Feyerabend: Bilim İdeolojidir – Özgür Oktay

“Bu [devlet], bilimsel aklın egemenliği olacak: tüm rejimlerin en aristokratı, en despotu, en kibirlisi ve en seçkincisi. Yeni bir sınıf, gerçek ve sahte bilim insanları ve akademisyenlerden yeni bir hiyerarşi olacak ve dünya, devasa bir cahil çoğunluk ve bilgi adına onları yöneten ve onların felaketi olan bir azınlık olarak ikiye bölünecek.”

-Bakunin

Kendine bilgi kuramsal anarşist diyen Paul K. Feyerabend Yönteme Karşı kitabının girişinde şöyle der: “Bilim esasen anarşist bir teşebbüstür: kuramsal anarşizm yasa ve düzen öngören alternatiflerinden daha insancıldır ve ilerlemeyi daha çok teşvik eder.” Elbette burada sözü edilen bilim, hiyerarşik örgütlenme biçimi ve akılcılık geleneği ile bugün egemen olan bilim ideolojisi değildir. Feyerabend Antik Yunan’dan Kuantum Teorisi’ne uzanan geniş bir bilim tarihi incelemesi ve bir dönemin çığır açan bilimsel çalışmalarının tanıklığı ile desteklediği savunmasında bilim ve teknolojideki gelişmelerin sorumlusunun, iddia edildiği gibi bilimsel yönteme sıkı sıkıya bağlı kalınması ya da dahi teorisyenler olmadığını, tam tersine bu gelişmelerin teori kadar pratikle yaratıldığını, bilimin herhangi bir kurala ya da yönteme uymadığını, hatta bugün artık bütün bilim dallarının paylaştığı tutarlı bir bilimsel yöntemden bile bahsedilemeyeceğini gösterir. Bilimi, bu ne olduğu belli olmayan bilimsel yöntemden, seçkinci bilimsel kurumlardan ve diğer bütün bilgi edinme yöntemlerini dışlayan bilimsellik ideolojisinden ayırır. Öyleyse kimsenin karşı çıkamadığı bu bilimsel yöntem ve bilimsel gerçek nedir?

Batıda ikiyüz yıldır bilimsellik, iktidarların meşruluk kaynaklarından biridir. İktidar, akademik hiyerarşinin tepesinde, bilimsel araştırma fonlarını sağlayan ordunun ve şirketlerin yönetiminde gördüğümüz, her düzeyde ve alanda modern toplumda karşımıza çıkan iktidar “gerçeği” elinde tutmak ister, “en doğru bilginin” kendisinde olduğunun bilinmesini ister. Bu gerçek algısını oluşturmak için gerektiğinde yalan, hile, yanıltma ve tehdit kullanır. Feyerabend “Akla Veda”nın girişinde bilim ideolojisinin iktidarının boyutlarını özetler:

“Şimdi sağda solda “çağdaş kültür”ün “bunalımda” olduğunu duyuyoruz. Dediklerine bakılırsa “[çağdaş kültür] insan ve doğa hakkındaki geleneksel hümanist görüşlerle, bilimin değerden yoksun mekanik tasvirleri arasında ortaya çıkan derin bir çelişkiyle” ikiye ayrıldığı gibi beşeri bilimler, felsefe, sanat ve toplumsal düşünce de bir “kültürel başıbozukluk” (kakafoni) ya da “felsefi illet” tarafından için için kemirilmektedir… Daha da şaşırtıcı olan, bu eleştirilerde gözlenen perspektif yokluğudur… demek istedikleri Batı akademik ve sanatsal hayatıdır. Ama Batı iktisadı, bilimi ve teknolojisinin yaygınlaşmasından ibaret olan şu Batılı ilerleme ve kalkınmanın düzenli olarak gelişmesi ile kıyaslandığında sözü edilen… solda sıfır kalır. Kapitalist toplumları olduğu kadar sosyalist toplumları da karakterize eden uluslararası bir olgudur bu; ideolojik, politik ve ırksal farklılıklardan bağımsızdır ve giderek daha çok sayıda halk ve kültürü etkisi altına almaktadır. Burada dayatılan, ihraç edilen ve yeniden dayatılan şey, güçlü grup ve kurumların entelektüel, politik desteğini ardına almış tek tip bir görüşler ve pratikler manzumesidir.”

Nesnellik

Günümüzde bilim insanlarının ve entelektüellerin kendi çalışmalarını diğer çalışmalardan, bilimsel ya da akademik süreçlerin dışında gelişen deneyimlerden üstün olduğunu söylemek için kullandıkları sıfatlardan en önemlisi nesnelliktir. Bir yöntemin ya da bakış açısının nesnel olduğunu söylemek, bahsedilen şeyle ilişkili insanların ve tüm canlıların iradelerini yok sayılarak o şeyin doğru olduğunu kabul etmektir. Nesnellik yaşamın soyutlanması ve yaşayanların isteklerini, beklentilerini ve düşüncelerinin bu soyutlama sırasında ihmal edilmesidir. Aslında bilimsel bulgular ve nesnellik iddiası birbirinden bağımsızdır.

Nesnellik fikri bilimden çok daha eskidir. Herhangi bir insan topluluğu “kendi hayat tarzı ile (maddi ve manevi) evrenin yasaları arasında bir özdeşlik” kurduğunda bir nesnellik fikrine sahip olur. Toplumsal çeşitliliğin bir sonucu olarak farklı nesnellik fikirleri olabilir. Bu nesnellikler karşı karşıya geldiğinde ise bir çok çeşit tepki görebiliriz. Feyerabend, bu tepkilerden biri olan ve bilimsel yöntemde bahsedilen formel nesnellikten bahsetmeden önce üç tip tepkiden bahsediyor.

Nesnellik fikirleri çatıştığında ilk tepki inatçılıktır. Barışçı kültürler temastan kaçarak  kurtulmaya çalışırken savaşçı kavimler kendi “iyi” anlayışlarına uymayanların kökünü kazımak için savaştılar ve öldüler. Modern toplumda da kimi teorisyenler, “kişisel ve toplumsal tercihlerin önünü açmak yerine teorik şatolarına çekilip oradan, şeylerin geçmişte niçin öyle olmuş olduklarını, bugün niçin böyle olmakta olduklarını ve gelecekte niçin şöyle olacak olduklarını açıklamayı tercih ediyorlar.”

İkinci tip tepki olan fırsatçılık, farklı kültürlerden kendine uygun olanı asimile ederek kendi kültürüne uygulamaktır. Bronz çağından sonra birçok kavim birbirleriyle savaş halinde olsa da malzeme, dil, üslup, zanaatkar, hatta tanrı alışverişlerini sürdürdüler.

Üçüncü tepki göreciciliktir. Adetler, inançlar, kutsal, haklı ve doğru kabul edilir. Aynı zamanda bunlar bazı toplumlar için yararlı bazı toplumlar için yararsız hatta tehlikelidir. Birçok farklı kültür bu şekilde Batı hayat tarzından uzak durmaya çalışmıştır.

Bilimsel ideolojinin tek geçer kabul ettiği formel nesnellik ise bir çeşit argümandır. Argüman, belirli bir mantık şebekesine oturmuş dil, sanat, ritüel gibi evrensel bir tepkidir:

“Her seferinde ardından daha kapsamlı açıklamaların sökün ettiği sonu gelmez bir eleştiri sürecine rağbet etmek, niteliksel ve niceliksel olarak sınırlı bir evren işlemez. Mevcut görüşleri çürütmek için yollar arama ve bunları ciddiye alma yönündeki bir talep ancak çürütme evrelerinin tıpkı depremler gibi nadir ve uzun aralıklarla geldiği bir dünyada düzenli bir gelişmeye yol açar. Ancak böyle bir dünyada bir çürütme dönemiyle diğeri arasında teorilerimizi inşa edebilir, geliştirebilir ve onlarla barış içinde yaşayabiliriz. Fakat eğer teoriler, pek çok toplumsal konuda olduğu gibi bir “anomaliler okyanusu”nda yüzüyorsa tüm bunlar imkansız olacaktır.

…Belirli tek bir formel nosyon üzerinde ısrar edenler muhtemeldir ki, tek bir dünya kavrayışını savunanlar kadar çeşitli sorunla karşılaşacaktır.

Bilimin gelişmesi ve giderek büyüyen bir bilgi stoku oluşturmasıyla birlikte, formel nesnellik sadece bilgi üretmek için değil, eldeki hazır bilgi toplamını meşrulaştırmak, yani onun nesnel olarak geçerli olduğunu göstermek için de kullanılmaya başlandı.”

Formel nesnellik şartları zamanla bilim insanlarının ürettiği gelişmelerle çelişmeye başladı ve bu şartlar birer birer iptal edildi. Bugün bütün bilim dallarında ortak kullanılan formel nesnellik şartı yoktur. Bütün bilimleri açıklayan bir süper bilim hayali gerçekleşmek şöyle dursun, üzerinde durduğu dayanaklar bile boşa çıktı. Kuantum fiziğinde Mach’ın algı fizyolojisi araştırmalarında ortaya çıkanlar, özne ve nesne arasındaki sınırın sorgulanmasına yol açtı.

Teori ve Pratik

Batı uygarlığını savunanların en çok başvurduğu düşünce Akılcılık düşüncesidir. Bu düşüncenin Platon’dan başlayan, Descartes ile Galilei ile süren bir geleneği vardır. Bu fikre göre dünya bir performanstır ve ardında bir makine vardır. Onun nasıl çalıştığını bilirsem performansın ne hakkında olduğunu anlarım. Bu bilgi kutsaldır ve buna sahip olanlar her zaman seçkinler olmuştur. Antik filozoflar yurttaş, zanaatkarlar köledir. Akılcı felsefe seçkinler arasında yayılmış, kilise hiyerarşisi içinde belirleyici olmuştur. Viyana Çevresi önermeleri teorik ve gözlemsel olarak ikiye ayırdı. 50’lerin sonunda yukarı doğru bir anlam sızmasından bahsediliyordu. Modern teori artık deneye dayalıdır ama akılcılığın kültürel mirasını sürdürmektedir.

Deney yapanların yazılı olarak aktarılamayan örtük bilgisi tıp ve mühendislik gibi birçok dalda önemli bir yer tutsa da doktor-hemşire, mühendis-teknisyen gibi sınıfsal ayrımlar akılcı düşüncenin önermeleri ile meşrulaştırılıyor.

Dışlayıcılık

Pisagor, akılcı bir düşünce olan evrenin matematikle, yani o dönem bilinen şekliyle, tam sayılarla açıklanabileceği fikri etrafında bir kült oluşturmuştu. Bir öğrencisi geometri yoluya irrasyonel bir sayının varlığını (ikinin karekökü) ispatlamış ve bunu dillendirmişti. Bütün dünya görüşünün yıkılma tehdidini hisseden kült bu öğrenciyi katletti. Bugün akademik ölümler kan dökülmeden de gerçekleşebiliyor.

“Bilgi ve eylemin evrensel olarak geçerli ve bağlayıcı standartları olduğu varsayımı, hayatın çok daha geniş alanında etkili olan bir inancın özel bir biçimidir: Doğru bir yaşam tarzı vardır ve tüm dünyanın onu kabul etmesi sağlanmalıdır. Bu fikir, tüm önemli konu ve sorunların tek bir merkeze bağlı olduğu, tek bir dünya görüşüne destek ve yetki veren bir kral ya da tanrıya bağlı olduğu dönemden kalmadır. Akılcılık tıpkı tanrılar, tiranlar ve onların amansız yasaları gibi bir haleyle çevrili gibidir ve benzer şekilde bir iktidardır. İçerik farklıdır ama hale kalmıştır ve iktidarı sürdürmektedir.”

Bir İdeoloji Olarak Bilim

Bilim, bilim ideolojisine inananların propagandasından farklı bir şekilde, ne toplumsal refahı ne de sosyo-ekonomik adaletsizliklerin sonlanmasını sağlamıştır. Büyük çoğunluk için refah, sağlık, bolluk gibi beklentilerin hiçbiri karşılanmadı.

Tam tersine bilim bugün toplumsal, ekonomik ve siyasi adaletsizliklerin artmasına aracılık ediyor. Yaşanan adaletsizliklere bilim, akılcı kalıplar uyduruyor. Süregelen savaşları yürüten iktidarları meşrulaştıran, bu savaşların araçlarını ve mühimmatını yaratan bilim, kendini bunların tümünden bağlantısız göstermektedir.

Tüm bu iktidara rasyonel meşruluk yaratma sürecini; kullanılan yöntemleri, bilgi ve insanın bilgiyle kurduğu ilişkiyi tekrar tekrar sorgulayan tutumu ve yöntemi reddeden radikal duruşuyla bilgi felsefesinin sınırlarını zorlayan Feyerabend, bizi bilgiyle kurulacak farklı bir ilişki tarzına çağırıyor.

Üniversite Entegrasyondur – Şeyma Çopur

1960’lara kadar, lise mezunu öğrencilerin sayısının az olmasıyla da ilişkili olarak üniversitelere giriş sınavsızdı. 1974 yılında üniversiteye giriş sınavlarının tek merkezden yapılmasına karar verilirken 1981 yılından itibaren sınav iki basamaklı hale getirildi. Bu dönemde devlet, üniversitelere girişe dair birçok düzenleme gerçekleştirdi. Talepler artmaya başlamıştı. 70’li ve özellikle 80’li yıllarla birlikte gerçekleşen pek çok düzenleme, bir yandan nüfusun artması gibi nedenlerle ilişkili olsa da daha çok, bu yılların küresel ölçekte önemli ekonomik değişimleri beraberinde getirmesiyle ilişkiliydi.

Bahsi geçen ekonomik değişiklik kuşkusuz, neo-liberal ekonominin, kapitalizmin hakim işleyiş biçimi haline gelmesiydi. Bu yeni ekonomik sistemdeki aktörler ve piyasa küresel ölçekte siyasi ve toplumsal yapılara etki etti. 1980’lerden bugüne iktidarların ekonomik politikaları da devlete ve kapitalist sisteme bağlı olan üniversiteleri büyük ölçüde belirledi. Bu dönemde, küreselleşen ekonomi ile piyasada kârı sağlayacak ve yeniden üretimi gerçekleştirecek, üretim veya tüketime odaklı (kapitalizm için gerekli olabilirken yaşamın doğal akışında -rekreasyon yönetimi gibi-) gereksiz pek çok mesleğin oluşturulduğuna ve bu mesleklerle ilişkili olarak farklı farklı bölümlerin kurulduğuna da tanık oluyoruz.

Sürekli üretmek isteyen, üretim sürecini anlatacak ve uygulayacak insanlara da ihtiyaç duyan sistem, çareyi öğrenci kontenjanlarını ve dolayısıyla üniversitelerin sayısını arttırmakta buldu. Bugün, bu coğrafyada neo-liberal ekonomik programın savunucusu olan ve bunu sürdürmek isteyen hükümet, iktidarı boyunca eğitim sistemi yoluyla ideolojik propagandasını yapıp kendi düşüncesine paralel nesiller yetiştirmek istedi ve aynı zamanda ekonomi politikaları ile ilişkili olarak eğitim sistemini ve üniversiteleri etkili bir şekilde kullandı. 1982 yılında üniversite sayısı 19 iken bugün Türkiye’de 206 üniversite mevcut. Niteliksiz pek çok üniversitenin varlığına neden olan ve milyonlarca insanın “diplomalı işsiz” olmasına yok açacak bu uygulama da başlı başına bir eğitim sektörünü oluşturdu. Kimi şehirlerin, kasabaların ekonomisi üniversite kampüsleri üzerinden döndü. Ayrıca sadece devlet değil çok sayıda özel şirket de eğitim kurumları açarak bu piyasaya dahil oldu. 7 buçuk milyon öğrencinin kayıtlı olduğu üniversiteler, piyasayı canlı kılacak kurumlardan. 2012’de başlayan uygulamayla birlikte, birçok üniversitede öğrenci kartı aynı zamanda bir kredi kartı oldu.

Kapitalist sistem, üniversiteleri kendi yarattığı kültürlere ve kurumlara entegrasyonu sağlama aracı olarak da kullandı. Sürekli değişen sınav sistemlerine, müfredatlara entegre olabilen, bencilce ve rekabetçi bir biçimde birilerinin üstüne basıp yükselen, kariyer basamaklarını çıkabilmek için toplumsal sorunları görmezden gelenler bu sisteme uyumlu bireyler oldu.

Devlet, politikalarıyla kapitalist sistemin birçok ihtiyacını karşıladı. Bugün üniversiteler, eğitim sisteminin gereklerini eksiksiz bir biçimde yerine getirenleri kapitalizme entegre etmeye hazır. Üniversiteler, sistemin en çok ihtiyacı olan, işin “bilimsel” yönlerini öğrenmiş ya da öğrenmeye hazır olan öğrencileri seçebilmesi ve onları daha nitelikli hale getirebilmesi için de bir araç.

Tüm bu bağlantılarla birlikte tekrar düşünelim. Bizler bu üniversitelerde yetişmiş, sisteme kalifiye elemanlar olabilecek miyiz? Olma ihtimalimiz olsa da bunu tercih edecek miyiz?

Şeyma Çopur