Kropotkin Etik – İlyas Seyrek

İnsan, eğer fiziksel, düşünsel ve duygusal tüm güçlerin tam bir kullanımını bulabileceği bir yaşam istiyor ise, böylesi bir yaşamın diğerlerine saygısızlık yolundan ulaşılabilir olduğu fikrini ebediyen terk etmesi gerekir.

Ahlak felsefesini doğa bilimsel ve toplumsal pek çok açıdan yorumlayan, bütünlüklü bir etik anlayış ortaya koyan ender bir düşünürdür Kropotkin. 19. ve 20. yüzyıldaki devrimci anarşist hareketlere doğrudan büyük katkıları olmuş, biyolojiden felsefeye coğrafyadan sosyolojiye pek çok alanda çalışmalar, eserler yayınlamış bir devrimci. 1889’da yazmış olduğu “Anarşist Etik” kitabı ile birlikte yaşamının son dönemlerinde yazmakta olduğu ve tamamlayamadığı “Etik” kitabı da yaşamı boyunca deneyimlediği ve edindiği bilgilerinin ve görüşlerinin adeta bir harmanı.

Bir anarşist olarak Kropotkin, devleti ve kapitalizmi tüm kurumlarıyla birlikte ortadan kaldırmayı hedeflemesinin yanı sıra bireylerin davranışları ve eylemleriyle ilgili toplumsal bir ilkeyle daha yakından ilgilendi. Ona göre “yeni, gerçekçi bir etiğin” inşası iktidarsız kurulacak yeni dünyanın anahtarı görevindeydi.

Ona göre etiğin işlevi “insanın kusurları üzerinde ısrar edip onu günahları yüzünden azarlamak değil, insanın en iyi içgüdülerine hitap ederek olumlu yönde hareket etmektir. Etik onlarsız hayvanların ve insanların toplumlar halinde yaşayamayacağı birkaç temel ilkeyi belirler ve açıklar ama sonra bunlardan daha üstün bir şeye başvurur: Sevgi, cesaret, kardeşlik, kendine saygı, kişinin idealleri ile uyumu. Böylesi bütünlüklü bir yaşama yaklaşmak ancak birey ve diğerleri arasında belli bir ahenk kurulursa mümkündür”.  

Kropotkin “Etik” eseriyle “ahlakın kökenini ve tarihsel gelişimini” ve “gerçekçi etiğin temelleri ve amaçlarını” açıklamayı planladı. Stirner, Nietzsche, Tolstoy, Multatuli gibi düşünürlerin ahlak hakkındaki düşüncelerini anlatacağı ikinci cildi ise yaşamını yitirdiği için yazılamadan kaldı.

Etik ve Ahlak Felsefesi Tarihi

Kropotkin kitaba, ahlakın gerçekçi bir şekilde yorumlanmasında fizik, biyoloji gibi bilim alanlarında ortaya çıkan gelişmelerin önemine vurgu yaparak başlamıştır. Felsefe tarihi boyunca -Antik Yunan felsefesinden 19. yüzyıldaki toplumsal ya da felsefi görüşler- ahlaka dair ortaya konan görüşleri derleyerek bu görüşlerin olumlu ya da olumsuz noktalarını ortaya koyarak değerlendirmeler yapmıştır.

İlk bölümlerde ayrıca “ahlak ilkesinin doğadaki kökenini” ve “ilkel insanların ahlak anlayışlarını” ele aldıktan sonra ahlaki boyutları ortaya koymaktadır. İlkel insanların toplumcul eğilimlerine dünyanın her yerinde rastlayabileceğimizi anlatan Kropotkin toplumsallık iç güdüsünü  açıklarken bireyin iradesinin bütünün iradesi ve amacı ile koordinasyonuna değinerek bireyin toplumsal içgüdüyü nasıl taşıdığını/içselleştirdiğini göstermiştir. İlkel insanların sık sık kullandığı “adet kodları”nı da hakların eşitliğini sağlayan ahlakı davranışların temellerinden sayar. İlkel insanların ahlaki açılardan da “yetersiz” olduğunu belirtmek üzere onların ne bir erdem timsali ne de bir canavar olduğunu belirtmiştir. Örneğin kabileler arası ilişkilerde bir çekişmenin varlığına işaret ederek; kabile içi ve kabileler arası ilişkilerde farklı etik standartlarının varlığından bahsetmiş, ve bu farklı etik standartlarının da savaş gibi dehşetlere yol açtığını belirtmiştir.

