Prozac

0
183

Sabah 6’da kalk. Yüzünü yıka. Kahvaltı yap. Prozac. İşe git. Azar işit. Yemek ye. Prozac. Facebook’a gir. Beğen. Paylaş. Otobüse bin. Prozac. Eve gel. Üstünü değiş. Yemek ye. Televizyon izle. Prozac.

Gündelik yaşamın içine yayılmış huzursuzluğun, güvensizliğin, mutsuzluk ve umutsuzluğun bir ilacı olarak ‘anti-depresanlar’, bugün hiç olmadığı kadar yaşamlarımızı işgal etmektedir. Peki, hepimizin hayatında böylesi sıradan hale gelmiş anti-depresanlar, günümüz “psikolojik toplum”unda nasıl bir rol oynuyor?

Anti-depresan 21. yy’ın reçeteli uyuşturucusudur.

Sistem, insanlarda yol açtığı tahribatları görmüş, yöntem ve araçlarıyla hasta ettiği insanlara karşı ‘tedaviyi’ de kendisi pazarlayarak, büyük bir rant alanı oluşturmuştur. Anti-depresanlar, bütün piyasası ilaç şirketlerinin elinde bulunan uyuşturuculardır. Bu ilaçlar, kapitalizm için nitelikli köleler üretmesi bakımından hem faydalı hem de insanları “tedavi” ederken büyük paralar kazandıran verimli bir kaynaktır. Anti-depresanları satma yetkisi yalnızca ilaç şirketlerine aittir.

Toplum nezdinde meşruluğunun sağlaması kolay olan anti-depresanların, diplomalı hekimler tarafından verilmesi onun en büyük kabul edilirliğini oluşturmaktadır. Depresyonun sebebi, içine kapatıldığımız duvarlar, kapitalizmin bizi içine sürüklediği rekabet ve yalnızlıktır.

Anti-depresanlar ilk kez 90’larda Amerika’da yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu coğrafyada herkesin kullanabileceği bir ‘ilaç’ haline gelmesi ise 2000’leri bulmuştur. Sistemin TV kanallarında, gazetelerinde anlatılanlar sayesinde “modern hayat”ımızın bir parçası olmuştur.

Sistem, bir yandan kendi düzenine entegre olmuş bireyleri belirli bir norm içerisinde tutarken, bir yandan da bu sömürülen bireylerin, yarattığı güvenlikli alanlara uyumlu bir şekilde faaliyet göstermesini istemektedir. Yaşamsal, ruhsal ya da akli manada yarattığı normların dışına taşan kimseleri ise, kendi belirlediği yöntemlerle ‘tedavi’ sürecine başvurarak, entegrasyon sürecini tamamlamaktadır.

Modern psikolojinin muhteşem paradigması: Yaşamınızda ‘normlar’ bazında bir uyum sorunu yaşıyorsanız, bu toplumun ya da sistemin değil, bireyin suçudur. Kişinin maruz kaldığı şiddetten, ona uygulanan tahakkümden, hiçbir şeyi özgürce, kendi iradesine dayanarak yapamamasından kaynaklanan bunalımının sorumluluğu bireye yüklenmiştir.

Kapitalizme entegre olamayan bireyler ya bir ergen ya psikiyatrik bir vaka ya da suç işlemeye yatkın kişiliklerdir. Bireyin yaşamıyla kurduğu ilişkideki her sorun, toplumdan azade bir ‘kişisel asabiyet’ algısına indirgenmiştir. Aslında toplumsal olan her olayda çocukluğu sorgulama yoluna gidilmiş, sorunlarımızın kökenlerinden “bugün” görmezden gelinmiştir.

Elbette böylesi bir körleştirme politikasını uygulayan psikiyatri bilimi, ailesiyle, işiyle, yaşamın tamamıyla -ve aslında anlaşıldığı üzere sistemin kendisiyle- derdi olan bireylerin, böylesi bir buhranın içinde yaşamaktan duyduğu üzüntünün, öfkeye ve isyana dönüşme ihtimalini yok etmek için kimi ‘ehlileştirme ve entegrasyon’ yöntemlerine başvurur.

Psikiyatri kişinin yaşamdan duyduğu mutsuzlukları, bu mutsuzlukların sebebine değinme gereği duymadan, mutsuzluğun sadece sonucunu değiştirmeye yönelik olarak hareket eder. Ve birey modern psikolojinin ‘tedavi’ tahakkümüne yenilmek durumunda kalır.

