Yalan (2) Ekonomik Özgürlük

Bugün iktidarların yalanlarını toplumsallaştırmakla yetkili bir propaganda bakanlığı olmasa dahi hipnoz, illüzyon, hile, kandırmaca, manipülasyon gibi farklı yöntemlerle toplumlar ve toplumları oluşturan her bir birey yalanlarla dolu propagandalara maruz kalıyor. Devletin resmi tarihinden her gün izlediğimiz haber bültenlerine; kitaplardan filmlere; kapitalizmin reklamlarından radyo, televizyon ve internete kadar pek çok araçla meşrulaştırılan bu yalanları, dergimizin “yalan” bölümünde ayyuka çıkaracağız. Bu sayıdaki yalan: “ekonomik özgürlük!”

Ekonomik özgürlük gündelik dilde ekonomik olarak bağımsız olma, hiç kimseye muhtaç olmama anlamında kullanılır. Ancak kavramsal olarak kastedilen bu değildir. Olsa dahi toplumda ekonomik olarak başka bireylere bağımlı olmayan hiçbir birey yoktur.

Liberalizmin ekonomik özgürlük kavramıyla kastettiği, bireylerin ekonomik birer özne olarak hareket etmeleri durumudur. Bireyin ekonomik faaliyetleri onun siyasal ve toplumsal faaliyetleriyle iç içe geçmiş bir durumdadır. Bu teoride siyasal ve toplumsal alanlardaki özgürlük, ekonomik özgürlüğün varlığına bağlıdır.

Ekonomik özgürlüğe ulaşmak için aranan şartlardan “fırsat eşitliği” bir ezilenin bir ezen olabilme ihtimali üzerine kuruludur. Ve adaletsizliklerden tek kurtuluşun adaletsizlik yapan tarafta olmak olduğunun propagandası yapılır. Ancak ezenin ve ezilenin bulunduğu yerde özgürlük olmaz.

Ekonomik özgürlüğün -Locke’un genel öğretisine de uygun olarak- genelde mülkiyet ile ilişkilendirildiği görülür. Mülkiyet, girişim, sözleşme, mübadele ve hatta (yine liberal teoride bireyin emeği üzerinde tasarrufta bulunma hakkının bir türevi olarak görüldüğü için) çalışma “özgürlük”lerine dayanan bir ekonomik özgürlük, liberalizmin olmazsa olmazıdır.

Halbuki mülkiyet, iktidarın hem ekonomik bir sistem, hem de bir ilişki biçimi olarak sahiplenilmesidir; bir ezen ezilen ilişkisidir. Ezenin, kolektif uyum içerisinde herkesin kullanımında olan varlıkları ihtiyacı dışında kullandığı ve diğer tüm varlıklardan mahrum ettiği, zora dayalı ilişki biçimidir. Mülkiyet, yaşamsal ihtiyaçların ezenlerin elinde birikmesine neden olurken yaşamsal ihtiyaçların karşılanmadığı adaletsizlikleri yaratır. Özgürlük bu adaletsizliklerin karşısında durarak mülkiyetin bir ekonomik sistem ve ilişki biçimi olarak ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşebilir. Yani mülkiyetin olduğu yerde özgürlükten söz edilemez.

İktidarlı ilişkilere, otoriteye ve mülkiyete dayalı sistem sahte özgürlükler sunar, bireyleri kolayca aldatır. Birey kendi iradesini kendisi yönlendiriyormuş hissiyatına kapılır, sahte olanla gerçek olan birbirine karışır. (Karala Sayı 1 / sy. 56) Ekonomik özgürlük sahtedir, yalandır. Özgürleşme ancak iktidar ilişkileriyle sarılı, otorite ve mülkiyete dayalı sistemin reddiyle, yaşamın -ekonomik, siyasal ya da toplumsal- her alanında yaratılacak paylaşma ve dayanışma ilişkileriyle; anarşizmle mümkündür.