Din Dışı, Doğal, Gerçekçi Etik

Etiği “ahlakın temellerine dair öğreti” olarak tanımlayan Kropotkin, ahlaki görüşlerin dini referanslarla temellendirilmesine karşıt olarak yeni bir etik görüşü ortaya koymuştur. Yüzyıllar boyunca toplumsal yaşamı hakimiyet altına alan dinin etkisiyle oluşan dini temellendirmelerin yanı sıra çağında var olan metafizik değerlendirmelerin de etik meselede yetersizliklerinden bahsetmiş; yeni, gerçekçi ve “bilimsel” bir etik görüş geliştirmiştir.

“İnsanların artık ahlaki güzellik ve adalet temelli toplum ideallerini batıl inanç giysisi ile örtmesine gerek yok.” sözleriyle yaşadığı dönemde artık dini temellendirmelerin gereksizliğini vurgulamış ve insanlığın din dışı düşünsel birikiminin nasıl arttığından/ gelişim gösterdiğinden bahsetmiştir. Matematikte, fizikte, biyolojide, bilimsel araştırma yöntemlerinde gerçekleşen gelişmeleri anlatmıştır.

“Eğer doğanın incelenmesi kozmosun yaşamını, canlı varlıkların evrimini, fiziksel eylemin ve toplumun gelişiminin yasalarını kucaklayan bir felsefe ortaya çıkardıysa bize ahlaki duyguların rasyonel kökenini ve kaynağını da vermelidir” sözüyle de yeni ve gerçekçi etiğin nasıl bir temelde inşa edileceğini açıklamıştır. Yeni etiğin temeli doğadadır.

Bir Toplumsallık İçgüdüsü Olarak Etik

Kropotkin ahlak görüşünü temellendirmek için ahlakı metafizikten ve dini temellerden açıklamayan düşünürleri kaynak gösterdiği gibi karşılıklı yardımlaşma teziyle ilişkili olarak Darwin’in evrim teorisinde de insanın ahlaki duygularının temeline yönelik toplumsallık güdüsüne işaret edildiğini anlatmıştır.  

Kropotkin doğadaki ahlak ilkesinin evrimsel süreç içerisinde kendinden var olduğunu ve canlıların yaşamlarının ve evrim süreçlerinin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi  için özellikle toplumsallık güdüsünün önemini açıklamaya çalışmış bu konuda da Darwin’inin sözlerine, teorisine ve doğadan verdiği örneklerine sık sık atıf yapmıştır. Örneğin Darwin ahlakın kaynağını canlının içinde bulunduğu topluluktan haz alması ve duygudaşlık hissinde karşılık bulan “toplumsallık içgüdüsü” olarak tanımlamıştır. Darwin’in düşüncelerinin etik felsefesi açısından önemi çok büyüktür, çünkü o ahlak duygusunun kökenini bilimsel bir zemine oturtmuştur. Kropotkin’e göre, “toplum hayatı insanlarda ve hayvanlarda kaçınılmaz olarak toplumsallık, karşılıklı yardımlaşma içgüdülerini doğurur; bunlar insanlarda daha ileri aşamalarda iyilikseverlik, duygudaşlık ve sevgi duygularına dönüşürler”.

Kropotkin ayrıca Darwin’in evrim teorisiyle ilişkilendiremediği ve ahlakın insanlara politik, toplumsal ve dinsel otoriteler tarafından dayatılan kısıtlamalardan ortaya çıktığını savunan ve sosyal Darwinist teoriyi oluşturan Herbert Spencer’ı eleştirmiştir.

Kropotkin görev/ödev duygusu, vicdan azabı ve ahlak bilinci üzerinden tartışması sırasında Kant’ın “ödev ahlakı”na da eleştiri getirmiş ve “kategorik zorunluluk” olarak tanımladığı ahlak yasasının eğer üstün bir gücün iradesi değilse neden uyulması gerektiğini açıklayamaması üzerinden eleştirmiş ve onun ahlak yasasının insan aklının kaçınılmaz bir çıkarımı olduğu şeklinde metafizik bir biçimde açıkladığını belirtmiştir. Bu yolla etiği din dışı da olsa metafizik bir şekilde açıklamalarına da karşı çıkmıştır.

Üzerinde en çok durduğu nokta, ahlak yalnızca insanın değil içinde ahlaki ilişkilerin esaslarını bulduğumuz neredeyse tüm canlı varlıkların toplumsal yaşamının evriminin ürünüdür. Doğayı insanın ilk etik öğretmeni olarak ilan ederken kendi bencil çıkarını düşünmemek (egoizm karşıtı) anlamında kullanılan özgeciliğe de değinmiştir.

Ayrıca Kropotkin, ahlakın toplumsal kökenine yönelik en dikkat çekici anlatımlardan birini Anarşist Etik’te de yapmıştır:

“Eşsiz bir karınca gözlemcisi olan Forel, midesini balla bir güzel doldurmuş bir karınca başka aç karıncalara rastladığında, onların tok karıncadan hemen yemek isteyeceklerini, bir yığın gözlem ve olgu sonucunda kanıtladı. Ve bu küçük böcekler arasında, karnını doyurmuş bir karıncanın, aç dostları da karınlarını doyursun diye, yediği balı çıkarması bir görevdir. Karıncalara sorsak ‘Kendi payını aldıktan sonra aynı yuvadaki diğer karıncaları beslemeyi reddetmek doğru bir davranış olur mu?’ diye. Anlaşılması olanaksız davranışlarla size bunun çok kötü bir şey olacağını söyleyeceklerdir. Böylesine bencil bir karıncaya, diğer türlerdeki düşmanlara davranıldığından daha sert davranılır. Bu olay iki farklı tür arasındaki bir kavga sırasında meydana gelse, kavga bırakılıp bu bencilce karşı saldırıya geçilir. Bu olgu, kuşkuya hiç yer bırakmayan deneylerle kanıtlanmıştır.

Köstebeklere de sorsak ‘Bir köstebeğin kendi yer altı kilerine aynı kolonideki diğer köstebeklerin girmesini engellemesi doğru olur mu olmaz mı?’ diye. Onlar da bu cimri köstebeğe karşı her türlü hırgürü çıkaracak, size bunun çok kötü bir davranış olduğu yanıtını vereceklerdir.

Ya da ilkel insana, örneğin Çukçe’ye, kabile üyelerinden birinin yokluğunda, onun barınağından yiyecek almak doğru bir davranış mıdır diye sorsak. Kendi besinini bulabilecek durumdaysa bunun çok kötü bir davranış olduğunu söyleyecektir size. Ama yorgunsa ya da gereksinimi varsa, besini nerden buluyorsa oradan almalıdır; ancak bu durumda da başlığını, bıçağını, hatta düğümlenmiş bir parça ipi bırakmalıdır ki, geri dönen avcı, barınağını bir hırsızın değil, bir dostun ziyaret ettiğini anlayabilsin. Bu önlem, barınağın yakınında bir hırsızın olası varlığı düşüncesinin avcıya vereceği kaygıyı ortadan kaldırmış olur.

Binlerce benzer olay sayılabilir; iyi ve kötü kavramlarının insanda ve hayvanda ne kadar özdeş olduğunu göstermek için yığınla kitap yazılabilir.

Karınca, köstebek ve yaban Çukçe, ne Kant’ı, ne Aziz Pederleri, ne de Musa’yı okumuştur. Ama bununla birlikte hepsi aynı iyi ve kötü kavramlarına sahiptir. Bu düşüncenin özünde ne olduğu üzerinde bir an düşünürseniz, karıncalarda, köstebeklerde, Hristiyan ahlakçılarda ya da ateistlerde iyi diye adlandırılan şeyin soyun korunması için gereken olduğunu hemen görürsünüz -ve kötü olarak adlandırılan ise, soya zararlı olandır. İyi olan, Bentham ve Mill’in dediği gibi, birey için değil, tüm soy için güzel ve iyi olandır.

Demek ki, iyi ve kötü düşüncesinin dinle ya da mistik bilinçle hiç ilişkisi yoktur; hayvan soyunun doğal bir gereksinimidir bu.”

Etik ve Adalet

Kropotkin’e göre insan ahlakının temelinde yer alan  kavramlardan biri “adalet”tir. Bunun tarihsel bir doğru haline gelememesi biri psikolojik diğeri tarihsel iki nedenden dolayıdır. Adalet kavramının ve ona yönelik çabaların yanı sıra kişisel hakimiyet, başkaları üzerinde iktidar olmaya yönelik bir çaba da var olmuştur. Aynı zamanda insanoğlunun tarihinde hep iktidar olmak isteyenler ve iktidara direnenler arasında bir mücadele gerçekleştirilmiştir. Adaletin gelişimi toplumsal eşitlik mücadelesiyle de doğrudan bağlantılıdır. Bu anlamda Kropotkin her ne kadar doğrudan felsefi önermelere sahip olmasalar da 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleşen sosyalist, devrimci hareketlerin ve bu dönemde etkili olan sosyalist düşünürlerin de toplumsal adaleti hedeflemeleri sebebiyle önemli ahlaki önermelere sahip olduklarını belirtmiştir. Kropotkin ekonomik adalet ve eşitlik fikrinin geliştiricileri olarak Fransa’da Saint-Simon, Charles Fourier, İngiltere’de Robert Owen’dan bahsetmiştir.

Bu dönemdeki sosyalist düşünürler içerisinde yer alan Proudhon’u da adaleti ahlakın zemini olarak yorumlamasına herkesten çok yaklaşan kişi olarak tanımlamıştır. Proudhon’un ahlaka dair düşüncelerini önemli görülmesinin sebebi eşitlik ve dolayısıyla adalet kavramını açıkça belirtmesi ve bu kavramları toplumsal hayatın temeli olarak göstermesindeydi. Adalet kavramını “Mülkiyet Nedir”de hakkaniyet ile özdeşleştirmiş, Sefaletin Felsefesi, Devrimde ve Kilise Adalet kitaplarında da bu fikri geliştirmiştir. O zamana kadar etik sistemlerinin hiçbiri insanların hakkaniyetini ve ekonomik hakların eşitliğini etiğin temeli olarak görmeye cesaret edememiştir. Ama Proudhon, Napoleon döneminde bunu yapmaya çalışmıştır. Ona göre adalet toplumsal bir içgüdüdür.  Toplumsal içgüdü insanda ve hayvanda az ya da çok mevcuttur; içgüdünün doğası aynıdır.

Kropotkin her ne kadar etiği doğal, akılcı, bilimsel yönden ele alan veya etiğin duygudaşlığı beraberinde getirdiğine inanan düşüncelere önem vermiş olsa da bu düşüncelerin “toplumsal adalet”i ahlakın temeli olarak görmemelerini eleştirmiştir. “Eşitlik yoksa adalet, adalet yoksa ahlak yoktur.” cümlesiyle de tam olarak bunu anlatmaktadır.

Yeni Bir Etiğe Doğru

Antik Yunan’da insana dair düşünmenin toplumsal yaşamın bir uzantısı olarak görüldüğü ve bunun insan aklı ve iradesini geliştirmekte önemli bir noktada durduğunu söyleyen Kropotkin, “erdem” kavramını etraflıca tartışan ilk kişi olan Sokrates’in etik anlayışını, felsefesinde en çok “adalet” kavramına değinen Platon’u, insan aklının yeterliliğine ilişkin söylediği düşünceleri sebebiyle Aristoteles’i, “Hayatın amacı mutluluktur.” diyen Epiküros’u ve ahlakı bilimsel bir temelde yorumlayan Stoacıları anlatarak başladığı “yeni etik” tartışmalarına bir çok düşünürü ekleyerek sürdürmüştür.

Gerçekçi ahlak düşünüşünün felsefe tarihinde de izini göstermek üzere giriştiği anlatımlarda metafiziği reddeden, “tanrısı bizzat doğa” olan Spinoza’yı; bilimsel araştırma yöntemlerini geliştiren Descartes ve Bacon’ı; ahlak duygusunun insan doğasında bulunduğunu söyleyen Shaftesbury’yi; en büyük mutluluğu, faydayı ahlakın ilkesi olarak kabul eden Bentham ve J.S. Mill’i; ahlakın yalnızca kişisel fayda üzerinden inşa edilemeyeceğini anlayan Guyau’yu; ahlaki eğilimlerin kaynağını “ortak acı çekme” duygusunda gören Schopenhauer’i; ahlaki eğilimleri “toplumsal idealler uğruna kendini ileretme arzusu” ile açıklayan Rousseau’yu; ahlaki kavramların temelini toplumsal yaşama olan eğilimde gören Comte’u; ahlaki bir davranışın ardından zihinsel tatmin hissettiğimizi açıklamaya çalışan Hutcheson’ı; ahlak alanındaki bilimsel yorumların temellerinden biri olarak gördüğü Locke’u ve birçok farklı sebepten bir çok düşünürü anlatmıştır.

Ona göre 19. yüzyılda ahlak üzerine yazanların çoğu onun iki kaynağından bahsetmişlerdir: “Doğuştan gelen duygu, yani toplumsallık içgüdüsü ve kalıtımsal duygunun ve içgüdü haline gelmiş alışkanlıkların ona sunduğu şeyi kuvvetlendiren ve geliştiren akıl.” Kropotkin ayrıca kitapta anlattığı pek çok düşünürü ve onların ahlakla ilgili düşüncelerini, tam anlamıyla doğru olduğunu düşünmese de, yeni gerçekçi ahlakın ortaya çıkarılmasında önemli kimseler olarak görmüştür.

Bunun yanı sıra Kropotkin “toplumun en büyük mutluluğu”nu gerçekten tüm etiğin ana zemini olarak tanımlasa da kendi başına alındığında, bu tanımın çok soyut, çok uzak olduğunu belirtmiş, en fazla mutluluğu amaçlamanın ahlak alışkanlıkları ve ahlaki bir düşünce tarzı yaratmayacağını anlatmıştır.

Kropotkin’e göre insanda var olan duygudaşlık duygusu ile bencil olabilecek eğilimlerin çelişki içerisinde olduğu anlar vardır. İnsan işte böyle bir durumda hangi eylem yönünü izlemesi gerektiğine karar vermeye zorlanır ve böyle zamanlarda ahlak duygusunun güçlü sesi duyulur. Etiğin temel problemi Kropotkin’e göre, insanın böylesi çelişkili durumlarda bir karar vermesini sağlayan yeteneğini, ahlaklı olmanın neden ona içsel tatmini verdiğini ve verdiği kararın neden insanlar tarafından onaylandığını tespit etmekte yatmaktadır.

Bencil eğilime karşı toplumsal içgüdüyü ön plana çıkaran Kropotkin, modern etiğin birey girişkenliğini engellememesi gerekmediğini de söylemektedir. Bu eğilim 19. yüzyılın başında Godwin ve sonunda Spencer tarafından dile getirilmiştir. Sonrasında Nietszche bireyin yadsınması zorunluysa ahlakı reddetmek gerekir demiştir.

Etiğin işleyişiyle ilişkili olarak da “sana nasıl davranılmasını istiyorsan, öyle davran.” ilkesinin üzerinde durarak, bir davranışın herkes için doğru olmasının önemli olduğunu belirtmiştir.

Kropotkin’in etik anlayışı, insanın evrimsel süreç içerisinde elde ettiği özellikleri ve toplumsallığı ile birlikte tarihsel süreç içerisinde yarattığı kültürlerin etkisiyle kendisini ve toplumun ihtiyaçlarını birlikte gözeterek davranması ile ilişkilidir. Etik; doğal süreçler içerisinde gelişen, toplumsal, bireyin istek ve ihtiyaçlarını gözeten, adalet duygusuyla ilişkili bir kavramı işaret etmektedir.

Kropotkin’in kitabı tamamlayamadığını hatırlattıktan sonra son sözümüzü kitabın son sözüne bırakabiliriz: “Yaşam tarzının verili bir toplumun gelişiminin tarihi tarafından belirlenmesine karşın; vicdanın çok daha derin bir kökeni vardır. Bu köken, tüm toplumsal hayvanlarda ve insanda psikolojik olarak gelişen eşitlik bilincidir.”

1 Mayıs Anarşistlerin Kavgasıdır!

Dünyada ezilenlerin mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, yaşadığımız topraklarda “işçi bayramı” ve Taksim ekseninde gündem oldu. 1886’da Amerika’daki Haymarket eylemlerinden 1977’de 34 işçi ve devrimcinin yaşamını yitirdiği Taksim 1 Mayıs’ına; işçilerin katliamcı devletlere ve kapitalizme karşı mücadele günü olan 1 Mayıs, bugünü bayram olarak görenler ve kutlayanlar için büyük bir tezatlık oluşturmaktadır.