Anti-depresanlar insanın moralman kendini iyi hissetmesini veyahut genelde hiçbir şey hissetmemesini sağlar. Bu ilaçlar bireyde aşırılığa izin vermez, bireyi çevresiyle ve koşullarıyla barışık hale getirir, ”toplumla uyumlu” bireyler yapar. Yani şehir yaşamından, çalışma saatlerinden, insanlardan rahatsız bir şekilde çalışmaya henüz başlamış 24 yaşında bir genç, bu ilaçların yardımıyla çalışamayacak yaşa gelene kadar patronuna bir kere bile karşı çıkmadan emekli olabilir. İşin güzeli bu uyuşturucu işçinin performasında herhangi bir düşüşe sebep olmadığı gibi tam aksine hiç bir şey düşünmeyen, emredileni sorgulamadan yerine getiren köle orduları yaratır. Bu ilaçlara bir kere başladığınızda asla bırakamazsınız. Çünkü doktor size asla “tamam, tedavin tamamlandı, kalan haplarınızı çöpe atabilirsin” demez. Aldığınız hapların ismi değişir, gramajı artar veya azalır. Kendinizi iyi hissedebilir, ama asla tedavi olamazsınız.

Hatta Psikanalizin “babası” sayılan Freud, yaşadığı müddetçe tedavi etmeye çalıştığı hiçbir “hastasında” kalıcı çözüme ulaşamamıştır.

Depresyon, bunalım, can sıkıntısı, dayanamama, çaresizlik halleri insan ruhuna ne kadar ters düşse de günümüzde “normal” olan ve hatta olması gereken bir durumdur. Zorlama ve tabi kılan eylemleri ile işleyen bir toplumda insanların kendini kötü hissetmemesi herhalde “anormal” bir durum olurdu. Yaşadığımız bunalımı bütün gerçekliğiyle görmemiz, kişisel bunalımlarımızı ise bedenimizin ve ruhumuzun şehirlere, okullara, çalıştırılmaya, eğitilmeye, yoksulluğa karşı uyguladığı bir sivil itaatsizlik eylemi olarak algılamamız gerekiyor. Sistemin araçlarıyla ‘tedavi’ edilmediği ve manüplasyona uğramadığı sürece iç sıkıntımız, sisteme karşı bir direniş alanı oluşturacak ve kapitalizmin gerçekleriyle yüzleşebileceğimiz bir süreç olacaktır.

Çünkü biliyoruz ki, bugün sistemin ruhsal bozukluk olarak adlandırdığı hiçbir şey, toplumsal, siyasal ya da tarihsel döngüsünden ayrı düşünülemez. İnsanları ‘deli’ yapan şey, aslında onları ötekileştirenlerin, yalnızlaştıranların, hiçleştirenlerin olduğu iktidarlı toplum ve bu itilmişleri ‘deliler’ olarak dışlayıp bir yandan da kimyasallarıyla tepkisizleştirenlerdir.

Günde 10 saat çalışma temposuna katlanamıyorsan, at bir prozac. Okulda kendini hapishanede gibi hissediyorsan, at bir prozac. Babana tahammül edemiyorsan, at bir prozac. Annen mi dövdü? At bir prozac. İşsiz misin? At bir prozac. Mutlu olamıyor musun? At bir prozac.

Hangimiz akıllıyız?

Bugün asıl delilik, hiç durmadan devam eden savaşlar ve insanın insanı katlettiği toplumsal düzenin normal kabul edildiği, hayatının yarısından fazlasını ‘mesai’ denilen modern kölelikle geçirirken, diğer yarısını tecavüz, taciz ve aşağılanmalara uğrama ihtimal ve paranoyasıyla yaşayan, metropollerin arasına sıkışmış insanların içinde can çekiştiği sistemdir. Asıl ruhsal bozukluk her şeyi olduğu gibi kabul edebilmektir. Asıl hastalar, bize bencilliği öğretip bizi yalnızlaştıran anneler, bize boş hayaller pompalayan dershane öğretmenleri, sıkıntılarımızı ilaçla geçirmeye çalışan doktorlardır.

Toplumda tedavi edilmesi gereken en önemli şey otoritedir. Bize ilaç olabilecek yegane şey ise, kendimizi kandırmaktan vazgeçmek, gerçeklerle yüzleşmektir. Ve sistem tereddüt etmeden hayatlarımızı mahvederken onunla mücadele

etmektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz