, Panora, One Tower AVM’lerinde çalışan işçiler yakın semtlerden gelemez çünkü yakınlarında ikamet edecek ekonomiye sahip değildirler. Uzaktan gelirler. Her yol Kızılay’a bağlandığı için Kızılay da öyledir mesela. Kızılay AVM’ye Sincan’da yaşayan işçi de geliyor; Mamak’ta, Keçiören’de, Çankaya’da yaşayan işçi de. Armada, Kentpark, Cepa ve Ankamall daha merkezde ve metroyla ulaşımı olduğu için her semtten genç işçinin uğrak noktasıdır. Büyük bir şehirdir Ankara. Ama biz genç işçiler için “evimin yakınında çalışayım” dedirtecek kadar da büyük değildir kısacası. Ya da böyle bir lüksümüz yoktur pek. Evimizin yakınında da hiç çalışmıyor değiliz. Nata Vega vardır Mamak’ta. Semt AVM’si gibidir. Burada çoğunlukla Mamak’ta yaşayan genç işçileri görürüz.

Çoğunlukla AVM’lere odaklandık. Çünkü biz genç işçiler için AVM’ler fabrikalar ile neredeyse aynıdır. Neredeyse diyoruz çünkü AVM’de çalışmak yer yer daha zordur fabrikaya göre. Tüketim odaklı bir sektörde olduğumuz için bir tüketim mabedi içerisindeyiz. Tükettiriyoruz, tüketiyoruz, kendimiz de tükeniyoruz. Bol ışıklı bir yerdir AVM. Genç işçiler için güneş ışığı yoktur, AVM ışıklandırması vardır. Bu durum AVM işçilerinin yaşamı için çok ciddi bir tehlikedir. Her ne kadar “Ankara’da güneş mi görüyoruz” diye kendimizi avutsak da gün batımı bizler için instagramda sunset etiketinde gördüğümüz fotoğraflardan öteye geçemiyor.

En kritik özelliklerimizden biri de müşteriler ile kurduğumuz ilişkidir. Sektörün tamamını kapsayan bir özellik olan sahte güler yüzlülük, “efendimli-buyrunlu” hizmet eden olduğumuzu vurgulayan hitaplar her ne kadar sosyoloji ve psikoloji ile ilgilenenlerin araştırma konusu olsa da işyerinde ve dışarıda bizim kişiliğimizi oldukça etkiliyor. Hizmet ettiklerimizin bencilliklerini, kaprislerini, şımarıklıklarını, kendini beğenmişliklerini göre göre insanların bencil, rekabetçi, egolu olmasını normal görüyor ve herkesin böyle olduğunu düşünmeye başlıyoruz.

İş saatlerinin dışında biz de bu özellikler ile hareket ediyor, hizmet edilen olmaya çalışıyoruz. Molalarda nerede yemek yediğimiz bizim diğer işçiler ile aramızdaki ekonomik ve sosyal düzey farkını göstermenin bir sembolüne dönüşüyor. Mesela bir mağaza işçisinin Carl’s Junior’da mı yoksa PİDEM’de mi yemek yediğine bakarak bunu görebiliriz. Ancak yine de bütün bunlardan arınabildiğimiz noktalar vardır AVM’de. Ortak teras onlardan biridir. Herkesin rahat nefes aldığı bir yerdir burası. Ama burada çok nefes almak akciğer kanseri riskini arttırabilir. Çünkü tüm mağazalarda, fast foodlarda, marketlerde çalışan işçiler burada sigara tüttürür durur. Molaları çakıştığında farklı yerlerde çalışan genç işçiler için burası bulunmaz bir sohbet odası haline de gelir elbette.

AVM’ler dışında kafe-bar işçilerinin yoğun çalıştığı semtlerimiz vardır Ankara’da. Tabii ki buralar merkez diyebileceğimiz bölgelerdir. Kızılay, Tunalı ve Bahçelievler’in 3 farklı kafe-bar merkezi olduğunu söyleyebiliriz. Tunalı ve Kızılay’da çalışan genç işçilerin büyük bir çoğunluğu muhalif genç işçilerden oluşur. Ayrıca çoğunlukla Cebeci, Kolej, Dikimevi, Kurtuluş, Seyranbağları semtlerinde yaşayan genç işçiler için çalışma alanıdır buralar.

