Devrime İhanet: Ekim

Anarşizmin teorisine ve pratiğine dair çeşitli yazılara yer verdiğimiz bu bölümde, ilk sayımızda Volin’in Bilinmeyen Devrim kitabından “Sosyal Devrimle İlgili İki Karşıt Anlayış” bölümüne yer vermiştik. Bu sayımızda Emma Goldman’ın Bolşeviklerin Devrime İhanetinin Öyküsü (Rusya’daki Hayal Kırıklığım) isimli eseriden bölümlere yer veriyoruz. Emma Goldman ve Alexander Berkman’ın 1919-21 arası Bolşevik Rusya deneyimine ilişkin gözlemlerine yer verilen kitapta, farklı şehirlerde halkın içinde bulunduğu toplumsal-ekonomik düzen ve siyasal atmosfere yer veriliyor. Devrimin toplumsallığının yitirildiği ve Bolşevik iktidarın merkezileştiği süreç; Goldman’ın gözlemleri, devrimin sembol isimleriyle görüşmeleri ve tüm bunlara ilişkin yorumlarıyla tasvir ediliyor.

Kaygı Verici Düşünceler

Yaşam devam ediyor, her gün duygu ve düşüncelerime yeni çelişkiler ekleniyordu. Beni en çok etkileyen ise çevremde tanık olduğum açık eşitsizlikti. Petro-Sovyet Birinci Sınıf Konukevi (Astoria) ahalisine ayrılan pay fabrikalarda çalışan işçilerinkine oranla çok fazlaydı. Emin olun, bu işçiler yaşamlarını sürdürmelerini sağlayacak oranda bile pay alamıyorlardı. Astoria’da ise durum çok farklıydı. Astoria’da öbeklenen ve Smolni’de çalışmalarını yürüten Komünist Parti üyeleri, Petrograd’ın en iyi imkanlarına sahiplerdi. Kaldı ki ticaret henüz tam anlamıyla ele geçirilememişti. Pazarlar kar ediyor ancak kimse bu alım gücünün kaynağını açıklamaya yetenekli ya da istekli görünmüyordu. İşçiler 2000 ruble verip katı yağ satın alıyor olamazdı. Ve 3000 rubleye şeker, 1000 rubleye et! Bu eşitsizlik, Astoria mutfağında iyice su yüzüne çıkıyordu. Sık sık mutfağa uğruyor ve her seferinde yemek hazırlığının bir tür hengameye dönüştüğüne tanık oluyordum: Fırının önünde küçücük bir yer kapabilmek için itişip kakışan, ortalarında duran tencereden biraz daha fazla yemek alabilmek için birbirlerine aç gözlerle bakan vahşi kadınların içlerinden birisi yanındakinin önünden bir parçacık et arakladığında kopan kızılca kıyametler! Yine de bu acınası tablonun iyi bir yanı vardı. Bu, Astoria’da çalışan kadınların içerlemeleriydi. Yoldaş diyerek seslenilmelerine karşın, onlar hizmetçiydiler ve söz konusu eşitsizliği olanca şiddetiyle yaşıyorlardı: Devrim onlar için yıllar sonra gerçekleşecek bir teori değildi. Devrim yaşanıyordu. Bunu bir gün ben de anlayacaktım.

Paylar komiserlikte dağıtılıyordu; ancak elbette bu görevi yerine getirmekle yükümlü birileri de vardı. Bir gün, uzun kuyrukta sıranın gelmesini beklerken bir köylü kız geldi ve sirke istedi. Birkaç kadın ”Sirke mi? Kim bu beyzade” diye hiddetle gürleyiverdi. Bu gelen kız, Zinovyev’in hizmetçisiydi ve çok çalıştığını, dolayısıyla fazladan bir şeyleri hak ettiğini düşündüğü Zinovyev’den “Efendim” diye söz ediyordu ki ortalık bir anda savaş alanına döndü.

“Efendi ha! Biz devrimi bunun için mi yaptık; yoksa devrimi yapan efendiler miydi? Zinovyev artık bizden biri değil ve bir daha asla olmayacak.”

Bu işçi kadınlar acımasız hatta yaban olmalarına karşın adalet konusunda çok hassaslardı. Devrim, yaşamlarının başat öğesiydi ve her yeni adımda bu kötücül eşitsizliğe maruz kalıyorlardı. Bu durum beni çok rahatsız etmişti. Kendimi Zinovyev ve diğer komünist önderlerin ellerindeki gücü kendi çıkarlarına kullanamayacaklarına şartlamıştım adeta…

… Beni şaşkına çeviren bir diğer olay ise pazarların et, balık, sabun ve hatta ayakkabıdan geçilmiyor oluşuydu. Bütün bunlar pazarlara nasıl sokuluyordu? Daha da önemlisi, nasıl oluyordu da bunlar alıcı buluyordu. Herkes kendine bu soruyu soruyor ancak kimse bir yanıt bulamıyordu. Bir gün bir saatçi dükkanındayken içeri bir asker girdi. Yidiş aksanıyla, Sibirya’dan henüz geldiğini ve elinde bir miktar çay olduğunu belirtti. Saatçi 50 pounda çayı derhal satın alabilirdi. Alışveriş oracıkta gerçekleşiverdi -ayrıcalıklı küçük bir azınlık dışında kimse bu lükse sahip değildi. Asker çıkar çıkmaz dükkan sahibine dönüp “Böyle yasadışı bir işi ulu orta yapmak biraz riskli değil mi?” diye sordum. Onu şikayet edebileceğimden korkmuyor muydu? “Önemi yok” diye yanıtladı adam ilgisizce, “Çeka’nın her şeyden haberi var. Benden de askerden de payını alıyor!”

Canavarın sadece dışarıda değil Rusya’nın içinde de kol gezdiği konusunda şüphelerim artmıştı. Neden sonra her yerde rüşvet alan askerler ve dedektifler görmeye başladım. Bu evrensel bir hastalıktı ve üç yıl boyunca kıtlığın hüküm sürdüğü Rusya’da insanların rüşvet almaya hatta hırsızlığa başvurmaları kaçınılmazdı…

Endüstriyel Askerileştirme

… Mart, 1920’de yapılan Tüm Rusya Komünist Partisi 9. Kongresi’ne belli başlı birkaç konu damgasını vurmuştu. Bunlardan en önemlileri, işçilerin askerileştirilmesi ve endüstrinin idaresinde “tek adam” sistemine geçişti. Zorunlu çalışma, uzun zamandır Sosyalist Cumhuriyet yasalarında yer alıyordu. Ancak, bu iş, Troçki’nin demesiyle, “yalnızca küçük özel yöntemlerle başarılmıştı.” Artık yasalar daha etkin bir biçimde uygulanmalıydı. Artık Rusya ekonomik başıbozuklukla mücadele edebilmek için askerileştirilmiş endüstriyel bir orduya ihtiyaç duyuyordu. Kızıl Ordu dahi farklı çevrelerden kuşatılmıştı. Fabrikalardaki gönüllü çalışma sistemi artık yerini askerleştirilmiş idareye bırakmalıydı.

Bu karar, kongredeki kimi komünist azınlıklar tarafından şiddetle eleştirilmiş olsa da parti disiplini galip geldi. Ancak, sular durulmak bilmedi: Konu üzerindeki hararetli tartışmalar uzun süre devam etti. Pek çok genç komünist, partinin aldığı kararı destekliyor, bunun başarılı bir adım olacağını düşünüyordu.

“Gönüllü çalışma sisteminin tam bir fiyaskoyla sonuçlandığı ortada. İşçiler, gönüllü olarak çalışmayacak; dolayısıyla, gelecek yıl sağ kalabilmek istiyorsak, endüstrimizde yeni yöntemlere başvurmalıyız.” …

… O sıralar Petrograd grev söylentileriyle çalkalanıyordu. İşçiler, yeni politikayı açıklamak amacıyla fabrikaları gezen Zinovyev ve kurmaylarını durumdan haberdar etmişti. Olayı birinci elden öğrenmek için fabrikaları ziyaret etmeye karar verdim… Ziyaret edilecek ilk yer, en büyük ve en önemli makine ve vagon üretim fabrikası olan Putilov’du. İşçilere, yeni politikaya bakış açılarına ilişkin sorular yönelttim.

“Sanki yeterince baskıya maruz kalmıyormuşuz gibi şimdi bir de askeri nagaika (kırbaç) ile çalıştırılacağız. Elbette, çalışmak zorundayız; aksi halde, endüstri kaçakları olarak cezalandırılacağız. Ama ne hakla bizden daha fazla çalışmamızı isterler? Zaten açlıktan ve soğuktan kırılıyoruz; daha fazlasını vermeye gücümüz yetmez. Rusya’nın içine düştüğü talihsiz koşulları anlayabiliyoruz; ancak, kendimizi daha fazla heba edemeyiz. 800 gram ekmekle idare ediyoruz. Bununla yaşantımızı sürdürebilir miyiz? Ya çocuklarımız? Şimdi bir de bizi insanlarımızdan ayırıp Rusya’nın diğer ucuna gönderecekleri, oradaki kardeşlerimizi de topraklarından koparıp buraya sürecekleri yeni bir plandan söz ediliyor.”

Sendikalar

… Moskova’da yerine getirmemiz gereken pek çok formalite vardı. Birkaç günümüzü alacağını düşündüğümüz tüm bu işlemler tam iki haftamıza mal olmuştu. Neyse ki zorunlu ikametimiz ilgi çekici gelişmelere sahne olmuştu. Üçüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi için çok sayıda delege kente gelmişti; dünyanın dört bir yanındaki işçiler, yoldaşlarını bu vaatler karasına, devrimci Rusya’ya, yani ilk işçi cumhuriyetine göndermişlerdi. Delegeler arasında, Bolşevikleri devrimin sembolü olarak gören anarşistler ve sendikalistler de vardı. (Altı ay öncesine kadar ben de onlarla aynı düşüncedeydim.) Moskova’dan gelen daveti büyük bir sevinçle kabul etmişlerdi. Bazılarıyla Petrograd’da görüşme şansım olmuştu ve şimdi bütün bu insanlar benden deneyim ve düşüncelerimi duymak istiyorlardı. Ancak, onlara ne söyleyebilirdim ki? Ya da söylediklerime inanırlar mıydı? Rusya’ya gelmezden önce, ben kendim yapılan eleştirilerin hangisine inanmıştım ki? Dahası, Bolşeviklere yönelik düşüncelerim halen tam anlamıyla şekillenmemiş, karmakarışık bir tepkimeler yığınından ibaretti. Eski değerlerim yara alabilirdi; üstelik şu ana dek bunların yerine yenilerini koyamamıştım. Dolayısıyla, temel meseleler hakkında yorum yapmayıp arkadaşlarıma yalnızca Moskova ve Petrograd cezaevlerinin anarşistler ve diğer devrimcilerle dolup taştığı bilgisini vermekle yetindim. Ayrıca onlara araştırmalarını resmi rehberlerden bağımsız olarak yürütmelerini önerdim; etraflarının sayısız rehber ve yorumcu tarafından kuşatılacağı ve bunların çoğunun Çeka’nın adamları olacağı konusunda uyarmayı da ihmal etmedim. Çünkü kararlı ve bağımsız bir çaba sarf etmeksizin, doğru veriler elde etmeleri imkansızdı.

O sıralar Moskova’da gözle görülür bir telaş yaşanıyordu. Matbaacılar Sendikası bastırılmış, idari kadrosunun tamamı tutuklanmıştı. Bunun üzerine, Sendikada İngiliz İşçi Heyeti üyelerinin de davet edildiği bir halk mitingi düzenlenmişti. Mitingin beklenmedik bir katılımcısı daha vardı: Ünlü Sosyalist Devrimci Çernov. Çernov’un Bolşevik rejime yönelik ağır eleştirileri işçilerin ezici çoğunluğu tarafından büyük bir coşkuyla alkışlanmıştı. Konuşmasının ardından da, geldiği gibi, bir anda gözlerden kaybolmuştu. Menşevik Dan, aynı başarıyı tekrarlayamamıştı. O da söz hakkı almış, ancak, sonrasında kaçmayı başaramamıştı: Çeka tarafından yakalanmıştı. Ertesi sabah, Moskova gazeteleri Pravda ve İzvestia, Matbaacılar Sendikası hareketini karşı-devrimci ilan etti; Çernov’un konuşma yapmasına izin verilmesini ise şiddetle kınadı. Gazeteler, Sovyet Hükümeti’ne meydan okuma cüreti gösteren matbaacılara emsallerine örnek teşkil edecek cezalar verilmesini istiyordu.

Oldukça aktif bir örgüt olan Fırıncılar Sendikası da baskılardan payına düşeni almıştı. Sendikanın idaresi komünistlere devredilmişti. Aylar öncesinde, martta fırıncıların bir kongresine katılmıştım. Bolşevik rejimi eleştirmekten hiç çekinmeyen, işçilerin haklı taleplerini dile getirmekte kararlı davranan delegeler beni oldukça etkilemişti. Bu idari değişikliğin ardından, komünistlerden sözünü asla esirgemeyen bu cesur insanların bir daha konferanslara katılmalarına izin verilip verilmeyeceğini merakla bekliyordum. Bana fırıncıların “Shkurniki” (kavgacı) oldukları söylenmişti. “Onlar sürekli grev kırıcılığı yaparlar; bir işçi cumhuriyetinde ise grevi sadece karşı-devrimciler ister.” Ancak, ben işçilerin bu türden bir mantık yürüttüklerine inanmıyordum. Evet, greve gittiler. Üstelik bununla da kalmayıp daha adi bir suç işlediler: Komünist adaya oy vermeyi reddederek kendi aralarından birini seçme cüretini gösterdiler. Fırıncıların bu eylemini birçok aktif üyenin tutuklanması izledi. Doğaldı ki, işçiler hükümetin keyfi yöntemlerine oldukça içerlemişti.

Daha sonra bu fırıncılardan bazılarıyla görüşme fırsatım oldu; Komünist Parti’ye ve hükümete karşı kinleri daha da artmıştı. Yanlarına Rus sendikaların ne denli güçlü oldukları ve ülkenin endüstriyel yaşamının denetimini pratikte ellerinde tuttukları bilgisi ile geldiğimi belirterek fırıncılara sendikaların mevcut durumunu sordum. Gülerek “Sendikalar, hükümet yalakalarıdır. Hiçbir bağımsız işleve sahip değiller ve işçilerin en ufak bir söz hakkı yok. Sendikalar, hükümetin hafiyeliğini yapıyor sadece.” Moskova’yı ilk ziyaretimde görüştüğüm Moskova Sovyet Sendikaları genel başkanı Melniçanski tamamen farklı bir tablo çizmişti oysa…

… Ne var ki ben artık madalyonun öteki yüzünü de görmeye başlamıştım. Rusya’daki diğer pek çok şey gibi, sendikaların da iki yüzü vardı: Biri yabancı konuklara ve “gözlemcilere” dönüktü bu yüzlerin; diğeri ise kitlelere. Fırıncılar ve matbaacıların şu son dönemde başlarına gelenler öteki yüzü bütün çıplaklığıyla gözlerimin önüne sermişti. Sosyalist Cumhuriyet’teki sendikaların kazanımlarına ilişkin iyi bir ders olmuştu bu.

Mart ayında, Moskova’nın büyük fabrikalarından birinin işçileri tarafından tertiplenen bir seçime izleyici olarak katılmıştım. Karşımda, Rusya’da o ana dek gördüğüm en ateşli kitlelerden biri duruyordu. Kendilerine uygulanan baskı ve zulümlerin tüm izlerini yüzlerinde taşıyan kadın ve erkek işçiler loş bir ışıkla aydınlatılmış fabrika toplantı salonunu hınca hınç doldurmuşlardı. Bütün bu gördüklerim beni derinden yaralamıştı. Bir anarşisti kendilerine temsilci olarak seçmişlerdi; ancak Sovyet otorite bu seçilmiş kişinin vekaletini kabul etmemişti. Bu, işçilerin Moskova Sovyetine gönderecekleri delegeyi yeniden seçmek üzere toplandıkları üçüncü seçimdi. İki kez seçilmiş olmasına karşın, Sovyet otorite tarafından kabul edilmeyen anarşist adayın rakibi, Sağlık Komiserliğinin başı Semasçko’ydu. Bilgili ve kültürlü birini bulacağımı ummuştum; ancak, komiserin kullandığı dil ve sergilediği tavır, tam anlamıyla utanç vericiydi. Komünist olmayan birini seçmiş olan işçiler karşısında esip gürlemiş, onları Çeka ve paylarında yapılacak kesinti ile tehdit etmişti. Ancak, bunun dinleyicileri üzerinde onları karşısına almak ve temsil ettiği partiye duydukları nefreti artırmak dışında bir etkisi olmamıştı. Yine de nihai zafer Semasçko’nun olmuştu; işçilerin seçtiği anarşiste iftira atılmış ve daha sonra da bu masum işçi tutuklanıp cezaevine konmuştu. Bütün bunlar mart ayında olmuştu. Mayıs ayında, yani İngiliz İşçi Heyeti’nin ziyaretlerini sürdürdüğü dönemde, bu aday cezaevindeki diğer politik mahkumlarla birlikte açlık grevine başladığını açıkladı; bunun sonucunda da hepsi serbest bırakıldı.

Devrimi Yaşayan ve Yaratan Özgür Kadınlar: MUJERES LİBRES

İberya*, 1868’den 1936’ya kadar taş üstüne taş konarak hazırlanan bir devrim süreci yaşadı. İberya’daki anarşistler şöyle diyordu, “Devrim yoktan var olmayacak, devrim güçlü ve sağlam bir zemine ihtiyaç duyar, bunu yaratmanız gerekir.” İberya’nın anarşizmle tanıştığı 1868’den itibaren, anarşistler ilmek ilmek bir geleneği ördüler. Eşek üzerinde köy köy gezen anarşistler, gittikleri her yerde baskıya karşı halkın örgütlülüğünün kazanacağını anlattılar.

Toplumsal devrim sürecine giden 70 yıllık dönemde İberya’daki anarşistler kolektivizm ve komünizm eğilimlerini başarılı bir şekilde birleştirerek anarko-sendikalizmi yükseltmiş, toplumsal devrimci anarşizm adına tarihsel bir iş başarmışlardı. Bununla birlikte toplumsal dönüşüm iddiasını hem endüstriyel hem de kırsal alanlardaki işçiler arasında yaymışlardı. 1936 Temmuz’una gelindiğinde CNT’nin üye sayısı 1 milyonu aşmıştı ve hemen hemen tüm sektörlerde CNT’li işçilerin etkilerinden bahsedebilirdi. Bununla birlikte anarşistler, anarşizmin toplumsallaşması için sadece işçi mücadelesinin yeterli olmadığını biliyorlar ve her alanda toplumun tüm kesimlerine yönelik çalışmalar yürütüyorlardı.

Bu dönemde bir taraftan gençler ve yetişkinler için eğitim programları geliştirildi, kültür merkezleri açıldı, ülke çapında geniş tabanlı bir gençlik örgütlenmesi yürütüldü; diğer taraftan da kültür, politika ve sosyal meseleler üzerine anarşist bir perspektif geliştiren dergiler, gazeteler yayınlandı. Bu programların çeşitliliği, anarşist hareketin tarım işçilerinden ev kadınlarına, ev işçilerinden çocuklara kadar birçok kesim tarafından anlaşılmasına ve sahiplenilmesine fırsat verdi. Biz bu yazıda İberya’nın anarşist kadınlarına ve onların mücadele pratiklerine yoğunlaşacağız.

Özgür Kadınlar Buluşuyor

Toplumsal devrime doğru giden yolu, kadınlar da yıllardır arşınlıyordu. Özellikle tekstil sektöründe çalışan kadınlar hem direnişlerde hem sendikal faaliyetlerde aktif bir şekilde yer alıyorlardı. Katalonya’nın bazı endüstriyel bölgelerinde, diktatörlüğün son yıllarında bile kadın çalışması yürüten gruplar vardı. 1928’de, Terrassa’da CNT’li kadınlar, FAI’nin kültür merkezinde bir araya gelerek kendi sorunları üzerine tartışmaya ve eşit ücret, ücretli annelik izni gibi konuları sendika toplantılarında gündem etmeye başlamışlardı. Her ne kadar kadınların bütünlüklü gelişimini desteklemek adına kaynakları sınırlı olsa da, 1936 Temmuz’u geldiğinde Terrassa’lı kadınlar devrime hazırlardı ve daha savaşın ilk günlerinde bir klinik ve bir hemşirelik okulu kurdular.

Barselona’da CNT’ye bağlı Kadın Kültür Grubu (Grupo Cultural Femenino) 1934 yılı sonlarına doğru Asturias İsyanı sonrasında kuruldu. Soledad Estorach’ın da içinde yer aldığı bu grup, kadınların sendika ve devrimci mücadele içerisinde daha aktif bir rol oynamasının önünü açtı.

Madrid’te Mercedes Comaposada ve Lucia Sanchez Saornil de benzer çalışmalar yapmışlardı. Sanchez, başından beri kadınların CNT içinde daha da aktifleşmesi için Barcelona’da yoğun çalışmalar yürütüyordu. Daha sonra Madrid’te Mercedes’le tanıştı ve birlikte, CNT içindeki sendikalarda ve sendika dışında örgütlenen kadın gruplarına bildiriler gönderiyorlar, kadınların hangi meseleler üzerinde yoğunlaşmak ve konuşmak istediklerine dair fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Daha sonra bu ekibe Amparo Poch ve Gascon’un da dahil olmasıyla çıkaracakları Mujeres Libres (Özgür Kadınlar) dergisinin altyapısını oluşturmuş oldular.

Mercedes ve Lucia birçok grupla iletişim halinde olmalarına rağmen 1936 yılına kadar Barselona’daki Kadın Kültür Grubu ile bir araya gelmemişti. Onların da bir araya gelmesiyle Mujeres Libres Federasyonu artık gerçek anlamıyla kurulmuştu.

Özgür kadınları bir araya getiren fikirler neydi?

Barselona ve Madrid’teki kadınların buluşmasının ardından kadınların özgürlük mücadelesi de ivme kazandı. Bu ivme hareket içerisinde bir kesim tarafından son derece olumlu karşılanırken, bir kesim ise hareketin “ayrılıkçılığa” neden olacağına ve bu grubun “feminizme” düşme tehlikesine dikkat çekerek bu hareketi eleştiriyorlardı. Fakat kadınlar bunu reddettiler. Mujeres Libres militanlarından Suceso Portales ise “Biz feminist değiliz ve hiç bir zaman olmadık.” diyordu. “ Biz erkeklere karşı savaşmıyorduk… Birlikte çalışmak ve birlikte mücadele etmek zorundayız, yoksa toplumsal devrimi asla başaramayız. Fakat biz bir kadın örgütlenmesine ihtiyaç duyduk çünkü kendimiz için mücadele etmeliydik.” Kadınların özgürleşmesinin “yok sayılarak köleleştirme, üretici olarak köleleştirme ve kadın olarak köleleştirme üçgenine” meydan okuyarak mümkün olacağını söylüyorlardı. Mujeres Libres, kadının özgürlüğünün, ancak kapitalizme ve devlete karşı verilen bütünlüklü bir mücadele ile, anarşizmle mümkün olacağını savunuyordu.

Mujeres Libres’in kuruluşu, kadınların devrim sürecinde anarko-sendikalist hareket ve toplum içerisindeki yerlerine sahip çıkmaları adına önemli bir adım olmuştur. Oluşan bu birliktelik kadınlar arasında güçlü bir topluluk duygusu yaratmış ve bu birlikteliğin kendisi özgürleştirici bir nitelik kazanmıştır. Bireyin özgürleşmesi, topluluktaki diğer bireylerle güçlü bağlar kurmasının bir sonucudur ve oluşan bu topluluk duygusu, bu duyguyu paylaştıkları yıllar boyunca onları dönüştürmüş ve özgürleştirmiştir. Birlikte geçirilen zaman, yapılan planlar ve yeniden şekillendirilen toplumsal alanlarla; bir arada başardıkları her şey kendi potansiyellerine dair daha geniş bir farkındalık kazanmalarını sağlamıştır. Bunlar onların sadece hatıraları değil kendi bireysel dönüşümlerinin de gerçekliğidir. Bu, devrim sürecinden sonra, sürgün yıllarında ve sonrasındaki baskı dönemlerinde de onları güçlü ve bir arada tutan duygunun kaynağıdır.

Özgür kadınlar neler yaptılar?

Mujeres Libres, kadınların sadece mücadele ederek özgürleşebileceğini söylerken iki kavramı öne çıkartıyordu. Kendini gerçekleştime (capacitacion) ve örgütlenme (captacion). Bunlardan birinin eksik kalmasının, kadının özgürleşmesinin önüne geçeceğini savunuyor ve çalışmalarını her ikisinide sağlayabilecek şekilde tasarlıyor ve gerçekleştiriyordu; bu da geniş ve çok yönlü bir yaklaşımı gerekli kılıyordu.

Kadınların kendini gerçekleştirmesinin yollarından biri bireysel gelişimdi. Kadınların okuma yazma bilmesini, cinsel sağlık, annelik ve çocuk gelişimi gibi konularda donanımlı olması gerektiğini söylüyor ve bu amaçla okullar açıyor, farkındalık yaratma grupları oluşturuyordu. Bu okullardan en bilineni Casal de la Dona Treballadora 1937’de Barselona’da açıldı. Bu okulda, okuma yazma ve temel bilimlerin dışında Dünya Tarihi, Fransızca, İngilizce, Rusça gibi dersler de veriliyordu. Ayrıca okulda meslek eğitimine yönelik daktilo, hemşirelik, terzilik, elektrik, tarım eğitimi ve sendikal örgütlenme, sosyoloji gibi konularda da dersler vardı. Buradaki derslere her gün 600-800 kadın katılıyordu.

Mujeres Libres bu enstitülerin tek başına amaca ulaşmaya yetmeyeceğini biliyordu ve kadınlar sosyal ve duygusal dönüşümünü sağlayabilmek için yöntemlerini sürekli çoğaltıyordu.

Henüz devrim sürecinden önce başlattıkları günlük çocuk bakım hizmeti, devrim sürecinde de geliştiriyorlardı. 1934’te Barselona’da çocuklu işçi kadınların mücadele alanlarında daha aktif yer alabilmesi için, gereken zamanlarda onların çocuklarına bakarak bir çözüm geliştirmeye başlamışlardı. O günleri anlatırken Soledad’ın gözleri parlıyordu; “Kadınların evlerine gittiğimizde onlara propaganda yapardık. Özgürlükçü komünizmden ve başka konulardan bahsederdik. Zavallı kadınlar toplantıdan çıktıktan sonra bir de bizim nutuklarımızı dinlerlerdi. Bazen kocaları da evde olur, bizim tartışmalarımıza katılırdı.” Sonrasında Mujeres Libres ilk kongresinde “çocuk bakımının bütün topluluğun bir sorumluluğu olduğunu” savunarak, tüm fabrikalarda ve atölyelerde emzirme ve çocuk bakımı için odalar kurmaya çağırdı ve bunların kurulmasında aktif olarak çalıştı.

Mujeres Libres’in işçi seksiyonu, fabrikalara düzenli olarak ziyaretler yapıyordu. O ziyaretleri şöyle anlatıyordu; “Oradaki işi bazen on beş yirmi dakikalığına bazen bir saatliğine durduruyor ve işçilerle konuşuyorduk. Bu elbette işçi komitesiyle görüşerek yapıyor ve sendikanın desteğini alıyorduk… Bu dersleri çok tekstilden metalurjiye, aydınlatmadan ağaç işçiliğine kadar çok farklı alanlarda tekrarladık. Bazı günler neredeyse elli fabrikaya gidiyorduk” Bu kolektiflere yapılan gezilerin hem kendini gerçekleştirmeye hem de örgütlenmeye denk düşen iki amacı vardı. Hem kadınlarla iş yerindeki sorumlulukları hakkında toplumsal dönüşüm hakkında konuşuyor ve onları örgütlenmeye çağırıyorlar; hem de Mujeres Libres’in tüm işçi komitelerinde ve bütün fabrikalarda temsil edilmesinin önünü açıyorlardı.

İberya’da anarşist kadınlar toplumun her alanında propagandalarını yaygınlaştırmayı çok önemsiyorlardı. Bu amaçla 1936 yılında federasyonla aynı ismi taşıyan Mujeres Libres dergisini çıkarmaya başladılar. Dergide politik konulardan çocuk bakımına, güncel tartışmalardan film eleştirilerine, sağlıktan modaya, özgür aşktan seks işçiliğine kadar çok geniş bir yelpazede yazılar yazılıyor, tüm bu konular anarşist bir perspektiften bakılarak tartışılıyordu. Bu yayınların dağıtımını da organize ediyorlar, İberya’nın her yerine ulaşmasını sağlıyorlardı. Devrim sürecinde Barselona Ramblas’ta bir kulübe kurmuşlar ve yayınlarını buradan da dağıtmışlardı. Bu kulübeyi aynı zamanda halka açık sergiler ve yapılan başka etkinlikler için de kullanmışlardı.

Ülke çapında kültür ve propaganda grupları oluştururken, Barselona’da bir grup da düzenli radyo yayınını üstlenmişti. Başka bir grup ise basılı yayınların ve radyo yayınının ulaşmadığı yerlere, köylere giderek sözlü propaganda yapıyorlardı. Mercedes’ten aldığı derslerin ardından, güçlü bir hitabet yeteneğine sahip olan Pepita Carpena gezici propaganda turlarını üstlendi. Gezici kütüphaneler kurarak İberya’nın köylerini kasabalarını arşınladılar.

Mujeres Libres bunların yanında Barselona’da yataklı bir doğum hastanesi kurdu. Casa de Maternidad adındaki doğumevinde, doğum ve doğum sonrası bakımın yanında anne sağlığı, doğum kontrolü, cinsellik ve bebek bakımı hakkında bilgiler de veriliyordu.

İberya’nın tamamında kolektifleştirmelerde, kooperatiflerin kurulmasında aktif olarak yer alan Mujeres Libres’li kadınlar toplumun ihtiyaç duyduğu her alanda çalışmalar yaptılar. Devrimin ilk günlerinden başlayarak herkes için yiyecek sağladılar, aşevleri açtılar. Çocuk gelişimine dair fikirlerini geliştirerek eğitime anarşist bir bakış getirdiler. Cinsellik üzerine bilgilendirme çalışmaları yaptılar ve seks işçilerinin özgürleşmesi için bir rehabilitasyon merkezleri kurdular. Mültecilerin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için programlar oluşturdular. Tüm bu faaliyetlerin yanında, kadınlar Franco ordusuna karşı cephede antifaşist mücadeleye de katıldılar.

İberya’da yeşeren bu devrim, ortaya konan pratiklerle, bugün hala hem anarşist mücadeleye hem de kadın mücadelesine ışık tutmaktadır. Kadınların kendilerini ilgilendiren kararları kendilerinin alması ve böylece tarihte aktif bir özne olmaları, bugün hem dünya çapında hem de yaşadığımız topraklardaki kadın mücadelesi için önemini kaybetmemiştir. Çünkü İberya’daki anarşistlerin söylediği gibi “Devrim yoktan var olmayacak,”, Çünkü devrimi ancak, bahanelere sığınmadan, yaşamlarını eline almak için elini taşın altına koyanlarla, kendi hayatlarının ve birbirlerinin sorumluluğunu almaktan kaçınmayanlarla, bitmez tükenmez enerji ve çabayla yaratabiliriz.

*1936 Devrimi tüm İberya Yarımadası’nda etkili oldu.

 

Özlem Arkun

Üniversiteli için Dayanışma Rehberi

 

Cebeci Mücadeledir

Devletin daha iktidarlı yönetici kadrolar yetiştirmek amacıyla kurduğu Cebeci Kampüsü, iktidara başkaldırının coğrafyamızdaki en temel merkezlerindendir aslında. İçerisinde meşhur adıyla Mülkiye’yi, İletişim, Hukuk ve Eğitim Bilimleri fakültelerini barındıran kampüsü televizyonlardan izlemişseniz “karşıt görüşlü gruplar arasında çıkan kavga” haberleriyle bilirsiniz hep. Bunun gerçeğe izdüşümü şudur halbuki; Cebeci öğrencileri faşist saldırı ve provokasyon girişimlerine karşı yaşam alanlarını savunmaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. İktidarlar kimi zaman panzerleriyle girmeye çalışır kapısından, kimi zaman televizyonların karşıt görüş dedikleri güruhu yollarlar. Cebeci öğrencileri de bu saldırılara direnciyle, devrimci geleneğiyle ve iktidarların başına ördüğü çoraplarla bilinir hep. İktidarın derdine derman olsun diye yapılan binaları, ezilenlerin dertlerine derman aradıkları mücadele alanlarına dönüşmüştür.

Adını bağlı bulunduğu semtten alır, karakterini de zamanla bu semte yansıtmıştır Cebeci. Öğrenci semtine dönüşen Cebeci’nin mülk sahipleri de tıpkı egemenler gibi muzdariptir bu yansımadan. Çünkü vaktiyle öğrencilerin verdiği mücadelelerle kira fiyatları büyük oranda düşürülmüştür. Bu kira grevleri sayesinde bugün bile şehrin merkezine bu kadar yakın olup da bu kadar ucuz olan tek semttir Cebeci. Yani mahallesinden okuluna Cebeci’nin her karışı mücadeledir. Ve bir gecede onlarca akademisyeni ihraç da edilse, yasaklarla ve baskılarla açık hava hapishanesine dönüşse de mücadeleye devam edecektir.

 

2. El Kapitalizme Karşı Barikatlardan Biridir

Yeni eve çıkanlar ya da evinde eksik olan eşyaları bir türlü denkleştirip alamayan bizler için ihtiyaçlarımızı karşılamakta 2. el eşyalar iyi bir seçenek olabilir.

2. el kapitalizme karşı barikatlardan biridir. (Kısaca kapitalizme karşı barikatlardan bahsedelim; bizler şimdiden yaratmak istediğimiz anarşist yaşamın kapitalizmin kültürel saldırısıyla karşı karşıya olduğunu bilerek, bu saldırıları engellemek ve yeni bir anarşist kültür yaratmak için barikatlarımızı oluştururuz.)

Her sene binlerce buzdolabı hurdacıların yolunu tutarken yerini doldurmak için yüzbinlerce yeni buzdolabının üretilmesi, A sınıfı diye bizlere tekrar satılması kapitalizmin bir döngüsüdür. Bu döngü yeni modeli fabrikalarda bize ürettirirken evdekini eski model diye attırıp yenisini aldırarak üretimi ve tüketimi sonsuzlaştırıyor. Böylece kapitalizm için biz gençler hem üretimde hem tüketimde sömürülen güç oluyoruz. Bu sömürü döngüsünü kapitalizme karşı barikatlarımızı kurarak kırabiliriz. İşte bu barikatlardan biri de kapitalizmin bizden istediği “yeniyi al eskiyi at” anlayışına karşı koyup, ihtiyaçlarımızı elden ele dayanışma yoluyla veya 2. el dükkanlarından temin etmek olabilir.

2. El Pazarları

Yüksel, Konur, Karanfil üzerinde geceleri bir pazar kurulur. Zabıta 21:30’da sokaktan ayrılır ayrılmaz işportacılar tezgahlarını indirirler sokaklara. 21:30’dan sonra bu tezgahlarda ikinci el kıyafetten korsan kitaba, el emeği ürünlerine kadar birçok şey çok ucuz fiyatlara bulunabilir. İşportacılar birkaç yıl önce bu tezgahları açabilmek için defalarca eylem yaptılar, zabıta saldırılarına direndiler. En sonunda belediye geri adım attı ve işportacıların taleplerini kabul etmek zorunda kaldı. Bu lokasyonun bir kısmı şu sıralar doğrudan polis işgali altında olsa da işporta tezgahları hala kuruluyor. Buraları bir tüketici olarak kullanma imkanı olduğu kadar, ürettiklerini burada insanlarla paylaşmak için de hiçbir engel yok. Sokakta işporta açmak isteyen herkesin Konur Sokak’taki herhangi bir işporta tezgahına gidip kendisine uygun yer göstermesini rica etmesi yeterli.

İskitler Bit Pazarı

Şehrin en ulaşılabilir bit pazarı İskitler’de. Buraya Cuma, Cumartesi, Pazar günleri Akköprü metro durağında inip 10 dakika yürüyerek ulaşılabiliyor. Her bit pazarında olduğu gibi burada da her şey bulunabilir yalnız ne kadar erken yola çıkılırsa o kadar iyi.

ODTÜ

Şehirden bağımsız ve bir şehir kadar büyük kampüsüyle bilinir Orta Doğu Teknik Üniversitesi. Tüm fakültelerini bu kampüste toplamış olmasıyla şehrin diğer üniversitelerinden ayrılır. Yani diğerleri gibi Ankara’ya üniversite için gelip kendinizi Polatlı’da bulma şansınız yoktur. Eymir Gölü’ne kıyısı olan kampüsün içinde en bilinen lokasyon ise şüphesiz Devrim’dir. ODTÜ her şeyinden çok devrimle anılmıştır her zaman. Robert Komer’i hepiniz bilirsiniz ama en iyi iktidarlar bilir, ODTÜ öğrencileri 1969 yılında arabasını yakınca korkudan yıllarca kampüse girememiştir çünkü.

ODTÜ’lüler barınma için genelde 100. Yıl İşçi Blokları’nı tercih ederler. 100. Yıl kampüse çok yakın, fiyatları da ortalamanın biraz altındadır. Mahalle Berkin Elvan Bostanı’na ev sahipliği yapar.

ÇAYED

Ayrıca Çankaya Yardımlaşma ve Ekonomik Dayanışma Derneği de öğrencilere özel bir kez yararlanmak şartıyla ücretsiz eşya yardımı yapıyor. Bir ev için gerekli olan beyaz eşya, kısıtlı olmakla birlikte hemen hemen her şeyi bulabileceğiniz bu derneğin eşya deposuna Güvenpark’tan Dikmen dolmuşlarını kullanarak ulaşabilirsiniz. Aşırı talep nedeniyle eşya bulunamadığı zamanlar olsa da öğrenciler için iyi bir alternatiftir.

Süpermarketlere Karşı Semt Pazarları

Varlığını koruyarak barkodlara karşı hala direnen semt pazarları bizlerin de yoğun olarak kullanacağı alanlardır. Pazarları süpermarketlerin yerine kullanmamız hem maddi hem de kültürel olarak önemlidir. Süpermarketlerde satılan ürünlerin pazara göre daha ucuz görünüyor olması bizleri aldatmasın. Pazar her zaman daha avantajlıdır. Çünkü pazarda fiyat asla sabit değildir. Marketlerde uzun süre bekletilmiş ürünleri halk gününe denk geldiysek ucuza alabiliriz. Fakat pazarlarda daha taze ürünleri akşam saatlerinde marketlere oranla daha ucuza bulabiliriz. Mesela kilosu 8 lira olan domatesin fiyatının akşam saatinde 3-4 liraya inmesi, süpermarketlerde karşılaşabileceğimiz bir uygulama değildir. Ayrıca sırt çantası taşıyan hepimiz süpermarketler için potansiyel “hırsızız”dır . Pazar alışverişinde vaktimizi daha fazla harcayacağımız aşikardır. Bundan dolayı umutsuzluğa kapılmamalıyız, pazarda harcadığımız vakit çok keyiflidir, tadını çıkaralım. Peynircinin önünden geçerken peynirlerin tadına, meyvecilerin tezgahından da en güzel meyveyi alıp tadına bakalım. Semt pazarlarının adresini vermiyoruz. Çünkü yaşadığınız her yerde bir semt pazarı vardır.

Karala Dergisi, 1. sayı

 

 

 

Anarşizmin Tarihi Anarşizmin Örgütlü Tarihidir

 

“Şimdi düşüncelerden bahsetmenin vakti değil, şimdi eylem vakti. Bugün her şeyden önce, proleter güçlerin örgütlenmesi gerek. Ancak bu örgütlenmeyi, proletaryanın kendisinin gerçekleştirmesi gerekiyor.”

Mikhail Bakunin

Jura Federasyonu’ndaki Yoldaşlara Mektuplar, 1873

 

1860’ların sonu, 70’lerin başı… Bakunin’in yazınsal anlamda en verimli olduğu dönem. Birinci Enternasyonal’deki tartışmalardan yola çıkıp yazdığı yazıların büyük bir çoğunluğu iyi bir öngörü, iyi bir analiz ve anarşizmi olgunlaştıracağı düşünsel bir süreçten çıkmıştır. Tam da böyle bir dönemde, Bakunin’in düşünceleri, teori vs.ye ilişkin kaygısını bu kadar açık dile getirmesinin altında yatan nedeni iyi anlamak, anarşist felsefenin, hareketin, ideolojinin iyi anlaşılmasında önem taşır.

Bakunin’in önem sırasında ilk yere örgütlenmenin verilmesinin nedenini kavramak, anarşizmin örgüt ve örgütlenmeyle ilişkisinin açık bir şekilde ortaya konmasında önem taşımaktadır. Bu kaygıyı iyi görmek gerek.

Farklı coğrafyalarda anarşizm denildiğinde, o coğrafyada yaşayan insanların akıllarından oluşan şeyler, hatta sözcüğün kullanılabilir olması, kendine “anarşistim” diyenlerin çıkması, her şeyden önce düşünsel bir çabanın ürünü olmaktan önce, anarşizmin bir hareket olma özelliği ile açıklanabilir. Anarşizm, elde teorik bir kılavuzla çıkmaz yola. Yaşamsal pratiklerden geliştirdiği deneyimlerini sonrasında kullanmayı bilse de, eyler; eylediğini örgütler.

Hareket olabilme toplumsallığının yakalanması, birbirinden bağımsız, kısmen ilgisiz kimselerin kendiliğinden, rastlantı eseri bir araya gelmesiyle ilintili değildir. Yeni bir toplumsallıkta oluşmuş bir hareket, birbirleriyle iktidarsız bir ilişki içerisinde olan bireylerin bir aradalıklarıyla oluşur.

Bu bir aradalığın ismi ne kadar çok öyle ifade edilmekten kaçınılırsa kaçınılsın, bu örgüttür, örgütlülüktür. Bireyler, belli bir duygudaşlıkla yani yoldaşlıkla belli niyetleri gerçekleştirmek için beraberce eylemeye niyetlendikleri andan itibaren, örgütlü hareket ediyorlar demektir.

Örgütlü hareket, topluluk halinde yaşayan canlıların doğasında vardır. İhtiyaçların karşılanması, bireylerin yaşamlarını devam ettirebilmelerindeki bu dayanışma hali, sadece insana has bir durum değildir.

Topluluk halinde yaşayan bireyler, birbirleriyle ilişki kurmaktan imtina edemezlerse eğer, birbirleriyle kurdukları ilişki biçimini her halükarda tanımlamaları gerekecektir. Bu tanımın iktidarsız bir temelde yapılması, anarşizm için kaçınılmazdır; özgür bir insanın düşündüklerini eyleyebilmesi için kaçınılmazdır.

Öyleyse, örgüt ve örgütlülüğün durduğu yer, bireyin toplumsal ilişkiler içerisinde özgür olabilmesiyle yakından ilişkilidir.

Bu özgürleşme çabasına, anarşist hareketin vuku bulduğu tüm coğrafyalarda rastlanır. İktidar ilişkilerinden kurtulma mücadelesi veren bireyler, devlet, din, şirketler gibi varoluşsal olarak iktidarlı olan kurumlara karşı güçlü olabilmek adına bir araya gelmemişlerdir sadece. Aynı zamanda bu dayanışma hali, iktidarsız bir toplumun var olabilmesindeki koşuldur.

Bireyler arasındaki ilişkilerin iktidarsız bir şekilde örgütlenmesiyse anarşist bir toplumda olması gereken bu dayanışma hali, bireylerin birbirleriyle aynı anda varlıklarını gerçekleştirebilmelerinin gereğidir.

Anarşizm tarihi her şeyden önce, iktidara karşı verilen mücadelenin ve dayanışmayla bir arada yaşayabilmenin tarihidir. Farklı coğrafyalarda eşzamanlı bir şekilde yeşeren anarşizmin, o coğrafyalarda taşıdığı özgünlüğün kaynağı da budur. Farklı bireylerin oluşturdukları örgütlü çabalar, o yerelliğin özelliklerini de barındıracaktır.

Bugün anarşizmden bahsedenler fark edeceklerdir ki, anarşizmin farklı coğrafyalarda deneyimlenen tarihi, anarşizmi o coğrafyalarda örgütlemişlerin tarihidir. Bir düşüncenin, hareketin ayakta kalmasının tek koşulu, o düşünceyi yaşatacak, o hareketi devam ettirecek bir örgütlülüğün olmasıdır.

Küba

Anarşizmin Avrupa dışında örgütlendiği yerler önemlidir. Çünkü anarşizm, farklı coğrafyalarda deneyimlenenlerle beraber olgunlaşabilmiştir. Bu coğrafyalardan biri Güney Amerika’dır.

Anarşizmin Küba ile tanışması, özellikle anarko-kolektivizmin ve anarko-sendikalizmin bu coğrafyada ezilen köylü ve işçileri etkilemesiyle oldu. Küba’nın İspanya Krallığı’nın bir kolonisi olmasının ve İspanya’dan göçen işçilerin burada diğer işçilerle beraber örgütlenmesinin, Küba’da anarşizmin ortaya çıkmasından etkisi vardır.1865’te bu ortak çabayla yayınlanan La Aurora, bunun en önemli örneğidir.

Tütün fabrikasında çalışan işçilerin, özellikle Barselona’dan göç eden işçilerle örgütlenmeye başlaması, 1885’te Circulo de Trabajadores’i ortaya çıkardı. Bu işçilerin ilk eylemi, Chicagolu anarşist işçiler için Havana’da yaptıkları destek mitingiydi. Çıkardıkları El Productor gazetesiyle, bu mitingi Küba çapında büyük bir kampanyaya dönüştürdüler. 1887’de Alianza Obrera’ya dönüşen bu işçi örgütü, Küba’da ilk 1 Mayıs’ı kutladı.

Küba halkının karşılaştığı ekonomik sorun kapitalizmin dayattığı koşullarsa, siyasi anlamda da en büyük problem İspanya Krallığı’na karşı verilen özgürlük mücadelesiydi. İspanyol yoldaşları, Kübalıların bu özgürlük mücadelesine en çok destek verenlerdi. Var olan sorunlara karşı verilecek en büyük cevap, toplumun örgütlü hareketiydi. Küba halkının bu örgütlü hareketle tanışmasında anarşizmin rolü büyüktür. 1900’lerin başına gelindiğinde tütün işçileri, şeker işçileri, fırıncılar ve şoförler, örgütlü bir şekilde anarşist işçi sendikalarındaydı. Aynı tarihlerde kendisi için tehlikenin farkına varan devlet, İspanyol anarşistleri sınır dışı etmeye başladı. 1915’e kadar anarşistlerin baskın olduğu işçi hareketi, devletin yoğun baskısıyla bu baskınlığı yitirmeye başladı. Küba Komünist Partisi kurulduğunda, sene 1925’ti. 1930’lara gelindiğinde sosyalistler Ulusal İşçi Konfederasyon’unda daha etkinleşti. Ancak 1936’da kurulan “Özgürlükçü Gençlik”anarşizmin Küba’da tekrar güçlenmesini sağladı. Sonrasında Solidaridad Internacional Antifascista’yı (SIA) kuran gençlik, CNT-FAI’ye yardıma gitti.

1940’larda anarşizmin toplumda yine belirginleşmesiyle, baskı furyası devam eder. Kurulan Küba Anarşist Grupları Federasyonu örgütü ve sonraki adıyla Küba Özgürlükçü Birliği (ALC), Castro kapatana dek mücadelesine devam edecektir. 1950’de Batista hükümetine karşı sosyalistlerle beraber gerilla gruplarında geliştirilen birliktelik, Castro hükümetinin 1960’larda ALC’yi kapatmasıyla sona erdi. Bu tarihten sonra anarşistlerin büyük bir çoğunluğu, ülke dışına sürgün edildi.

Güney Afrika

Anarşizmin farklı coğrafyalarda köklü bir geçmişi olduğunun bilinmesi, hareketin köklerini ve etkilediği mücadele biçimlerini anlamak açısından çok önemli. Güney Afrika’da son dönemde oluşan anarşizan toplumsal hareketlenmelerinin kökenini burada aramak gerek.

1904’te Cape Town’da Sosyal Demokrasi Federasyonu’ndaki etkin anarşist kanattan önce, 1880’lerde Henry Glasse’nin çıkardığı gazeteler ve Kropotkin çevirileri, Güney Afrika’da anarşizmin kısmen bilinmesine yol açmıştı.

1915’te bu anarşist kanat Uluslararası Sosyalist Birlik’i (ISL) kursa da, süreç içerisinde etkisini yitirip 1921’de ISL, Güney Afrika Komünist Partisi’ne dönüşüyordu. Ancak, Dünya Sanayi İşçileri’nden (IWW) etkilenen bir kanat Afrika Sanayi İşçileri’ni (IWA) kurdu.

Güney Afrika’daki toplumsal hareketler, Afrika özgürlük mücadelesiyle çok ilişkili olduğundan; neredeyse tüm örgütlenmeler bu mücadelenin içinde yer almışlardır. Anarşistler de bu örgütlerin içinde yer alarak 1980’lere kadar anti-apartheid mücadelesi vermişlerdir. 1990’larla beraber Durban ve Johannesburg’da Anarşist Devrimci Hareket (ARM) kuruldu. ARM’ı kuranların çoğunluğunu öğrenciler ve anti-apartheid mücadelesi veren militanlar oluşturuyordu.

1995’te ARM, İşçi Dayanışma Federasyonu’na (WSF) dönüştü ve platformizmi benimsedi. Siyah işçi hareketi ve öğrenci hareketini birleştiren WSF, anarşizmi Zimbabwe, Tanzanya, Zambiya’da da örgütlemeye başladı. 1999’da WSF kapandı ve Bikisha Medya Kolektifi ve Zabalaza Kitap Kolektifi’ne dönüştü. İki grubun çıkardığı ve 2000’lere damgasını vuran Zabalazagazetesi, özelleştirmeye ve evlerden tahliyelere karşı toplumsal bir hareket örgütledi.

2003’te Zabalaza Anarşist Komünist Federasyonu ve 2007’de Zabalaza Anarşist Komünist Cephesi (ZACF) kuruldu. ZACF, sonraki süreçlerde yeni toplumsal hareketlere odaklandı, topraksız halk hareketini destekledi. Bunun bir parçası olan Abahlali baseMjondolo hareketi ile dayanışma halindeler.

Arjantin

Güney Amerika’da anarşizmin toplumsallaşabildiği bir başka yer de Arjantin. 1870’lerle beraber ilk anarşist örgütler oluşmaya başlamıştı. Hatta 1871’de Birinci Enternasyonel’de Buenos Aires’ten temsilciler göndermişti.

1876 yılında Bakunin’in düşüncelerinin etkisiyle İşçilerin Propaganda Merkezi isimli bir örgüt kuruldu. 1885’te Errico Malatesta, kısa bir süreliğine Arjantin’de yaşar. Malatesta’nın da etkisiyle, ilk anarşist işçi sendikası kuruldu. El Perseguido da aynı tarihlerde yayınlanan ilk anarşist gazeteydi.

Anarşistler bu dönemde yoğunluklu olarak işçi örgütlenmelerindeydi. 1891’de İspanya’dan ve İtalya’dan gelen göçmen işçiler arasında Pellicer Paraire ve Pietro Gori de vardı. Paraire’nin öncülüğünde La Protesta Humana gazetesi çıktı. Gazetenin savunduğu çizgi, ekonomi için militan işçi federasyonu, siyaset için de anarşist örgüttü.

1901’de kurulan ilk ulusal emek konfederasyonu “Arjantin İşçi Federasyonu”ydu (FOA). Örgütün temel prensiplerinin belirlenmesinde Paraire ve Gori’nin etkisi olsa da, örgüt sosyalistlerin de dahil olduğu ortak bir projeydi.

1902 tarihinde genel grev ilan eden ve Arjantin’in büyük bir kesiminde başarılı da olan FOA’ydı. Küba örneğinde olduğu gibi hemen “yabancılar yasası” çıktı. Hedeflenen etkili olan federasyon üyelerini ülkeden göndermekti. Ancak birçoğu Arjantin’e geri dönmek üzere Uruguay’a geçti.

1903’te La Protesta Humana isim değiştirdi, La Protesta oldu. FOA’daki anarşistlerin daha da güç kazanmasıyla, örgütün anarşist çizgisi daha belirgin hale geldi ve o da isim değiştirdi; FOAArjantin Bölgesi İşçi Federasyonu oldu (FORA). Zaten bunu izleyen süreçteki kongrede FORA, anarşist-komünizme bağlı olduğunu açıkladı.

1 Mayıs 1904’te, 70.000 işçinin Buenos Aires sokaklarında yürümesiyle anarşizmin etkisi yoğunlaştı. Ve dolayısıyla anarşistlere yönelik baskı da. 1920’li yıllarda gerçekleşen birçok isyanda FORA’nın etkisi büyüktü. 1935’te kurulan Arjantin Anarşist-Komünist Federasyonu, İspanya Devrimi’ne katıldı. 1940’ların ortalarında, Peron başkan olduğunda sadece iktidarı değil toplumun önemli bir kısmını da etkiledi. İşçi sendikalarının büyük bir bölümü Peronizmin etkisinde kalınca 1955’e kadar ( Arjantin Özgürlükçü Federasyonu-FLA kuruluncaya kadar) anarşist bir örgüt topluma etki edemedi. FLA ve FORA şu an hareket halindeki iki anarşist örgüt.

ABD

ABD, anarşizmin birçok farklı ekolünün oluştuğu bir coğrafya. Bunda anarşizmin bu kadar çok toplumsallaşmasının rolü çok büyük. Öte yandan, halkın içinde bulunduğu olumsuz durumlardan kurtulmak için giriştikleri mücadelede de anarşizmin etkisi ve rolü büyük.

1800’lerin ortalarında ekonomisi ağırlıklı olarak köylü üretimine dayanan ABD’nin Proudhon’un fikirlerinden etkilenmesi bu yüzden kaçınılmazdı. Yüzyılın sonuna doğru gelindiğinde anarşist-komünizmin etkisi Freedom gibi aylık Devrimci Anarşist-Komünist gazetelerle iyice belirginleşir. Bunda toplumu da aynı ideallerle örgütleme faaliyetinin içerisinde olan Lucy Parsons ve Lizzy Holmes gibi isimlerin etkisi vardır. Bu örgütlenme faaliyetinin nereye gittiğini The Alarm’ın etkisiyle büyüyen işçi sınıfı mücadelesinde, 8 saatlik iş günü eylemlerinde ve Haymarket’te katledilen anarşist işçilerde görmek mümkün.

ABD’de işçi mücadelesi tarihi, örgütlü anarşizmin tarihiyle kol kola gider. Johann Most’ların, Emma Goldman’ların, Alexander Berkman’ların işçi hareketindeki önemli isimler olması bu biraradalıkla açıklanabilir. 8 saatlik iş günü eylemleriyle yükselen işçi hareketine ruhunu veren işçi grevlerini yaratanlar yoğunluklu olarak anarşistlerdi.

1 Mayıs 1886’da 340.000 işçiyi sokağa döken, genel greve iten aynı örgütlü anarşist çabaydı. Sacco ve Vanzetti gibi işçi mücadelesiyle özdeşleşmiş isimlerin anarşist olması bu yüzden rastlantı değildi. 1905’te Dünya Sanayi İşçileri (IWW) kurulduğunda bu kol kola giden mücadele bütünleşmiş oldu.

Örgütlü anarşizm, ABD’de sadece işçi hareketinin güçlenmesine değil, toplumsallaşmasına bağlı olarak toplumda rahatsızlık hissedilen Dünya Savaşı gibi konulara da söz üretebildi. Savaş karşıtlığını örgütleyebildi.

1960’larda Goodman, Bookchin, Dolgoff, Chomsky, Perlman gibi isimlerin ABD’den çıkması da, anarşizmin bu kadar farklı ekolleri yaratabilmesi de buradan bakıldığında şaşırtıcı değildir. ABD’de bu kadar toplumsallaşabilmiş bir hareket, ebetteki kendi özgün deneyimlerini oluşturacaktır. Anarşizmin örgütlü gücüne buradan bakabilmek önemlidir. Keza hareketin toplumsallaşması, düşünsel zenginliğe yol açacaktır; anarşizmin toplumdaki bireylerin algısındaki yansımaları bu şekilde açığa çıkacaktır.

1980’lerle beraber hareketsizleşen anarşizm, 1990’larla beraber önemli bir örgütlenme oluşturacaktır. Kuzeydoğu Anarşist Komünistlerin Federasyonu (NEFAC), platformist eğilimiyle anarşizmi, bu coğrafyada örgütlemeye devam etmektedir.

İspanya

Anarşizm tarihinde İberya’nın rolü büyüktür. Bu topraklar, anarşist düşüncenin gerçekle buluştuğu, gerçeğin anarşist düşünceyi şekillendirdiği topraklardır. Yaratılan deneyimler, anarşizmin ne olduğunu, nasıl yaşanıldığını gösteren deneyimler olması açısından; neden anarşizmin örgütlü bir şekilde yaratılması gerekliliğinin anlaşılması için tekrar tekrar düşünülmesi gereken deneyimlerdir.

Buradan düşünüldüğünde ilk anarşist yayın El Porvenir’in, Ramon de la Sagna tarafından burada çıkartılması çok da şaşırtıcı değildir. Anarşizm örgütlenmeye ve toplumsallaşmaya erken tarihlerde başlar. 1868’de Fanelli öncülüğünde Birinci Enternasyonal’deki İspanya delegelerinin savundukları anarşizm bunun en büyük örneğidir.

Zengin ve fakir arasındaki ayrım açıldıkça, din ve devlet baskısı insanlar üzerinde arttıkça anarşizm de toplumsallaştı. İşçiler isyan etti, Luddist eylemler başladı, sendikalar ortaya çıktı. Anarşist düşünceler, konuşmalarla, tartışmalarla ve La Solidaridas gazetesiyle yayıldı.

20. yüzyılda sendikalizm fikri toplumda iyice yerleşiyor. Çünkü istenilen bir yaşamın somutlaşması için sendikanın önemli bir araç olduğu fark ediliyor. Patronsuz, devletsiz ve ruhban sınıfından uzak bir yaşamın gerçekleştirilmesinde önemli bir araç.

1900’lerde İspanya Bölgesi İşçi Toplulukları Federasyonu kuruldu. Ülke genelinde grev ilan edilmesi, kapitalizmin ne olduğunun anlaşılmasına olanak verdi. Federasyon sonrasında, İspanya Bölgesi Anarşist Örgütü’ne dönüştü. 1907’de Solidarida Obrera çıktı ve Solidaridad Obrera gazetesi, aynı zamanda CNT’nin kurulmasını sağlayacak ekip oldu. 1910’da CNT (Ulusal İşçi Konfederasyonu) kuruldu. 1917’ye gelindiğinde CNT’nin üye sayısı bir milyonu aşmıştı, devlet anarşistler üzerindeki baskısını arttırdı. CNT ise her seferinde genel grevle karşılık verdi.

1927’ye gelindiğinde, halk toplumsal işleyişin kontrolündeki devlet etkisini olabildiğince azaltmış ve CNT ile üretim ve tüketim süreçlerindeki kontrolü eline aldı. Böyle bir ortamda beliren siyasal bir ihtiyaçtan dolayı İberya Anarşist Federasyonu (FAI) oluşturuldu. FAI, bu yaşamsal örgütlenmenin sürekliliği için bir teminattır. Siyasal farkındalıklar FAI aracılığıyla arttırılıp, henüz yok olmayan devlet ve diğer iktidar mekanizmalarına karşı bir öz örgütlülük yaratılmıştır.

1930’ların ortalarında başlayan devrim sürecinde FAI üye sayısını, 5000’den 30000’e çıkarmıştır. Toplumsal devrimin ne demek olduğu, ’36 ile başlayan süreçte anlaşılmıştır. Franco’nun ordularına karşı bir yanda cephede olan halk, diğer yanda yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacakları üretim-tüketim-dağıtım problemini CNT aracılığı ile çözmüştü. Bu süreç Juan Garcia Oliver’ların, Buenaventura Durruti’lerin ortaya çıktığı bir süreç olmuştur.

Yeni nesillerin, yeni değerlerle yetişmesi sorununa çözüm de bu toplumsal örgütlülükten gelmiş, Francesc Ferrer’in geliştirdiği tarzda özgürlükçü eğitim modelleri denenmiştir.

Anarşizmin, yarattığı örgütlenme algısı sadece toplumda ekonomik anlamda ezilen kesimlerde değil, erkek egemenliğinden kaynaklı ezilmişliğe karşı kadınların örgütlenmesinde de yer bulmuştur. Mujeres Libres, yarattığı bu örgütlülükle 38000 üyeye ulaşmıştır. Tabi ki etkisi, anarşist bir dünyanın deneyimlendiği tüm İberya toprakları olmuştur.

1939’da Franco faşizminin hedef aldığı şey de bu yüzden bu toplumsal örgütlenme olmuş, bu örgütlenmeyi kırmaya çalışmıştır. Dünya üzerindeki diğer faşist devletlerin desteğiyle, Katalonya’ya kadar anarşistlerin geri çekilmesine neden olsa da, mücadeleye devam eden Maqui’ler Katalonya’nın özgürlük mücadelesine yardımcı olmakla kalmamışlar, anarşizmin bu coğrafyadan kopartılamayacağının kanıtı olmuşlardır.

Ukrayna

Anarşizmin yaşandığı, toplumsallaştığı bir başka coğrafya da güneydoğu Ukrayna’dır. “Özgür Topraklar”, anarşist komünist ilkelerle yaşamın örgütlendiği bir coğrafyadır.

Bunda, 19 yüzyıldan itibaren başlayan anarşist örgütlenme çalışmalarının rolü çok büyük. Mykhailo Drahomanov’un Proudhon ve Bakunin etkisiyle yazdığı ve yaşama geçirmeye çalıştığı fikirler önemli yer tutuyor.

Özgür Topraklar’ın inşasında Nestor Makhno ve Devrimci İsyan Ordusu’nun rolü ne kadar önemliyse, bu topraklarda anarşizmin yaşamasında Nabat’ın (Anarşist Örgütlerin Konfederasyonu)rolü o kadar büyüktür. Nabat sadece Özgür Topraklar’da üretim, tüketim ve federalizm ilkesinin işlemesini sağlamaya çalışmıyor, aynı zamanda Güney Ukrayna’nın tüm şehirlerinde anarşizmi toplumsallaştırmaya çalışıyordu.

1920 ve 21’de önce Menşeviklere sonra Bolşeviklere karşı girişilen bir dizi savaş, Özgür Topraklar’ın korunmasına yardımcı olsa da; sonrasında Kızıl Ordu’nun buraya girmesi ve birçok anarşisti katletmesiyle son buldu.

Çin

19. yüzyılda Rusya’daki örgütlü anarşizm, Çin’i de etkiledi. Ancak bu etkilenme Çin anarşizminin doğmasına yol açmadı. Özellikle Paris ve Tokyo’daki öğrencilerin, anarşist düşüncelerle uğraşmaya başlamasıyla anarşizm, Çin’de daha görünü bir hal aldı.

1906’da Li Shih-tsen gibi, Çin felsefesiyle anarşizmi ilişkilendiren düşünceler ortaya çıktı. Taoism ve Budizm’le karşılıkçılık ve federalizm fikrini birleştiren Çin düşünürleri ortaya çıktı. Bu süreçte, anarşizmin sadece Çin’deki düşünceleri etkilediği değil; aynı zamanda Çin felsefesinin de anarşizmin üzerinde etkisi olduğu sık konuşulanlar arasındadır. Özellikle anarşizmin birey vurgusuyla, Çin felsefesindeki birey vurgusu arasındaki ilişkinin bu etkilenme sonucu ortaya çıktığı söylenir.

Anarşizm’in Çin’de toplumsal bir hareket haline gelmesinde ABD’deki anarşistlerin etkisi var. 1911’de anarşizmin Çin’de geldiği konum, ABD’ye çalışmaya giden Çinli işçilerin etkisiyle oluşuyor. O dönem, Meksikalı ve Çinli işçilerin oluşturdukları işçi birlikleri anarşisttir. Bunda anarşistlerin, o dönemde siyah, Latin ya da Asyalı tüm işçileri kapsayan söylemlerinin etkisi var. 1890’larda Emma Goldman’ın, San Francisco’da yaptığı konuşmaya binlerce Çinli işçi katılır.

1908’de Çinli işçiler, IWW’de örgütlenir. IWW, aynı zamanda beyazların üstünlüğüne karşı çıkan, farklı ırklardan işçilerin örgütlendiği tek işçi birliğidir. Burada IWW’de örgütlenen işçiler, Çine geri döndüğünde, anarşizmin gelişmesine katkıda bulunurlar. 1914’te birçok işçi ve köylü anarşizme örgütlenir.

1919’dan sonra başlayan süreçte, özellikle 4 Mayıs Hareketi ile başlayan süreçte, Bolşeviklerle yakınlaşan anarşistler, Çin Komünist Partisi’yle etkilerini kısmen yitirseler de; Guangzhougrubu örgütlenme ve propaganda ilkelerini benimser ve anarşizmi ayakta tutar. Halkın Sesi isimli gazete çıkarırlar.

Komünist Parti’nin iktidarı sırasında etkilerini büyük ölçüde yitirirler. Çünkü örgütlenmenin önünde büyük bir engel vardır.

Anarşizmin Örgütlü Olduğu Coğrafyaları Düşünmek

Anarşizmin 19.yüzyıl itibarıyla, birçok farklı coğrafyada toplumsallaştığı bilinen bir gerçektir. Elbette anarşizmin örgütlenme alanı, farklı kıtalarda yer alan bu coğrafyalarla sınırlı değildir. Avustralya’dan Kanada’ya, Vietnam’dan Yunanistan’a kadar uzanmıştır anarşizmin örgütlenme alanı.

Anarşizmin örgütlenme tarihi, Birinci Enternasyonalleri, Paris Komünleri’ni, Haymarketleri, Özgür Toprakları, ’36 Devrimini, Kronştadları oluşturmamıştır sadece. Endonezya’da bir ulusal kurtuluş mücadelesinde çıkmıştır bu örgütlü tarih kimi zaman karşımıza, kimi zaman Meksika’da 1911’de Magonların özgürlük mücadelesinde. Kore’nin Japonya tarafından istilasına karşı giriştikleri bir çaba olmuştur anarşizm, kimi zaman Filistin’e saldırının bir parçası olmak istemeyen İsraillilerin vicdani retlerinde belirginleşmiştir.

Yazıda geçen örgüt isimleri, örgütlerdeki insan sayıları, çıkan gazeteler ve dergiler bir şeyi ispatlama çabasından çok, anarşizmin etkisini ve bu etkinin örgütlü olma nedenselliğini açıklamaya yöneliktir. Toplumsal bir düşünce ve hareket olarak anarşizm, toplumsallaşma kaygısı ve çabasının dışında düşünülemez. Bu durum anarşizmin, örgütlenme karşıtı, toplumsallaşma karşıtı, sistemin bireyci anlayışının bir uzantısı olarak göstermek isteyen tüm düşüncelere karşı verilmiş bir yanıttır.

Düşünceler toplumsallaştığı bir ortamda, hareket halindeyken özgünlük kazanır. Farklı anarşist ekollerin doğmasına yol açan da bu örgütlülük halidir. Anarşizmin iktidarsız bir ilişki bütünü olarak tanımlandığı düşüncelerin, tarihte deneyimlenebildiği coğrafyalar, yani toplumsal devrimlerin yaşandığı coğrafyalar, bu örgütlülük halinin ortaya çıktığı durumlardır. Örgüt ve örgütlenmenin farklı şeyler olduğunu söyleyecek olanlara verilecek en güzel cevap da, ezene karşı ezilenlerin oluşturduğu bu örgütlenmelerin birden çok anarşist örgütün varlığıyla oluştuğu gerçeğidir.

Hüseyin Civan

 

Karala Dergisi, 1. sayı