Bayram, birbirinden farklı pek çok dilde kökenini bulabileceğimiz bir sözcük. Türkçe’de “bay/may” kökünden türeyen bayram, zenginlik, yücelik ve kutluluk bildirir. İran dillerinde ise patiram olarak geçen sözcük, “pati” geri, tekrar ve “rāma” sükûn, barış ve mutluluk anlamlarına gelir. Arapça karşılığı “iyd” olan sözcüğün aslı tekrar dönmek anlamına gelen “avd”dır. Sözcük her ne kadar sevinçlerin ve kederlerin yıl dönümlerini ifade etse de genel olarak mutlu günlerin kutlandığı günler için kullanılmıştır. Yukarıda verilenlere göre bayram sözcüğü kutlamayı gerektiren, sevinç bildiren günlere atfedilir.

Coğrafyamızda 1 Mayıslar yıllardır “işçi bayramı” olarak anılıp kutlansa da 1 Mayıs’ın tarihine tekrar bakılıp 1 Mayıs’ın ne anlama geldiği tekrar değerlendirilmelidir.

1856’da Avustralya Melbourne’de taş ve inşaat işçileri ilk kez 8 saatlik iş günü talebiyle eylem gerçekleştirmişken, otuz yıl sonra Amerika’da 1886 yılının 1 Mayıs’ından itibaren işçiler, günde 12 saati geçen çalışma sürelerine karşı günlük 8 saatlik çalışma için iş bırakıp eylemler düzenlemişti. Grev ve gösteriler 1 Mayıs’ı izleyen günlerde de devam etmiş ve Haymarket meydanında patlayan bombanın ardından işçilere yönelik geniş çapta tutuklamalar başlamıştı ve bombanın sorumluları olarak dört anarşist işçi idam edilmişti.

Devlet tarafından gerçekleştirilen bu katliamın ardından 1889’da Amerika’da sendikalar ve örgütler her 1 Mayıs’ta gösteri ve eylemlerin gerçekleşmesini kararlaştırmıştı. Günümüzde de 1 Mayıs dünya genelinde “International Labours Day” ve “May Day” olarak anılmaya devam etmekte.

Ezilenlerin direniş günü olan 1 Mayıs, devletler tarafından kutlamalara ve törenlere sıkıştırılıp devletlerin resmi ideolojisine eklemlenmeye çalışıldı. İşçilerin öz örgütlülükleriyle kendiliğinden başlattığı, büyük bedeller ödeyerek sürdürdüğü mücadeleler, taşıdıkları anlamların aksine resmi kurumlar tarafından kendi çıkarları için kullanılmak üzere tekrardan üretilmeye ve tanımlanmaya başlandı. Bu gibi amaçlarla SSCB, Kuzey Kore ve Çin gibi devletlerde 1 Mayıs resmi tatil ilan edilip büyük tören ve geçitlerle kutlanmıştı. Ayrıca pek çok “demokratik” devlette liberal demokrasinin “özgürlükçülüğü” ile işçilere tatiller ve kutlamalar bahşedilmişti! İşte o “demokratik” devletlerden biri olan T.C’de ise kuruluşunun ilk yılında, 1923’te 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiş, işçi bayramı olarak kabul edilmişti. Kimi yıllarda yasaklanıp kimi yıllarda izin verilen 1 Mayıs’a 1935 yılında adında iş, emek veya işçi kelimesi geçmeyen bir şekilde “Bahar ve Çiçek Bayramı” adı verilmiş ve ücretsiz tatil günü haline getirilmişti. 2010, 2011 ve 2012 yıllarından sonra T.C devleti 1 Mayıs’ın bayram ve şölen gibi kutlanması dileklerini ileterek tekrar Taksim Meydanı’nı ezilenlere kapattı.

Adaletsizliklere karşı direnen ve örgütlenen işçilere karşı devletler, sermaye sahiplerinin yanında yer alarak hiçbir zaman saldırmaktan ve katletmekten geri durmamıştır. Yaşadığımız topraklarda da bu katliamlar 1965’te Kozlu’da, 1970’te 15-16 Haziran işçi direnişlerinde, 1977’de Taksim’de ve 1996’da Kadıköy’de olduğu gibi pek çok kez kendini göstermiştir. Bu uğurda onlarca, yüzlerce yaşam yitmiştir. Yaşadığımız son yıllarda Soma, Ermenek ve Torunlar’da yaşanan işçi katliamlarında patronlarla işbirliği halinde katilleri kollayan devlet, yüzlerce işçinin katledilmesinin sorumlusu olmuştur. Ayrıca devletin kolluk güçlerinin ve makam korumalarının, besledikleri kin ve nefretle işçi ailelerine atılan tekmeler, adliye ve toplantı salonlarında ailelere yapılan saldırılar hafızalarımızda canlılığını korumaktadır.

 

Bahsedildiği gibi yaşadığımız topraklarda ve tüm dünyada devletler ve şirketler işçileri sömürmeye ve katletmeye devam ederken 1 Mayıs’ı bayram kelimesi ile yani sevinç, mutluluk ve huzur günü ile nitelendirmek mücadelenin kendisiyle çelişkiye yol açmaktadır.

1 Mayıs, tarihsel bağlamıyla birlikte, işçi sınıfı için bir bayram olmanın aksine, mücadele ve kavga günüdür. Aynı zamanda tüm ezilenlerin dayanışma günü olarak nitelendirilmelidir. Bu dayanışma işçilerin devletlere ve kapitalizme karşı verdiği mücadelenin bir parçasıdır da aynı zamanda. Vurgulanan tüm yönleriyle 1 Mayıs devletlerin tüm katliamlarına, saldırılarına; kapitalizmin bitmek bilmez kar hırsı ve sömürüsüne karşı 1886’da Haymarket’ten bugüne isyanın, direnişin ve kavganın günü olmuştur. Ezilenlerin kavga günü olan 1 Mayıs; devletlerin bayram ilan ederek içini boşalttığı sevinç gösterileri olarak değil öz örgütlü bir şekilde direnişin, kavganın, mücadelenin sürdürüldüğü gün olmaya devam edecektir.

Endüstriyel Futbola Karşı Özgür Lig – Şamil Parlak

3 sene önce Ankara’da endüstriyel futbola karşı alternatif yaratmak iddiasıyla yola çıkan Özgür Lig’in 6. sezonu başladı. Futbol borsada değil arsada oynanır şiarıyla, rekabete, cinsiyetçiliğe, homofobiye, faşizme ve endüstriyel futbola karşı olan ligin ne şampiyonu var ne küme düşeni. Ligde galibiyet 3, beraberlik 2, mağlubiyet 1 puan olarak hesaplanıyor.

Ligin kurucuları boş bir arsa aramakla başlıyor işe fakat Ankara’da futbol oynamaya elverişli tüm alanların betona boğulduğunu fark edip mecburen bir halı sahayla anlaşıyorlar. Maçlar 6 sezondur bu sahada oynanıyor. Turnuva usulünün play-off şeklinde değil lig şeklinde olması gerektiğini ve futbolun amatör ruhunu koruması gerektiğini savunan Özgür Lig, endüstriyelleşen futbola karşı duruşuyla, her takımda kadın, erkek, LGBTİ+ bireylerin katılımını teşvik etmesiyle, tepeden inme değil kolektif karar alma ilkesiyle egemen futbol anlayışına karşı varlık gösteriyor.

Bu sezon Sportif Lezbon, Spartaküs, Rüzgarla Dans, Kara Kızıl, Ötekinler, Serüvenciler, Dingil Gücü, Topal Karınca olmak üzere 8 takımla başlayan lig her türlü cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden kişileri ligde yer almaları için davet ediyor. Özgür Lig’de cinsiyetçi, türcü, homo/transfobik, etnik ayrımcılığa yer veren her türlü söylem ve tavır oyundan ve ligden çıkartılma sebebidir. Özgür Lig maçlarında önceden belirlenmiş hakemler yoktur. Eğer takımlar isterlerse ortak belirledikleri, eşi/dostu hakem yapabilirler. Hakem olmadığı sürece de kararlar ortaklaşa alınır. “Oyuncun böyle dedi” kuralı geçerlidir. Özgür Lig, endüstriyelleşmeden sahada kalabilmeyi hedefler. Amatörlük temel esastır. Bu sebeple ve amaçla, kati suretle futbol lisansına sahip oyuncu ve antrenörleri takım kadrolarında kabul etmez. Ligin kendisi, takımlar ya da tek bir oyuncu bile reklam amaçlı sponsorlukları kabul edemez.

Özgür Lig tüm bunların yanında toplumsal mücadelelerin sesini de sahalarına taşır. Devletin adaletsizliklerine ve baskılarına karşı Özgür Lig sahaları bir eylem ve dayanışma sahasına dönüşür.

Şamil Parlak

Karala Dergisi, 1. Sayı