Kafeler ve barlar Ankara’da çok ünlüdür. Sömürüsü de aynı ölçüde hasır altı edilir. Genelde patron-işçi ilişkisi gibi çirkin bir ilişki kurmamak amacıyla yola çıkan mekan sahipleri patronluğu aratır pozisyona gelirler. Esnaf sıfatı ve şirket yöneticisi pozisyonları arasında sıkışmış patronlarımız SGK’ları ya hiç yatırmaz ya da en iyi ihtimalle kısmen yatırır. SGK’lı çalışanlarımız şanslıdır diyebiliriz. Maaşlar neredeyse hiçbir zaman maaş gününde ödenmez, yevmiye usulü çalışanlarımızın gün sonunda para alamadan yarını ya da sonraki günleri bekledikleri olur çoğu zaman. “Dükkan iş yapmıyor, görüyorsun” denerek kafenin veya barın ortağıymışsın gibi davranılır. Dükkan fazla iş yaptığında, o günkü ücretlerimiz artıyor da olsa, diğer türlüsüne de katlanmamız beklenebilirdi tabi.

Saatler konusunda sorun-sıkıntı bitmez. Esnek çalışma kafelerde, barlarda keşfedilmiştir adeta. Çünkü saatimiz dolduğunda çıkmak isteriz ama son bir müşteri, son sipariş derken süreç uzar gider. Bir bakmışsın, 8 saat olmuş 9 saat, 9 saat olmuş 10 saat. Hatta 12 saate kadar çalışmamız normal görülür. Bu o kadar kanıksanmıştır ki normal mesaisi 9 saat olanlar nadirdir. Genelde 10 saatten başlar kafe-bar işçisinin mesaisi.

Bir de sigaracılar mesaisi vardır kafe-bar işçisinin. Maliyeden denetlemeye gelirler sık sık, çoğu mekanda kapalı alanda sigara içildiği için bu denetimler haftada en az 2-3 kez olur. Kızılay esnafı da denetimciler sokağa girer girmez haber uçurur. İşte bu haberi hızlı yakalamak kafe-bar işçisinin en önemli işidir, kimi zaman 4 kulak, 4 göz ister patronlar. Haber gelir gelmez, tüm masaları teker teker dolaşıp tüm küllükleri toplaman, suç aletlerini yok etmen gerekir. Gün içinde her şeyden önemlidir bu; elinde ne iş varsa bırakırsın, bırak yemek soğusun, bırak bira taşsın, patronlar önemsemez. Çünkü yerdeki birayı da sen temizlersin, soğuk yemeğin azarını da sen yersin. Eğer hızlı davranmazsan ve patron ceza yerse, sigaracılar mekandan çıkar çıkmaz asgarisi fırça, azamisi işten çıkartma olmak üzere mutlaka sana da bir ceza kesilir.

Şimdi Kızılay’da mekanlar, küçük kafelerden büyük zincir işletmelere doğru evriliyor yavaş yavaş. Bu, gidişatın değişeceğini gösteriyor. Ama sömürünün şeklinin değişmesi dışında esasında pek de bir şey değişmez, bunu biliyoruz. Değişimi dönüşümü sağlayacak olan bizleriz. Bizim örgütlülüğümüz.

Kimimiz garson, kimimiz komi, kimimiz moto kurye, kimimiz anketör, kimimiz kasiyer, kimimiz tezgahtar ve daha niceleri olarak bizler, bizim gibileri bulmak için çıktık yola. Örgütlenelim, patronların karşısında daha güçlü olalım istiyoruz. Patron-şef-müdür baskısını, zamanın biz işçiler üzerinde tahakküme dönüşümünü, her an işsiz kalabilme kaygısını, işçilerin kendi aralarındaki rekabeti, kısacası iş yerlerinde yaşadığımız her türlü sorunu dayanışmayla çözmemiz gerekiyor. Bunu öğrendik, öğreniyoruz. Çalışmalarımızı da bu ölçüde genişletiyoruz. Ankara’da da “Genç İşçiler Örgütlü Güçlü”!

297 – Şamil Parlak

Güneşle eş zamanlı ya da güneşten bile önce çıkarız yatağımızdan, durağa yetişmemiz 10 dakika. 10 dakikada, yaratmak için hazır hale getiririz kendimizi. 30632 numaralı duraktan 10 dakikada bir geçer 297. Mutlu Mahallesi’nden başlar, Batıkent’e kadar insan taşır.

 

Eskiden BMC kamyonlarla taşınırmış insanlar, her yerden geçmezmiş, herkes de binemezmiş öyle. Ustabaşı inermiş ön tarafından, süzermiş şöyle bir kalabalığı, en güçlü kuvvetli görünenlerimizi atarmış römorkuna. Ne oturacak koltuk varmış, ne tutacak demir. Ama şimdi öyle değil, şimdi devir değişti. Şimdi gidiyorum durağa, kaçırsam bile 297’yi, yenisi 10 dakikaya gelecek biliyorum. Fazla meraklıysam açıyorum akıllı telefonumu, yazıyorum durak numarasını, şak diye çıkıyor; 297-3 Mutlu-Batıkent, 3 dakika… Neymiş eskiden, öyle  köle pazarı gibi… Şimdi öyle değil, şimdi her şey daha modern…

Mutlu’dan Tuzluçayır’a gelene kadar yaklaşık 50 kişi binmiş olur, Tuzluçayır’da bir yarısı daha eklenir bu sayıya. En fazla 100 kişi taşıyabiliyor ama bizim 200 kişi binmişliğimiz de yok değil. Yarımız oturur, yarımız kendine aşırı ergonomik yerler bulur. Ayaktasındır ama cama pencereye yaslanırsın, 10 numara tutunacak yer bulursun kendine demirlerden, ne frenle savrulursun ne gazla yalpalarsın, sana en fazla yaklaşabilecek insanla aranda en az 5-6 santim kalır. Bu 5-6 santimde “kişisel alan” dedikleri, minimuma indirgenmiştir. Sıfıra yakın temas, sıfıra yakın ter demektir, anlatılmaz yaşanır. Sonra Abidinpaşa’dan da alırız bir otobüs kadar insan; “Arkalara doğru ilerleyelim!”.

Dikimevi kavşağında Mamak biter, Çankaya başlar. Dikimevi kavşağını sağ salim atlatmak çok önemli, geçenlerde buradaki durağı biçti otobüsün biri, 12 kişi öldü. Bir de Kızılay’a kadar en fazla kalabalık burada olur; “Maksimum doluluk oranı”na hoşgeldiniz. Artık kimin kahvaltısı heder olur, kimin ayakkabısı paspas bilinmez. Kahvaltı tabii, bizim oturarak yaptığımız bir şey değildir, izin günü hariç hep 297’de yaparız kahvaltımızı.

Cebeci, Siyasal, Kurtuluş biter, Kızılay başlar. Heyecan dolu karşılaşmanın ilk 45 dakikası geride kaldı demektir bu sayın okuyucu, yarımız iner burada başka otobüslere biner, başka yerlere giderler. Öyle hemen boşalmaz tabii 297, en az inenler kadar da kuyrukta bekleyenler vardır. Bu devre arasını iyi değerlendirmen gerekir, en zeki, en çevik ama genelde en ahlaksızlar kapar boş koltukları. Seçenekleri iyi değerlendirmek, fırsatları kaçırmamak, reklam sloganlarının yanında 297’nin boş koltuklarını tarifleyen sözcükler olur.

Kızılay kavşağını geçerken 2 günde bir denk gelme şerefine nail olduğumuz bir tören başlar. Gerçek bir devre arasında olduğumuzu hissederiz, artık nerenin “başkanı”, kimlerin “patronudur” bilinmez, “onlar” sahneye çıkar. Bizi çok anlattık, biraz da onlardan bahsedelim.

Onlar, dakika hesabı yapmazlar, bütün dakikalar onlarındır. Bir yere yetişmezler, birilerinin onlara yetişmesi gerekir. Evlerinden çıkar, arabalarına binerler. Dertleri belki trafik çilesidir olsa olsa. Sonra yüksek binalarına çıkarlar. Bir kaç kapıkulu daha kapılarını korur, arkalarını bekler. Hizmetçileri, şoförleri, korumaları, garsonları, bakıcıları, aşçıları, yardımcıları vardır. Makam odalarına kadar onlarca insan eşlik eder, gider otururlar rahat koltuklarına, kahveleri masalarına gelir.

Ne para hesapları vardır ne geçim derdi, ne dünü düşünürler ne yarını.. Bunların hepsini onların yerine yapan birileri vardır çünkü. Karınları acıkır, daha onlar acıkmadan birileri hazır etmiştir bile yemeklerini. Bizim yaptığımız yemekleri yer, bizim çakmak tutup içilecek hale getirdiğimiz sigaralarını yakarlar üstüne. Canları sıkılır mesaileri biter, moralleri bozulur toplantıları ertelenir. Biraz hava almak isterler, şehrin tüm açık havaları onlarındır (Eğer hala kalmışsa). Hava kararınca dönerler evlerine, ev dediysek öyle bizim bildiğimiz evlerden değil onlarınki, başka türlü.

Ama sanırlar ki dertsiz başlarına hiç dert açılmayacak. Sanırlar ki, hayatlarının her anını onların keyiflerine heba edenler hiç bıkmayacaklar yok pahasına heba olmaktan. Şoförler, hizmetçiler, temizlikçiler, bakıcılar, servis elemanları, o her gün tıka basa yedikleri yemekleri yapan aşçılar, o altlarındaki arabayı yoktan var eden metal işçileri, oturdukları evleri yaratan ameleler hiç uyanmayacak sanırlar. Biz ömrümüzün tamamını onların keyfi için heba ederken, onlar sanki bir gün şehrin ücra köşelerinde yaşayan bütün yaşam yaratıcıları karşılarına dikilmeyecekmiş gibi rahat rahat yaşayıp dururlar.

Sanki bir gün, 1 arabaya binen 297 kişi, 297 arabaya binen 1 kişinin karşısına dikilmeyecekmiş gibi.

Üniversiteli için Dayanışma Rehberi

 

Cebeci Mücadeledir

Devletin daha iktidarlı yönetici kadrolar yetiştirmek amacıyla kurduğu Cebeci Kampüsü, iktidara başkaldırının coğrafyamızdaki en temel merkezlerindendir aslında. İçerisinde meşhur adıyla Mülkiye’yi, İletişim, Hukuk ve Eğitim Bilimleri fakültelerini barındıran kampüsü televizyonlardan izlemişseniz “karşıt görüşlü gruplar arasında çıkan kavga” haberleriyle bilirsiniz hep. Bunun gerçeğe izdüşümü şudur halbuki; Cebeci öğrencileri faşist saldırı ve provokasyon girişimlerine karşı yaşam alanlarını savunmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. İktidarlar kimi zaman panzerleriyle girmeye çalışır kapısından, kimi zaman televizyonların karşıt görüş dedikleri güruhu yollarlar. Cebeci öğrencileri de bu saldırılara direnciyle, devrimci geleneğiyle ve iktidarların başına ördüğü çoraplarla bilinir hep. İktidarın derdine derman olsun diye yapılan binaları, ezilenlerin dertlerine derman aradıkları mücadele alanlarına dönüşmüştür.

Adını bağlı bulunduğu semtten alır, karakterini de zamanla bu semte yansıtmıştır Cebeci. Öğrenci semtine dönüşen Cebeci’nin mülk sahipleri de tıpkı egemenler gibi muzdariptir bu yansımadan. Çünkü vaktiyle öğrencilerin verdiği mücadelelerle kira fiyatları büyük oranda düşürülmüştür. Bu kira grevleri sayesinde bugün bile şehrin merkezine bu kadar yakın olup da bu kadar ucuz olan tek semttir Cebeci. Yani mahallesinden okuluna Cebeci’nin her karışı mücadeledir. Ve bir gecede onlarca akademisyeni ihraç da edilse, yasaklarla ve baskılarla açık hava hapishanesine dönüşse de mücadeleye devam edecektir.

 

2. El Kapitalizme Karşı Barikatlardan Biridir

Yeni eve çıkanlar ya da evinde eksik olan eşyaları bir türlü denkleştirip alamayan bizler için ihtiyaçlarımızı karşılamakta 2. el eşyalar iyi bir seçenek olabilir.

2. el kapitalizme karşı barikatlardan biridir. (Kısaca kapitalizme karşı barikatlardan bahsedelim; bizler şimdiden yaratmak istediğimiz anarşist yaşamın kapitalizmin kültürel saldırısıyla karşı karşıya olduğunu bilerek, bu saldırıları engellemek ve yeni bir anarşist kültür yaratmak için barikatlarımızı oluştururuz.)

Her sene binlerce buzdolabı hurdacıların yolunu tutarken yerini doldurmak için yüzbinlerce yeni buzdolabının üretilmesi, A sınıfı diye bizlere tekrar satılması kapitalizmin bir döngüsüdür. Bu döngü yeni modeli fabrikalarda bize ürettirirken evdekini eski model diye attırıp yenisini aldırarak üretimi ve tüketimi sonsuzlaştırıyor. Böylece kapitalizm için biz gençler hem üretimde hem tüketimde sömürülen güç oluyoruz. Bu sömürü döngüsünü kapitalizme karşı barikatlarımızı kurarak kırabiliriz. İşte bu barikatlardan biri de kapitalizmin bizden istediği “yeniyi al eskiyi at” anlayışına karşı koyup, ihtiyaçlarımızı elden ele dayanışma yoluyla veya 2. el dükkanlarından temin etmek olabilir.

2. El Pazarları

Yüksel, Konur, Karanfil üzerinde geceleri bir pazar kurulur. Zabıta 21:30’da sokaktan ayrılır ayrılmaz işportacılar tezgahlarını indirirler sokaklara. 21:30’dan sonra bu tezgahlarda ikinci el kıyafetten korsan kitaba, el emeği ürünlerine kadar birçok şey çok ucuz fiyatlara bulunabilir. İşportacılar birkaç yıl önce bu tezgahları açabilmek için defalarca eylem yaptılar, zabıta saldırılarına direndiler. En sonunda belediye geri adım attı ve işportacıların taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Bu lokasyonun bir kısmı şu sıralar doğrudan polis işgali altında olsa da işporta tezgahları hala kuruluyor. Buraları bir tüketici olarak kullanma imkanı olduğu kadar, ürettiklerini burada insanlarla paylaşmak için de hiçbir engel yok. Sokakta işporta açmak isteyen herkesin Konur Sokak’taki herhangi bir işporta tezgahına gidip kendisine uygun yer göstermesini rica etmesi yeterli.

İskitler Bit Pazarı

Şehrin en ulaşılabilir bit pazarı İskitler’de. Buraya Cuma, Cumartesi, Pazar günleri Akköprü metro durağında inip 10 dakika yürüyerek ulaşılabiliyor. Her bit pazarında olduğu gibi burada da her şey bulunabilir yalnız ne kadar erken yola çıkılırsa o kadar iyi.

ODTÜ

Şehirden bağımsız ve bir şehir kadar büyük kampüsüyle bilinir Orta Doğu Teknik Üniversitesi. Tüm fakültelerini bu kampüste toplamış olmasıyla şehrin diğer üniversitelerinden ayrılır. Yani diğerleri gibi Ankara’ya üniversite için gelip kendinizi Polatlı’da bulma şansınız yoktur. Eymir Gölü’ne kıyısı olan kampüsün içinde en bilinen lokasyon ise şüphesiz Devrim’dir. ODTÜ her şeyinden çok devrimle anılmıştır her zaman. Robert Komer’i hepiniz bilirsiniz ama en iyi iktidarlar bilir, ODTÜ öğrencileri 1969 yılında arabasını yakınca korkudan yıllarca kampüse girememiştir çünkü.

ODTÜ’lüler barınma için genelde 100. Yıl İşçi Blokları’nı tercih ederler. 100. Yıl kampüse çok yakın, fiyatları da ortalamanın biraz altındadır. Mahalle Berkin Elvan Bostanı’na ev sahipliği yapar.

ÇAYED

Ayrıca Çankaya Yardımlaşma ve Ekonomik Dayanışma Derneği de öğrencilere özel bir kez yararlanmak şartıyla ücretsiz eşya yardımı yapıyor. Bir ev için gerekli olan beyaz eşya, kısıtlı olmakla birlikte hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz bu derneğin eşya deposuna Güvenpark’tan Dikmen dolmuşlarını kullanarak ulaşabilirsiniz. Aşırı talep nedeniyle eşya bulunamadığı zamanlar olsa da öğrenciler için iyi bir alternatiftir.