Üniversite Entegrasyondur – Şeyma Çopur

1960’lara kadar, lise mezunu öğrencilerin sayısının az olmasıyla da ilişkili olarak üniversitelere giriş sınavsızdı. 1974 yılında üniversiteye giriş sınavlarının tek merkezden yapılmasına karar verilirken 1981 yılından itibaren sınav iki basamaklı hale getirildi. Bu dönemde devlet, üniversitelere girişe dair birçok düzenleme gerçekleştirdi. Talepler artmaya başlamıştı. 70’li ve özellikle 80’li yıllarla birlikte gerçekleşen pek çok düzenleme, bir yandan nüfusun artması gibi nedenlerle ilişkili olsa da daha çok, bu yılların küresel ölçekte önemli ekonomik değişimleri beraberinde getirmesiyle ilişkiliydi.

Bahsi geçen ekonomik değişiklik kuşkusuz, neo-liberal ekonominin, kapitalizmin hakim işleyiş biçimi haline gelmesiydi. Bu yeni ekonomik sistemdeki aktörler ve piyasa küresel ölçekte siyasi ve toplumsal yapılara etki etti. 1980’lerden bugüne iktidarların ekonomik politikaları da devlete ve kapitalist sisteme bağlı olan üniversiteleri büyük ölçüde belirledi. Bu dönemde, küreselleşen ekonomi ile piyasada kârı sağlayacak ve yeniden üretimi gerçekleştirecek, üretim veya tüketime odaklı (kapitalizm için gerekli olabilirken yaşamın doğal akışında -rekreasyon yönetimi gibi-) gereksiz pek çok mesleğin oluşturulduğuna ve bu mesleklerle ilişkili olarak farklı farklı bölümlerin kurulduğuna da tanık oluyoruz.

Sürekli üretmek isteyen, üretim sürecini anlatacak ve uygulayacak insanlara da ihtiyaç duyan sistem, çareyi öğrenci kontenjanlarını ve dolayısıyla üniversitelerin sayısını arttırmakta buldu. Bugün, bu coğrafyada neo-liberal ekonomik programın savunucusu olan ve bunu sürdürmek isteyen hükümet, iktidarı boyunca eğitim sistemi yoluyla ideolojik propagandasını yapıp kendi düşüncesine paralel nesiller yetiştirmek istedi ve aynı zamanda ekonomi politikaları ile ilişkili olarak eğitim sistemini ve üniversiteleri etkili bir şekilde kullandı. 1982 yılında üniversite sayısı 19 iken bugün Türkiye’de 206 üniversite mevcut. Niteliksiz pek çok üniversitenin varlığına neden olan ve milyonlarca insanın “diplomalı işsiz” olmasına yok açacak bu uygulama da başlı başına bir eğitim sektörünü oluşturdu. Kimi şehirlerin, kasabaların ekonomisi üniversite kampüsleri üzerinden döndü. Ayrıca sadece devlet değil çok sayıda özel şirket de eğitim kurumları açarak bu piyasaya dahil oldu. 7 buçuk milyon öğrencinin kayıtlı olduğu üniversiteler, piyasayı canlı kılacak kurumlardan. 2012’de başlayan uygulamayla birlikte, birçok üniversitede öğrenci kartı aynı zamanda bir kredi kartı oldu.

Kapitalist sistem, üniversiteleri kendi yarattığı kültürlere ve kurumlara entegrasyonu sağlama aracı olarak da kullandı. Sürekli değişen sınav sistemlerine, müfredatlara entegre olabilen, bencilce ve rekabetçi bir biçimde birilerinin üstüne basıp yükselen, kariyer basamaklarını çıkabilmek için toplumsal sorunları görmezden gelenler bu sisteme uyumlu bireyler oldu.

Devlet, politikalarıyla kapitalist sistemin birçok ihtiyacını karşıladı. Bugün üniversiteler, eğitim sisteminin gereklerini eksiksiz bir biçimde yerine getirenleri kapitalizme entegre etmeye hazır. Üniversiteler, sistemin en çok ihtiyacı olan, işin “bilimsel” yönlerini öğrenmiş ya da öğrenmeye hazır olan öğrencileri seçebilmesi ve onları daha nitelikli hale getirebilmesi için de bir araç.

Tüm bu bağlantılarla birlikte tekrar düşünelim. Bizler bu üniversitelerde yetişmiş, sisteme kalifiye elemanlar olabilecek miyiz? Olma ihtimalimiz olsa da bunu tercih edecek miyiz?

Şeyma Çopur