Süpermarketlere Karşı Semt Pazarları

Varlığını koruyarak barkodlara karşı hala direnen semt pazarları bizlerin de yoğun olarak kullanacağı alanlardır. Pazarları süpermarketlerin yerine kullanmamız hem maddi hem de kültürel olarak önemlidir. Süpermarketlerde satılan ürünlerin pazara göre daha ucuz görünüyor olması bizleri aldatmasın. Pazar her zaman daha avantajlıdır. Çünkü pazarda fiyat asla sabit değildir. Marketlerde uzun süre bekletilmiş ürünleri halk gününe denk geldiysek ucuza alabiliriz. Fakat pazarlarda daha taze ürünleri akşam saatlerinde marketlere oranla daha ucuza bulabiliriz. Mesela kilosu 8 lira olan domatesin fiyatının akşam saatinde 3-4 liraya inmesi, süpermarketlerde karşılaşabileceğimiz bir uygulama değildir. Ayrıca sırt çantası taşıyan hepimiz süpermarketler için potansiyel “hırsızız”dır . Pazar alışverişinde vaktimizi daha fazla harcayacağımız aşikardır. Bundan dolayı umutsuzluğa kapılmamalıyız, pazarda harcadığımız vakit çok keyiflidir, tadını çıkaralım. Peynircinin önünden geçerken peynirlerin tadına, meyvecilerin tezgahından da en güzel meyveyi alıp tadına bakalım. Semt pazarlarının adresini vermiyoruz. Çünkü yaşadığınız her yerde bir semt pazarı vardır.

Karala Dergisi, 1. sayı

 

 

 

Endüstriyel Futbola Karşı Özgür Lig – Şamil Parlak

3 sene önce Ankara’da endüstriyel futbola karşı alternatif yaratmak iddiasıyla yola çıkan Özgür Lig’in 6. sezonu başladı. Futbol borsada değil arsada oynanır şiarıyla, rekabete, cinsiyetçiliğe, homofobiye, faşizme ve endüstriyel futbola karşı olan ligin ne şampiyonu var ne küme düşeni. Ligde galibiyet 3, beraberlik 2, mağlubiyet 1 puan olarak hesaplanıyor.

Ligin kurucuları boş bir arsa aramakla başlıyor işe fakat Ankara’da futbol oynamaya elverişli tüm alanların betona boğulduğunu fark edip mecburen bir halı sahayla anlaşıyorlar. Maçlar 6 sezondur bu sahada oynanıyor. Turnuva usulünün play-off şeklinde değil lig şeklinde olması gerektiğini ve futbolun amatör ruhunu koruması gerektiğini savunan Özgür Lig, endüstriyelleşen futbola karşı duruşuyla, her takımda kadın, erkek, LGBTİ+ bireylerin katılımını teşvik etmesiyle, tepeden inme değil kolektif karar alma ilkesiyle egemen futbol anlayışına karşı varlık gösteriyor.

Bu sezon Sportif Lezbon, Spartaküs, Rüzgarla Dans, Kara Kızıl, Ötekinler, Serüvenciler, Dingil Gücü, Topal Karınca olmak üzere 8 takımla başlayan lig her türlü cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden kişileri ligde yer almaları için davet ediyor. Özgür Lig’de cinsiyetçi, türcü, homo/transfobik, etnik ayrımcılığa yer veren her türlü söylem ve tavır oyundan ve ligden çıkartılma sebebidir. Özgür Lig maçlarında önceden belirlenmiş hakemler yoktur. Eğer takımlar isterlerse ortak belirledikleri, eşi/dostu hakem yapabilirler. Hakem olmadığı sürece de kararlar ortaklaşa alınır. “Oyuncun böyle dedi” kuralı geçerlidir. Özgür Lig, endüstriyelleşmeden sahada kalabilmeyi hedefler. Amatörlük temel esastır. Bu sebeple ve amaçla, kati suretle futbol lisansına sahip oyuncu ve antrenörleri takım kadrolarında kabul etmez. Ligin kendisi, takımlar ya da tek bir oyuncu bile reklam amaçlı sponsorlukları kabul edemez.

Özgür Lig tüm bunların yanında toplumsal mücadelelerin sesini de sahalarına taşır. Devletin adaletsizliklerine ve baskılarına karşı Özgür Lig sahaları bir eylem ve dayanışma sahasına dönüşür.

Şamil Parlak

Karala Dergisi, 1. Sayı